Aile Draması
Yutulan Sırlar
Ela, elindeki kırmızı şarap kadehini hafifçe çevirirken, salonun sıcak ışıklarının Deniz’in profilinde nasıl yumuşak bir oyun oynadığını seyretti. Akşam yemeği yeni bitmişti; Deniz her zamanki gibi işinden bahsetmiş, o da gün içinde yaşadığı komik bir ofis anısını anlatmıştı. Huzurlu, rutin, kusursuz bir akşam. Tam on iki yıl, böyle akşamlarla örülü, sağlam bir evlilikleri vardı. Deniz, uzaktan kumandayla televizyonun sesini kısıp ona döndüğünde, “Yorgun görünüyorsun, aşkım,” dedi, gözlerinde tanıdık bir şefkat parıltısı. Ela gülümsedi. Evet, yorgundu ama mutlu bir yorgunluktu bu. Her şey yerli yerindeydi.
Ya da öyle sanıyordu.
Birkaç hafta sonra, o kusursuz tablonun ilk çatlağı belirdi. Deniz, duş alırken telefonunu banyoda unutmuştu. Ekrana düşen bir bildirim, Ela’nın dikkatini çekti: bilinmeyen bir numaradan gelen kısa bir mesaj. “Durum nasıl? Yarın halledelim.” Mesaj silinmişti ama önizlemesi kalmıştı. Ela mesajı açıp okumadı, özel hayatına saygı duyardı. Ama bu mesaj, Deniz’in son zamanlardaki bazı tuhaf davranışlarını zihnine tekrar getirdi. Gece geç saatlerde yaptığı kısa, fısıltılı telefon görüşmeleri, aniden dalıp gitmeleri, haftada bir mutlaka “uzun bir toplantım var” diyerek geç geldiği akşamlar. Önceleri iş stresi diye geçiştirmişti ama şimdi içindeki küçük bir ses fısıldıyordu: “Yanlış giden bir şeyler var.”
Bir hafta sonra, şüpheleri somutlaştı. Banka hesaplarını kontrol ederken, ortak hesaplarından düzenli olarak yapılan, nispeten küçük ama tutarlı bir dizi havale dikkatini çekti. Alıcı adı sadece “P.D.” olarak geçiyordu, başka hiçbir açıklama yoktu. Deniz’in ailesinde P.D. diye kimse yoktu. Ailesini iyi tanırdı, zira Deniz’in ebeveynleri yıllar önce vefat etmiş, tek kız kardeşi Pelin ise genç yaşta bir üniversite gezisi sırasında geçirdiği kaza sonrası vefat etmişti. En azından Deniz ona öyle anlatmıştı, evlenmelerinden hemen önce. “Kaybımdan sonra dünya başıma yıkıldı, sen beni kurtardın Ela,” demişti o zaman. Bu yüzden Pelin’in adı evlerinde bir tabu gibiydi, hiç anılmazdı.
Ela’nın kalbi sıkıştı. Bu havaleler neyin nesiydi? Kimdi bu P.D.? Geceleri uyuyamaz oldu. Deniz’e doğrudan sormak istemiyordu, sanki o anki masumiyetsizliği bozmak, korktuğu cevabı duymak istemiyordu. Ama içindeki kemirgen şüphe onu rahat bırakmıyordu. İnternette P.D. adıyla Deniz’in eski okul arkadaşları veya akrabaları arasında bir araştırma yaptı, sonuçsuz kaldı. Sonra aklına, Deniz’in evlenmeden önceki gençlik fotoğraflarını sakladığı küçük, kilitli bir çekmece geldi. Yıllardır açılmamıştı. Deniz’in bir iş seyahatine çıktığı gün, Ela o çekmeceyi açtı. İçinden eski mektuplar, kurumuş çiçekler ve bir fotoğraf albümü çıktı. Albümün sayfalarını çevirirken, gözleri bir fotoğrafa takıldı: Genç bir Deniz, yanında aynı yaşlarda, tebessüm eden güzel bir kız. Altında, titrek bir el yazısıyla “Kardeşim Pelin, 18 yaş” yazıyordu. Ela fotoğrafın arkasını çevirdi. Arka yüzünde, “P. Demir” yazıyordu. Bu soyadı, Deniz’in aile soyadından farklıydı, muhtemelen evlenmişti. Ama nasıl? Deniz, Pelin’in öldüğünü söylememiş miydi?
Avuçları terlemeye başladı. Titreyen elleriyle albümü kapatıp çekmeceye geri koydu. Deniz’in seyahatten dönmesini bekleyemezdi. Bu sır, bu yalan, onların on iki yıllık evliliğinin temelini dinamitlemekle kalmıyor, Ela’nın kendine olan güvenini de sarsıyordu. Kendi muhasebeci kimliğini kullanarak, zor da olsa, “P.D.” harfleriyle başlayan ve Deniz’in havale yaptığı hesap numarasına ait gerçek isim ve adres bilgilerine ulaştı. P. Demir. Adres, İstanbul’un biraz dışındaki sakin bir semtte, mütevazı bir apartman dairesiydi. Bir hastane ya da bakım evi değildi. Sadece bir daire.
Deniz’in uçağı indiğinde, Ela onu havaalanında beklemek yerine doğrudan o adrese gitti. Kalbi göğsünde gümbür gümbür atıyordu. İçindeki öfke ve hayal kırıklığı, merakını bastırıyordu. Kapıyı çaldı. Bir süre bekledi. İçeriden kimse gelmeyince tekrar çaldı, daha sert. Sonunda, kapı yavaşça aralandı. Karşısında duran kadın, fotoğraftaki genç kızla aynı kişiydi ama zaman, onu acımasızca yıpratmıştı. Soluk benizli, çökmüş gözlü, dağınık saçlı ve bir zamanlar gençliğini süsleyen tebessümün yerini anlamsız bir boşluk almıştı. Üzerindeki kirli ev kıyafetleriyle, bakışları Ela’yı tanımıyor gibiydi.
“Pelin?” dedi Ela, sesi titreyerek.
Kadın, “Kimsiniz?” diye mırıldandı, sesi kısık ve yorgundu.
Ela, “Ben… Ben Deniz’in eşiyim. Ela.”
Bu isim Pelin’in yüzünde bir kıvılcım çaktırdı. Gözleri hafifçe canlandı, içinde bir anlık bir aydınlanma parladı. “Deniz?” diye tekrarladı, sonra başını salladı, sanki bir anlığına hatırladığı bir şeyi tekrar unutmuş gibi, kapıyı biraz daha kapatmaya çalıştı.
Ela, kendini içeri attı. Daire küçük ve dağınıktı. Masada yarım kalmış ilaç kutuları, eski gazete parçaları ve boş kahve fincanları vardı. Gözleri, Pelin’in sehpanın üzerinde duran cep telefonuna takıldı. Ekranda, Deniz’in onlara gönderdiği son mesajlar duruyordu: “Yemekleri bıraktım, ilaçlarını almayı unutma. Yarın uğrayacağım. İyi olacaksın.”
Bu, Ela’nın bildiği Deniz değildi. Bu, on iki yıldır yanında yattığı, sırdaşı, aşkı olan adam değildi. Bu, korkunç bir sırrı tek başına omuzlayan, herkesi kandıran bir yabancıydı.
Deniz eve geldiğinde, Ela onu salonda, kırmızı şarap kadehi elinde, yüzünde buz gibi bir ifadeyle bekliyordu. Havaalanı taksisinden indiğinden beri hissettiği yorgunluk, Ela’nın bu sessiz duruşuyla kat kat arttı.
“Ela? Neden karşılamadın beni?” dedi, valizini yere bırakırken.
Ela, kadehini sehpaya bıraktı, şarap hafifçe dalgalandı ama dökülmedi. “Pelin’i gördüm Deniz,” dedi, sesi o kadar soğuktu ki, kendi bile şaşırdı.
Deniz’in yüzündeki tüm renkler çekildi. Gözleri büyüdü, bakışları kaçamak bir hal aldı. “Ne… ne saçmalıyorsun Ela? Pelin… Pelin uzun zaman önce…”
“Öldü mü?” diye tamamladı Ela, ayağa kalkarak. “Yoksa benim için öldürdün mü Deniz? On iki yıl boyunca bana, kendi eşine yalan söyledin. Kardeşinin yaşadığını, hasta olduğunu, senin ona baktığını benden sakladın! Nasıl yapabildin bunu?”
Deniz yutkundu. Gözlerinde derin bir acı parladı, sanki yıllardır taşıdığı yükün altında eziliyordu. “Dinle Ela, bu benim en büyük hatam. Seni kaybetmekten o kadar korktum ki…”
“Neyi kaybetmekten?” diye bağırdı Ela, sesi titriyordu. “Bu sahte hayatı mı? Her şeyin üzerine kurulu olduğu bu koca yalanı mı? Benim sana olan güvenimi mi? Ben kocamın her şeyini bildiğimi sanıyordum! Ama sen… sen bir hayaletle yaşamışsın bunca yıl, ben de hiçbir şeyden habersiz yanındaydım!”
Deniz dizlerinin üzerine çökmek ister gibi eğildi. “Pelin… Pelin gençliğinden beri sorunluydu. Annemle babam boşanırken çok etkilendi, sonra psikolojik sorunları başladı. Ergenliğinde daha da kötüleşti. Çeşitli teşhisler kondu, manik depresif, sonra şizofreni… Aile baş edemedi, onu bir yük gibi gördüler. Annem ve babam, vefat etmeden önce bile onu unuttular. Ben… ben onu terk edemezdim Ela. O benim tek kardeşim. Ona bakmak zorundaydım.”
“Ama neden benden sakladın?” diye sordu Ela, gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. “Ben senin eşindim Deniz! En yakın arkadaşın, sırdaşın! Sana destek olabilirdim! Birlikte üstesinden gelirdik!”
Deniz başını iki yana salladı. “Hayır, anlamazdın. Benim ailemin karanlık yüzünü görmeni istemedim. Pelin’in o halini… Bizim o kaos dolu geçmişimizi… Sen hep neşeli, pozitif, düzenli bir insandın. Seni kirletmek istemedim. Bizi, evliliğimizi kirletmek istemedim. Senin mükemmel hayatına bu yükü bindirmek istemedim.”
“Yük mü?” diye hıçkırdı Ela. “Beni aldatmandan daha mı büyük bir yük olacaktı? Benim sana olan güvenimi yerle bir etmenden daha mı büyük bir yük olacaktı?”
Deniz ona doğru uzanmak istedi ama Ela geri çekildi. “Bana dokunma,” dedi, sesi boğuktu. “Bana ait olan neydi Deniz? Ben gerçekten tanıdığım adamla mı evliydim, yoksa senin yarattığın o kusursuz maskeyle mi?”
O gece, ikisi de uyumadı. Deniz salonda, kanepede oturdu, Ela ise yatak odasında, duvara dönük, gözleri tavana dikiliydi. Aralarındaki o görünmez duvar, şimdi yıkılmaz bir buzdağı gibi yükselmişti. Ela, Pelin’in yüzünü, o boş bakışları düşündü. Deniz’in yıllardır taşıdığı o devasa yükü düşündü. Sevgi miydi bu, yoksa sadece korkakça bir sadakat miydi?
Günler haftalara karıştı. Ela ve Deniz aynı evde iki yabancı gibi yaşıyorlardı. Deniz, her gün Pelin’i ziyaret etmeye devam ediyor, yemeklerini bırakıyor, ilaçlarını veriyordu. Ela ise evde tek başına kalıyor, sessizliğin içinde Deniz’in yalanlarını, kendi saflığını tartıyordu. Bu güven kırıklığı, ruhunda derin bir yara açmıştı. Ona bir daha nasıl güvenebilirdi? Nasıl bakabilirdi o masum görünen gözlere?
Bir öğleden sonra, Ela ani bir kararla Pelin’i tekrar ziyaret etti. Bu sefer yanında bir buket çiçek ve Pelin’in sevebileceğini düşündüğü bir kitapla gitti. Kapıyı çaldığında, Pelin yine aynı boş bakışla açtı. Ama Ela bu sefer içeri girdi, oturup onunla konuşmaya başladı. Pelin, çok az tepki veriyordu. Arada tek tük, kopuk cümleler kuruyordu. Ama Ela, onunla konuşmaya devam etti, geçmişten, Deniz’den, onların çocukluğundan bahsetti. Pelin’in gözlerinde bazen bir ışık beliriyor, bazen kayboluyordu.
Bir süre sonra, Pelin elindeki bir şeyi Ela’ya uzattı. Eskimiş, buruş buruş olmuş bir zarftı. Ela zarfı açtığında içinden bir kart çıktı. Kartın üzerinde Pelin’in çocuksu el yazısıyla Ela’ya hitaben yazılmış, kısa ve anlaşılmaz birkaç cümle vardı. Tarihi, yaklaşık beş yıl öncesine aitti.
“Deniz… o bana… seni anlatırdı… tanımak istedim… ama…” cümleler yarıda kesilmişti.
Ela’nın kalbi buz kesti. Pelin, onun varlığından haberdardı ve onunla iletişim kurmaya çalışmıştı. Deniz… Deniz bu kartı saklamıştı. Belki de Pelin’in ona ulaşma çabalarını defalarca engellemişti. Pelin’in o masum yüzündeki hüzün ve yalnızlık, şimdi Ela’nın gözünde daha da büyüdü. Deniz sadece Ela’ya değil, kendi kardeşine de gerçeğin bir kısmını yaşatmıştı. Onu dünyadan izole etmiş, kendi “koruyucu” zırhının arkasında tutmuştu. Bu, Deniz’in sadakatinin aynı zamanda ne kadar bencil ve kontrolcü olabildiğini gösteriyordu.
Eve döndüğünde, Deniz salonda oturmuş, Ela’yı bekliyordu. Ela, elindeki buruşuk kartı masaya fırlattı. “Bu ne Deniz?”
Deniz kartı aldı, okudu. Yüzü kül gibi oldu. “Bu… ben… ben onun sana ulaşmasını istemedim. Onun o halini görmeni, seni rahatsız etmesini istemedim.”
“Rahatsız etmek mi?” dedi Ela, gözleri öfkeden yanıyordu. “Sen beni ondan saklamışsın! Onun yalnızlığını, çaresizliğini kullanmışsın! Bana karşı bir yalan perdesi kurmuşsun, kardeşine karşı da bir duvar örmüşsün! Sen sadece kendini korumuşsun, Deniz!”
Deniz başını ellerinin arasına aldı. Yılların birikmiş yükü, şimdi tüm gerçekliğiyle omuzlarına çökmüştü. “Belki de haklısın,” diye fısıldadı, sesi boğuktu. “Ben sadece… bizi kaybetmekten çok korktum. Seni, bu hayatı, kendimi. O kadar çok hata yaptım ki Ela. Güvenini paramparça ettim, biliyorum.”
Ela ona baktı. Deniz, şimdi karşısında sadece pişman bir adam değildi. Aynı zamanda koca bir enkazdı. İçinde bir şey kırılmıştı. Belki de bu on iki yıllık evlilik de, tıpkı Pelin’in zihni gibi, onarılamaz şekilde hasar görmüştü. Ela, ne yapacağını bilmiyordu. Onu terk edebilir miydi? Tüm bunları unutup yoluna devam edebilir miydi? Hayatının büyük bir parçası bu yalan üzerine kuruluydu.
“Ne yapacağım ben, Deniz?” diye sordu, sesi kederli bir fısıltıdan ibaretti. “Bunca yıldan sonra, sana nasıl güveneceğim? Nasıl inanacağım?”
Deniz başını kaldırdı, gözleri yaşlıydı. “Bilmiyorum Ela,” dedi, sesi titreyerek. “Ama ne olursa olsun, ben seninle kalmak istiyorum. Ne olursa olsun, bu enkazın altından birlikte kalkmak istiyorum. Eğer izin verirsen, sana yeniden güvenebilmen için, ömrümün sonuna kadar savaşacağım.”
Ela, camdan dışarıya baktı. Güneş batarken, gökyüzü mor ve turuncu tonlarına bürünüyordu. Güzeldi, ama bu güzelliğin ardında, yeni bir günün belirsizliği yatıyordu. Güven, bir kez kırıldığında, yapıştırılsa bile izi kalır mıydı? Yoksa o iz, yeni bir başlangıcın, daha dürüst ama daha sancılı bir temelinin habercisi miydi? Ela bilmiyordu. Tek bildiği, artık Deniz’i tanıdığını sandığı adam olmadığını, ve kendi hayatının da bu yalanla birlikte sonsuza dek değiştiğini hissetmesiydi. Gelecek, bir sis perdesi arkasındaydı. Ve Ela, o sisin içine, yalnız başına adım atıp atmayacağını henüz bilmiyordu.
