Toplumsal Dram

Yüksek Duvarlar

8 dakikalık okuma · 1488 kelime

Cem, ellerindeki nasırları parmaklarıyla yoklarken, rüzgarın taşıdığı toz ve çimento kokusu ciğerlerine doluyordu. Kaskının altından ter damlaları şakağından süzülüyor, gözlerini yakıyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanan şantiyenin uğultusu, her gün olduğu gibi zihninin arka planındaki umutlu fısıltıları bastırmaya çalışıyordu. Oysa Cem’in zihninde canlananlar, bu beton yığınları değil, onların ardındaki incelikli detaylardı. Mimarlık fakültesini burslu kazanmış, gündüzleri derslerine gidip geceleri ve hafta sonları bu şantiyede amelelik yaparak geçimini sağlayan yirmi bir yaşında, gözleri dünyayı anlamaya hevesli bir gençti. Bir elinde mala, diğerinde ise eski bir eskiz defteri taşıyan bu paradoksal hayat, Cem’i içten içe kemiriyordu.

Bugün şantiye, her zamankinden daha hareketliydi. Yeni projenin temel atma töreni yapılacaktı ve patron, Fatih Bey, kızı Ayşe ile birlikte geliyordu. Cem, Fatih Bey’i uzaktan tanırdı; babasının ölümünden sonra borç batağına saplanan ailesinin yaşadığı gecekonduların yerine dikilen lüks apartmanların mimarıydı. Fatih Bey’in yüzünde hep, dünyanın ona ait olduğunu ilan eden arsız bir gülümseme vardı. Ama kızı Ayşe… Ayşe, babasının gölgesinde parlayan, etrafına ışık saçan, bambaşka bir auraya sahipti. Cem, onu birkaç kez üniversite kampüsünde görmüştü; o da mimarlık okuyordu, aynı sınıfta değillerdi ama bir derste sunum yaparken gözleri kesişmişti. Ayşe, Cem’in üzerindeki tulumu, yüzündeki kiri görmemiş gibiydi o an. Sadece sunumuna odaklanmıştı. O kesişme, Cem’in zihnine kazınmıştı.

Ayşe, babasının yanında, zarif bir elbise ve topuklu ayakkabılarıyla şantiye tozunun arasında adeta bir yabancı cisim gibi duruyordu. Etrafındaki işçiler, fısıltılarla ve meraklı bakışlarla onu süzüyorlardı. Ayşe’nin bakışları da şantiyenin tozlu katmanlarında, yorgun yüzlerde, betona saplanmış demir yığınlarında dolaşıyordu. Farkında olmadan, gözleri Cem’in üzerinde durdu. Cem, bir köşede elindeki beton karıştırıcıyla boğuşuyor, ama arada bir göz ucuyla projelerin asılı olduğu büyük panoya bakıyordu. Ayşe, onun bu dikkatini fark etti. İçinde bir merak uyandı.

Tören bittikten ve misafirler dağıldıktan sonra Ayşe, babasının peşinden gitmek yerine panoya doğru ilerledi. Cem, onun yaklaştığını görünce elindeki aletleri bırakıp doğrulttu. Yüzünde garip bir ifade vardı; hem tanıdık biriyle karşılaşmanın şaşkınlığı hem de bulunduğu durumun utancı.

“Merhaba,” dedi Ayşe, sesi rüzgarda hafifçe dağılıyordu. “Sen… Mimar Sinan’dan değil misin?”
Cem, başını salladı. “Evet, Mimarlık Fakültesi. Cem.”
Ayşe gülümsedi. “Biliyorum, aynı derste görmüştüm seni. Ben de Ayşe, Fatih Arslan’ın kızı.”
Cem, şantiyedeki bu tanışmanın absürtlüğüne içten içe güldü. “Memnun oldum.”
“Sen neden buradasın, yani… staj mı yapıyorsun?” diye sordu Ayşe, sesindeki masumiyet Cem’in zoruna gitmedi değil.
Cem, elini çenesine götürüp, yüzündeki kiri ve teri silerken acı bir gülümsemeyle konuştu. “Staj değil. Çalışıyorum. Harçlığımı çıkarıyorum.”
Ayşe’nin yüzündeki gülümseme soldu. “Anlıyorum. Zor olmalı.”
“Alışkınım,” dedi Cem, bakışlarını panodaki çizimlere çevirerek. “Aslında bu yeni projeyi inceliyordum. Çok iddialı.”
Ayşe’nin gözleri parladı. “Öyle mi düşünüyorsun? Ben de projeyi hazırlayan ekibin içindeyim. Babam yeni nesil bir yaşam alanı istiyor.”
Cem, panodaki çizimleri parmağıyla takip etti. “Pekala, bu kolonlar… Eğer bu yapıya rüzgar yükü hesaplaması doğru yapılmazsa, burası çok fazla esneyecektir.”
Ayşe şaşkınlıkla Cem’e baktı. “Bu… Bunu nereden anladın? Henüz kimse bu detayı fark etmedi.”
Cem omuz silkti. “Derslerde gördüklerimi, burada pratikle birleştirince bazı şeyler daha netleşiyor. Mimarlık sadece çizimden ibaret değil, Ayşe. Statik, malzeme bilimi, zemin etüdü… Her biri çok önemli.”
Ayşe, Cem’in söylediklerinden etkilenmişti. Onun gözlerinde, babasının şirketindeki mühendislerin bile sahip olmadığı bir tutku ve bilgi görüyordu. O günden sonra, Ayşe ne zaman şantiyeye gelse, mutlaka Cem’i bulur, onunla projeler hakkında konuşurdu. Cem, Ayşe’ye kendi yaşadığı mahallenin samimiyetini, zorluklarını anlatır, Ayşe de ona lüks sitelerin soğuk yüzünü, ailesinin üzerindeki beklenti yükünü. Sanki iki farklı dünyanın insanı, tek bir ortak dilde buluşmuş gibiydi: mimarlık ve hayatın gerçekleri.

Bir akşam, Cem iş çıkışı eve giderken Ayşe’yi şantiye kapısının önünde beklerken buldu.
“Cem, sana bir şey göstermek istiyorum,” dedi Ayşe, elinde bir tablet tutuyordu.
Cem şaşkınlıkla tablete baktı. “Ne oldu?”
“Bu, babamın yeni projesi,” dedi Ayşe, tabletin ekranını Cem’e çevirerek. “Anadolu Yakası’nda, eski bir mahallede ‘Yeni Şehir’ adıyla bir kentsel dönüşüm başlatacak. Senin mimarlık dersinde bahsettiğin o modern yaşam alanlarını… Buraya kuracak.”
Cem, ekrandaki görsellere baktı. Gözleri, bilgisayar ortamında mükemmelleştirilmiş, her köşesi parlak ve yeni görünen binalarda geziyordu. Ama birden gözleri bir noktaya takıldı. O mahalle… Orası onun mahallesiydi. Çocukluğunun geçtiği sokaklar, annesinin bakkalı, komşusu Hasan Amca’nın kahvesi… Hepsi o parlak binaların altında yok olacaktı.
“Bu… Bu benim mahallem,” dedi Cem, sesi titriyordu.
Ayşe’nin yüzü bembeyaz oldu. “Ne? Ciddi misin? Ben… Ben bilmiyordum.”
“Nasıl bilmezsin Ayşe?” dedi Cem, tabletini sertçe Ayşe’nin elinden alıp projenin detaylarına baktı. “Burada insanlar yaşıyor. Kimisi yirmi, kimisi kırk yıldır. Onlar ne olacak?”
Ayşe, panikle Cem’e yaklaştı. “Babam ‘kamulaştırma’ diyordu. Adil bir şekilde yapılacağını söylemişti. Zaten hepsi eski, depreme dayanıksız binalar. İnsanların iyiliği için…”
“İyiliği için mi?” Cem’in sesi yükseldi. “Bu mahalledeki insanların çoğu kiracı. Ya da tek mal varlığı bu gecekondu. Adil kamulaştırma dediğin, onlara metrekare başına üç kuruş verip, sonra onları şehrin en ücra köşelerine sürgün etmek demek. Oysa baban burada milyarlar kazanacak!”
Ayşe’nin gözleri dolmuştu. “Ben… Ben bunu böyle düşünmemiştim. Babam, bana hep bu projelerin ülkeye refah getireceğini söylerdi.”
Cem, acıyla gülümsedi. “Refah getirecek, evet. Ama kimlere? Senin gibi, benim gibi değil. En tepeye. Zengin daha zengin olacak, fakir daha fakir.”
O günden sonra, Cem’in Ayşe’ye bakışı değişti. Ayşe, Cem’i anlamak için çırpınıyordu, babasının gözündeki ‘iyi niyetli’ projenin karanlık yüzünü görmeye başlamıştı. Cem ise kendi mahallesinin insanları adına bir şeyler yapmaya karar vermişti. Geceleri uyumuyor, hukuk kitapları karıştırıyor, kamulaştırma yasalarını inceliyordu. Komşularını bilinçlendirmek için toplantılar düzenliyor, sessiz direnişin fitilini yakıyordu.

Birkaç hafta sonra, mahallede kamulaştırma tebligatları gelmeye başladı. Bedeller gülünç derecede düşüktü. Cem’in ailesi de tebligatı almıştı. Annesi umutsuzluk içindeydi. “Nereye gideceğiz oğlum? Bizim neyimiz var ki?”
Cem, annesinin elini tuttu. “Merak etme anne. Bir şeyler yapacağız. Bu kadar kolay olmayacak.”
Ayşe, babasının ofisinde bir konuşmaya kulak misafiri oldu. Fatih Bey, bir müteahhitle konuşuyor, “O mahalledeki birkaç inatçı var. Merak etmeyin, en fazla birkaç gösteri yaparlar. Sonra pes ederler. Bizim planlar tıkır tıkır işliyor.” diyordu. Ayşe, babasının bu acımasız soğukkanlılığı karşısında dehşete düşmüştü. Aklına Cem geldi. Onun direnişi, babasının sadece birkaç gösteri olarak gördüğü şeydi.

Ayşe, Cem’le gizlice buluştu. “Babam… O insanların direnişini önemsemiyor bile. Hukuk büromuz da zaten projeyi destekliyor. Yapabileceğimiz bir şey yok gibi.”
Cem, öfkeyle ellerini yumruk yaptı. “Bu adaletsizlik. İnsanların evlerinden zorla çıkarılması. Bizimle alay ediyorlar Ayşe.”
“Belki… belki hukuki yollarla direnemeyiz ama… kamuoyu oluşturabiliriz,” dedi Ayşe, çekinerek. “Basınla konuşabiliriz. Ben… ben sana yardım edebilirim. Babamın şirketinin itibarını riske atmaktan korkacaktır.”
Cem, Ayşe’ye baktı. Gözlerinde karmaşık duygular vardı. Güven, şüphe, umutsuzluk ve son bir umut. “Peki ya sonra? Baban öğrenirse?”
Ayşe omuz silkti. “Bilmiyorum. Ama… bunu yapmalıyım. Benim de vicdanım var.”

Cem ve Ayşe, mahallede yaşayanların itirazlarını, tebligatların adaletsizliğini anlatan bir dosya hazırladılar. Ayşe, tanıdığı birkaç gazeteciyle gizlice iletişime geçti. Haberler, “Fatih Arslan İnşaat’ın Kentsel Dönüşüm Faciası” başlığıyla manşetlere taşındı. Sosyal medyada büyük yankı uyandırdı. Şirket, bir anda kendini eleştiri oklarının hedefinde buldu.

Fatih Bey’in öfkesi tarif edilemezdi. Ofisinde fırtınalar kopuyordu. Ayşe’nin, Cem ile görüştüğünü, bu haberleri sızdırdığını öğrendiğinde ise dünyası başına yıkıldı.
“Sen ne yaptığını sanıyorsun Ayşe?” diye bağırdı, sesi odanın duvarlarında yankılanıyordu. “Kendi babanın sırtına bıçak mı saplıyorsun? O it sürüsüyle bir olup bana karşı mı geliyorsun?”
Ayşe, babasının karşısında titriyordu ama geri adım atmadı. “O ‘it sürüsü’ dediğin insanlar, Cem’in komşuları, babası gibi yıllardır o mahallede yaşayanlar. Onların evlerini gasp ediyorsunuz!”
“Gasp mı? Biz onlara yeni bir hayat sunuyoruz! Eski binalardan, bataklıktan kurtarıyoruz onları!” Fatih Bey’in yüzü mosmor olmuştu. “Sen o fakir çocuğu dinleyeceğine, kendi aileni dinlemedin mi? O seni ne kadar doldurduysa…”
“O beni doldurmadı baba. Sadece bana gerçekleri gösterdi. Senin görmezden geldiğin, görmeyi reddettiğin gerçekleri!”

Tartışma, Fatih Bey’in Ayşe’yi “nankör” ve “düşmanla işbirliği yapan” ilan etmesiyle sona erdi. Ayşe, ertesi gün Cem’le buluştu. Gözleri şişmiş, yüzü solgundu.
“Babam her şeyi öğrendi,” dedi kısık bir sesle. “Şirketten kovuldum. Evden de ayrılıyorum.”
Cem’in içi sızladı. Ayşe’nin onun için ne kadar büyük bir bedel ödediğini anlamıştı. “Ayşe… Çok üzgünüm. Bunların hiçbiri yaşanmak zorunda değildi.”
Ayşe acıyla gülümsedi. “Yaşanmak zorundaydı Cem. Çünkü bu sistem böyle işliyor. Benim babam, senin gibilerin hayatını hiç düşünmeden çiğneyebiliyor. Ben sadece… bir fark yaratmak istedim.”

Basın sayesinde mahalledeki kamulaştırma süreci yavaşladı. Şirket, itibarını kurtarmak için bazı mahalle sakinlerine daha iyi teklifler sunmak zorunda kaldı. Cem’in ailesi de, diğer bazı ailelerle birlikte, biraz daha adil bir bedelle evlerini sattı ve şehrin daha uygun bir semtinde yeni bir başlangıç yapma fırsatı buldu. Küçük bir zaferdi belki, ama büyük bir savaşın sadece bir cephesiydi.

Ayşe, ailesinden koptuktan sonra, mimarlık alanında sosyal sorumluluk projelerine ağırlık veren küçük bir vakıfta iş buldu. Babasının gölgesinden çıkarak kendi yolunu çizmeye başlamıştı. Cem ise üniversiteyi bitirdi. Kentsel dönüşüm mağdurları için hukuki ve mimari destek sağlayan bir sivil toplum kuruluşunda çalışmaya başladı. Artık sadece binalar tasarlamıyor, aynı zamanda bu binaların altında ezilen, yok sayılan hayatları da savunuyordu.

Bir yıl sonra, bir konferansta karşılaştılar. Ayşe, kürsüde kentsel dönüşüm projelerinin sosyal etkileri üzerine konuşma yapıyordu. Cem, dinleyiciler arasındaydı. Gözleri buluştuğunda, aralarındaki yüksek duvarlar hala duruyor gibiydi. Onları ayıran sınıf farkı, yaşanmışlıklar, acılar… Ama o duvarların arasında, birbirlerine duydukları derin saygı ve anlamlı bir dostluk da filizlenmişti. Belki artık aynı dünyalarda yaşamıyorlardı, ama birbirlerinin dünyasını değiştirmeyi başarmışlardı. Cem, Ayşe’ye hafifçe gülümsedi. Ayşe de ona. Betonun gölgesinde, iki farklı dünyanın insanı, yıkılan değil, inşa edilen değerlerin peşinde hayatlarına devam ediyorlardı. Biliyorlardı ki, yüksek duvarlar her zaman yıkılamazdı, ama onları aşmanın, en azından bir parça da olsa, mümkün olduğunu görmüşlerdi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top