Sınıf Çatışması

Yüksek Duvarlar Arasında

9 dakikalık okuma · 1640 kelime

Fatih’in dar sokaklarından birindeki üç katlı, cumbalı, eski ama sevimli evin en üst kat penceresinden şehrin gece silüetine bakarken, Emir’in gözleri loşluktan yorgun düşmüştü. Elindeki eskiz defteri açık, masanın üzerindeki mimari maket parçaları darmadağınık duruyordu. Annesi uyumuş, küçük kız kardeşi Ayşe, okul ödevlerini bitirip çoktan rüyalar âlemine dalmıştı. Bu gece yarısı saatleri, Emir’in kendisine ait tek zaman dilimiydi. Gündüzleri üniversite, akşamları bir mimarlık ofisinde yarı zamanlı iş derken, kendi projelerine ayıracak vakit ancak bu karanlık demlerde kalıyordu.

Hayali büyüktü: İnsanların gerçekten yaşayacağı, nefes alacağı, aidiyet hissedeceği binalar tasarlamak. Beton yığınları dikmek değil, yuva kurmaktı amacı. Boğaz’ın öte yakasındaki ışıltılı binaları seyrederken, zihninde hep aynı soru dönerdi: O binaların içinde yaşayanlar da Fatih’in dar sokağında yaşayanlar kadar gerçek miydi? Onların da hayalleri, kaygıları, bir tas çorbaya duydukları minnet var mıydı?

“Emir, oğlum, sabah yine gözlerin şiş olacak,” annesinin sesi geliyordu kulağına, sanki pencereden uzanıp onu omzundan sarsıyordu. Gülümsedi. Annesi haklıydı ama başka çaresi yoktu. Babası yıllar önce vefat ettiğinde, Emir ailenin tek erkeği, tek umudu olmuştu. Üniversiteye girmesi, ailesi için bir kurtuluş biletine dönüşmüştü.

Ertesi gün, üniversitenin tasarım stüdyosu, her zamanki gibi vızıldıyordu. Yüksek tavanlı, gün ışığı alan bu salon, Emir için bazen bir mabede, bazen de kendi yoksulluğunun en bariz aynasına dönüşüyordu. Bugünkü ders, “Sürdürülebilir Kent Yaşamı” üzerine bir grup projesiydi. Hocanın açıkladığı gibi, İstanbul’un herhangi bir “dönüşüm” bekleyen bölgesinde, yeni nesil bir yaşam alanı tasarlayacaklardı. Çiftler rasgele seçildiğinde, Emir’in eşi Defne çıktı.

Defne… Uzun, kumral saçları, her zaman bakımlı tırnakları ve bileğindeki ince, pahalı saatiyle odanın en dikkat çekici öğrencilerinden biriydi. Emir’in tam tersiydi. Onu her gördüğünde, Emir’in zihninde otomatik olarak “Boğaz’ın diğer yakası” etiketi belirirdi. Zengin, kaygısız, dünyanın bütün imkanlarına doğuştan sahip… Ve genellikle umursamaz.

“Selam,” dedi Defne, sandalyesini Emir’in masasına doğru çekerken. Gözlerinde ne bir küçümseme ne de bir ilgi vardı, sadece nötr bir profesyonellik. “Ben Defne Yücel.”
Yücel… Soyadı zihninde yankılandı. Yücel Holding. İstanbul’un her yerinde yükselen o devasa, ruhsuz beton kulelerin, AVM’lerin, lüks sitelerin sahibi olan şirket. Şehrin dokusunu hiç düşünmeden değiştiren o şirket. Emir’in içinden bir ses, “İşte tam da bu!” diye haykırdı. “Bu projenin ironisi budur.”

İlk başta uyum sağlamaları zordu. Emir, her detayı titizlikle inceleyen, insan odaklı bir yaklaşıma sahipti. Defne ise daha soyut, daha estetik ve ‘çarpıcı’ fikirlerin peşindeydi. Emir, projenin uygulanabilirliğini, maliyetini, bölge insanının ihtiyaçlarını düşünürken, Defne daha çok görsel etkiyi, markalaşmayı ve uluslararası ödüllere layık olabilecek ‘ikonik’ bir tasarımı hedefliyordu.

“Emir, buraya bir ‘yeşil duvar’ düşündüm. Hem estetik hem de ekolojik,” dedi Defne, bir gün maketlerinin başına oturmuşken.
Emir, hesaplamalarına bakıyordu. “Defne, yeşil duvarlar pahalıdır. Bakımı da öyle. Bu projeyi yapacağımız bölgedeki insanların geliri ortalamanın altında. Kim karşılayacak bunu? Belki daha sürdürülebilir, daha az maliyetli, yerel bitkilerden oluşan bir bahçe fikri daha gerçekçi olur.”
Defne’nin kaşları hafifçe çatıldı. “Mimarlık sadece maliyet hesabı değildir, Emir. Vizyondur. İnsanları daha iyi bir geleceğe taşıma sanatıdır.”
“O geleceği karşılayabilecek durumda değillerse, o vizyon bir illüzyondan ibaret kalır, Defne,” diye karşılık verdi Emir, sesindeki gerginliği gizleyemeyerek.

Tartışmaları, stüdyonun diğer öğrencileri tarafından sık sık işitilir olmuştu. Ama zaman geçtikçe, bu tartışmalar bir çatışmadan ziyade, iki farklı bakış açısının harmanlanmasına dönüştü. Emir, Defne’nin estetik anlayışının ve cesur fikirlerinin projeye kattığı değeri fark etmeye başlamıştı. Defne ise Emir’in insan odaklı, gerçekçi yaklaşımının tasarımlarına ruh verdiğini anladı. İki zıt kutup, bir şekilde birbirini tamamlıyordu.

Geç saatlere kadar süren çalışmalarda, Defne bazen Emir’in Fatih’teki yaşamından, babasından, annesinin fedakarlıklarından bahsetmesini dikkatle dinlerdi. Emir de Defne’nin aslında babasının gölgesinde kalmış, kendisini kanıtlama çabasında olan, çoğu zaman yalnız bir kız olduğunu gördü. Defne, pahalı kahveleri getirmeyi teklif ettiğinde, Emir’in gururunun okşandığını hissetmemesi için parayı hep geri çevirirdi. İkisi de yavaş yavaş, birbirlerinin dış kabuklarının ardındaki kırılganlıkları ve hayalleri görmeye başlamıştı. Onları bir araya getiren sadece mimarlık tutkusu değildi; aynı zamanda birbirlerine duydukları tuhaf bir meraktı.

Projenin teslim tarihine birkaç hafta kala, bir cuma akşamı, Emir eve dönerken her zamanki gibi yarı zamanlı çalıştığı ofisin önünden geçiyordu. Kapı açıktı ve içeriden sesler geliyordu. Normalde bu saatte kimse olmazdı. Merakına yenilip içeri girdiğinde, patronuyla, Yücel Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Can Yücel’i, yani Defne’nin babasını, hararetli bir şekilde konuşurken buldu.

“Can Bey, sizin ‘dönüşüm’ projeniz bölge halkı tarafından büyük tepki görüyor. Özellikle Fatih’teki o eski mahalle…” patronu çekinerek konuşuyordu.
Can Yücel, Emir’i fark etmeden elini salladı. “Tepki geçicidir Mehmet. Biraz rüşvet, biraz tehdit, biraz da havuzlu site vaadiyle hepsi susar. O eski, çürük çarık evler yıkılacak, yerine modern, karlı yapılar yükselecek. Şirketimiz için tarihi bir fırsat!”

Emir’in kalbi buz kesti. Fatih… Kendi mahallesi miydi bahsedilen? Yücel Holding’in dönüşüm projesi mi? Patronuyla göz göze geldi. Patronunun yüzünde suçluluk ifadesi vardı. Can Yücel de sonunda Emir’i fark etmişti. Gözlerinde anlık bir rahatsızlık belirdi.
“Emir, sen burada ne arıyorsun?”
Emir’in boğazı düğümlendi. “Evime gidiyordum Can Bey. Bir şey mi unuttunuz?”
Can Yücel, sahte bir gülümsemeyle, “Hayır, hayır. Sadece Mehmet Bey ile küçük bir iş konuşuyorduk. Hadi sen git evine.”

Emir, ayakları geri geri giderek ofisten çıktı. Yolda, duydukları zihninde çınlıyordu. Fatih. Dönüşüm. Yıkım. Annesinin evi. Küçük Ayşe’nin okulu. Aile mezarlığı. Hatıralarının toprağı. Hepsi bu beton canavarının pençesinde miydi?
Eve gider gitmez, bilgisayarının başına oturdu. Yücel Holding’in web sitesi, kentsel dönüşüm projeleri… İşte oradaydı, haritalar, planlar, “Fatih Kentsel Dönüşüm Projesi: Modern Yaşamın Yeni Kalbi.” Ve haritada, kendi evinin sokağının tam üzeri kırmızı bir çizgiyle işaretlenmişti. Boğazında bir yumru, gözlerinde yaşlar belirdi.

Ertesi sabah, Defne’yle üniversitede buluşmaları vardı. Maketin son rötuşlarını yapacaklardı. Emir, Defne’yi görünce midesinde bir ağırlık hissetti. Gözlerinin içine baktı. Bu kadar iyi niyetli, bu kadar tutkulu görünen bir insanın babası nasıl bu kadar acımasız olabilirdi? Bu bilginin, onların arasında büyüyen o kırılgan bağı koparacağından emindi.

“Defne,” dedi, sesi boğuk çıkıyordu. “Babanın şirketi, Fatih’te kentsel dönüşüm projesi mi yapıyor?”
Defne’nin yüzündeki neşe bir anda silindi. “Ne? Fatih mi? Ben pek detaylara hakim değilim Emir. Neden sordun?”
Emir, defterinden çıkardığı çıktıları masaya koydu. Haritalar, yıkım planları, Yücel Holding’in logosu…
“Benim evim Fatih’te, Defne. Benim mahallem. Çocukluğum, hatıralarım. Babanın şirketi, benim yuvamı yıkacak.”

Defne şoka uğramıştı. Yüzü bembeyaz kesildi. Gözleri doldu. “Hayır, Emir. Bu olamaz. Ben… Ben bilmiyordum. Babam bu konulardan bahsetmez.”
“Bilmiyordun mu?” Emir’in sesi yükseldi. “Sizlerin dünyasında, insanların evleri haritalardaki kırmızı çizgilerden mi ibaret? Hayatlar bu kadar değersiz mi?”
Defne’nin gözünden bir damla yaş süzüldü. “Emir, ben böyle bir şeyi asla onaylamam. Ben… Ben konuşacağım babamla.”
“Konuşacaksın mı?” Emir acıyla gülümsedi. “Sence konuşmak bir şeyi değiştirir mi Defne? O insanlar için, o mahalle için ne yapacaksın? Senin o lüks yaşamına karşılık, benim annemin başını sokacak bir damı bile kalmayacak. Senin baban, bizim geleceğimizi yıkıyor.”

O gün, maketi bitiremediler. Kelimeler havada asılı kaldı, her bir cümlesi bir hançer gibiydi. Defne ağlayarak stüdyoyu terk etti. Emir ise öylece, kendi tasarladıkları “sürdürülebilir kent yaşamı” maketine bakakaldı. Ne büyük bir ironiydi!

Defne, o akşam babasının karşısına çıktı. Can Yücel, çalışma odasında, elinde purosuyla rahat bir şekilde oturuyordu. Defne’nin gözlerindeki kararlılığı görünce kaşlarını çattı.
“Baba, Fatih’teki kentsel dönüşüm projesi… Neden o kadar eski bir mahalleyi hedef alıyorsunuz? Orada insanlar yaşıyor. Emir’in evi de orada…”
Can Yücel, güldü. Acımasız bir gülüştü bu. “Ah, Emir mi? O fakir delikanlı. Anladım şimdi bu telaşını. Bak kızım, işler böyledir. O eski, deprem riski taşıyan yapılar zaten yıkılmak zorunda. Biz sadece bu süreci hızlandırıyoruz. Onlara değerinin üzerinde para teklif ediyoruz. İstemezlerse, kanunlar var. Devlet var. Kimse bir avuç fakirin hatıraları yüzünden milyarlık projelerden vazgeçmez.”
“Ama baba, onların hayatı…”
“Hayat mı? O insanların hayatı, o eski, bakımsız evlerde mi geçmeli sanıyorsun? Biz onlara modern, güvenli konutlar sunuyoruz. Tabii bizim kendi projelerimizde, cüzi bir farkla. Bu bir iş, Defne. Duygusallığa yer yok. Sen de gelecekte bu şirketi devralacaksın. Bu tür ‘duyarlılıklarla’ iş yürümez.”

Defne’nin içinde bir şeyler kırıldı. Babasının soğuk pragmatizmi, Emir’in gözlerindeki acıyı bir kez daha zihninde canlandırdı. O ana kadar ailesinin işlerinin ‘olağan’ işler olduğunu, ‘gelişim’ getirdiğini sanmıştı. Ama şimdi, o kulelerin arkasındaki yıkımı, gözyaşını görüyordu.

Ertesi gün, sunum günüydü. Emir ve Defne, maketlerinin başında, sanki aralarında kilometrelerce mesafe varmış gibi duruyorlardı. Hocaları, projenin mükemmel olduğunu, iki farklı bakış açısının harika bir sentezi olduğunu söylerken, Emir ve Defne birbirlerine bakamadılar. Onların projesi, sadece bir maket olmaktan çıkmış, yıkılan bir hayale, kopan bir bağa dönüşmüştü.

Sunum bittikten sonra, Emir hızla dışarı çıktı. Defne peşinden koştu.
“Emir, bekle! Babamla konuştum. Ama… O çok katı. Ben ne yapacağımı bilmiyorum.” Gözleri yaşlıydı.
Emir döndü, gözlerinin içine baktı. “Ne yapacağını biliyorsun Defne. Ama yapacak mısın, işte o mesele. Sen, o duvarların arkasındaki dünyayı gördün. Şimdi o duvarı aşacak mısın, yoksa arkasında kalmaya devam mı edeceksin?”
“Ben… Ben seninleyim, Emir. Bu projeye karşıyım.”
“Karşı olmak yetmez Defne. Durdurabilir misin? Kendi aileni, kendi ismini karşına alabilir misin?”
Defne’nin yanakları kızardı. Başını eğdi. Bu sorunun cevabı zordu. O kadar kolay değildi, biliyordu. Aile, isim, gelecek…

Aylar geçti. Fatih’teki yıkım süreci başladı. Emir, üniversiteden mezun olur olmaz, Yücel Holding’in teklifini geri çevirdi. O ve onun gibi düşünen birkaç genç mimar, Fatih’teki direnişin sembolü oldular. Yerel halkla birlikte çalışarak, dönüşümün değil, yenilemenin, korumanın ve insanca yaşamanın peşine düştüler. Küçük projelerle, imece usulüyle mahalledeki diğer eski yapıları restore etmeye, ortak yaşam alanları oluşturmaya çalıştılar. Zorluydu, yavaş ilerliyordu, ama umut vardı.

Defne ise, Yücel Holding’de işe başlamadı. Babasıyla büyük tartışmalar yaşadı. En sonunda, ailesinin beklentilerinin aksine, kendini sosyal sorumluluk projelerine adadı. Kentsel dönüşüm mağdurları için hukuki destek sağlayan bir sivil toplum kuruluşuna katıldı. Mimarlık eğitimini insan odaklı kullanmaya çalışıyordu. Emir ile yolları bir daha kesişmedi. Arada bir, tanıdıklar aracılığıyla birbirlerinin çalışmalarından haberleri olurdu.

Bir sonbahar öğleden sonrası, Emir, Fatih’in o dar sokağında, restore edilmiş bir konağın bahçesinde, çocuklarla birlikte fide dikiyordu. Gülümsüyordu. Yüzündeki yorgun çizgiler artmıştı ama gözlerindeki parıltı hiç sönmemişti. Başını kaldırıp gökyüzüne baktığında, uzaklarda yükselen yeni beton kulelerin silüetini gördü. O kulelerden biri Yücel Holding’e aitti. Ama o an, Emir’in baktığı yer orası değildi. Elindeki toprakla, etrafındaki çocuklarla ve yeniden filizlenmeye çalışan bir umutla dolu bahçeye bakıyordu. Kendi küçük dünyasında, yüksek duvarlara rağmen bir şeyler inşa etmeye devam ediyordu. Belki Defne de kendi duvarlarını aşmaya çalışıyordu, kim bilir… İki yakası keskin çizgilerle ayrılmış bir şehrin ortasında, her ikisi de kendi yollarında, birbirlerinden çok uzakta da olsa, aynı şeyi arıyorlardı: İnsanca yaşanacak bir dünya. Ve o dünya, henüz tamamlanmamıştı.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık