Toplumsal Dram
Yokuş Aşağı
Emre’nin motosikletinin egzoz sesi, İstanbul’un şafak vaktinde, Kadıköy’ün ara sokaklarından Bağdat Caddesi’nin lüks rezidanslarına doğru tırmanırken, hayatının her günü yeniden yazılan bir mücadele marşı gibiydi. Genç adam, kaskının içinden bu şehrin iki yüzünü, camın iki tarafındaki gibi net görüyordu: Bir yanda, her kuruşu dişinden tırnağından artırılan, her nefesi borçla ödenen, yoksulluğun ve umudun çeliştiği kendi dünyası; diğer yanda, gölgeler ardına saklanmış, ışıl ışıl parlayan, varlığın ve kaygısızlığın hüküm sürdüğü o başka dünya. Henüz yirmi üç yaşındaydı ama omuzlarındaki yük, yaşına göre fazlasıyla ağırdı. Hasta annesinin ilaçları, gecikmiş kiralar ve bir de üniversite hayali, motorunun her devrinde daha da hızlanan bir ritimle beyninde yankılanıyordu.
Bugün, teslimatlar biraz aksamıştı. Şişli’den aldığı siparişi, sabah trafiği henüz tam anlamıyla başlamadan, Boğaz hattındaki pahalı bir siteye yetiştirmesi gerekiyordu. Saat dokuz buçukta yetişmeliydi, aksi takdirde maaşından kesinti yapılacaktı. Yokuş yukarı tırmanırken, motorunun homurtusu cılızlaşıyor, Emre’nin kalbi ise tam aksine daha hızlı atıyordu. Gözü sürekli saate kayıyordu. Tam da o sırada, bir kavşakta, sağından siyah, camları filmli, son model bir spor araba vızır vızır geçti. Ne bir sinyal, ne bir dikkat işareti. Emre son anda direksiyonu kırıp kaldırıma çıkmasa, o arabanın altında kalacaktı. Arkadan gelen korna sesleri, kaldırımdaki çöp bidonuna çarparak yere devirdiği, içinde kahvaltılıkların olduğu poşetin patlama sesiyle karıştı. Kalbi göğsünü zorluyordu. Ne olduğunu anlamadan, araba gözden kaybolmuştu bile. Sadece, arka camından alaycı bir gülümsemeyle bakan, genç, umursamaz bir yüz görmüştü. Emre’nin öfkesi, ciğerlerini yakıp geçen o anki korkusundan bile daha büyüktü. Hem siparişi gitmişti, hem motoru zarar görmüştü, hem de o ‘umursamaz yüz’ün ardındaki zenginlik, Emre’nin yoksulluğunu bir kez daha yüzüne çarpmıştı. Elinde kalan tek şey, motosikletinin yan aynasından düşen cam parçaları ve yüreğindeki sızıydı.
“Geçmiş olsun evlat,” dedi köşedeki simitçi amca, Emre’nin dağılmış poşetine bakarak. Emre zoraki gülümsedi. “Sağ ol amca. Bir şeyim yok.” Ama bir şeyleri vardı. Yüreği paramparçaydı. O yüz, o umursamaz gülümseme, zenginliğin verdiği pervasızlık, Emre’nin beynine kazınmıştı. Birkaç gün sonra, motorun tamiri için alacağı paranın yarısı uçmuş, gecikmiş kirası için annesinden azar işitmişti. İş yerinden aldığı uyarı da cabasıydı. O arabanın plakasını sadece birkaç saniye görmüş olsa da, hafızası güçlüydü Emre’nin. “34 CAN 789”. Plakanın “CAN” diye başladığını da hatırlıyordu.
Bir hafta sonra, Emre’nin öfkesi hiç dinmemişti. Motosikletinin aynası hala kırık, ruhu da öyleydi. İş çıkışı, bir arkadaşının dükkanında takılırken, o meşhur plakanın sahibinin kim olduğunu araştırmaya karar verdi. İnternetin derinliklerinde kısa bir araştırmadan sonra, şans eseri, sosyal medyada o arabayı kullanan genç adama ait bir profil buldu. Adı Can. Profilinde son model arabalar, lüks tatiller, pahalı giysiler ve umursamaz, alaycı gülümsemesiyle çekilmiş fotoğraflar vardı. Emre, Can’ın babasının Adnan Bey olduğunu, İstanbul’un önde gelen inşaat firmalarından birinin sahibi olduğunu öğrendiğinde, midesine bir yumruk yemiş gibi oldu. Karşısında bir duvar vardı. Olayın üstüne gidemeyeceğini, parasını da talep edemeyeceğini biliyordu. Can’ın dünyası, Emre’nin dünyasından çok farklıydı. Bir tarafı öfke ve çaresizlik, diğer tarafı ise adaletin tecelli etmesi arayışı, Emre’nin içinde fırtınalar koparıyordu.
Bir akşam, annesi Ayşe Hanım’ın bitkin sesiyle “Oğlum, ilaçlarım bitti,” demesiyle Emre’nin içinde bir şeyler koptu. O anda anladı ki, bu dünyaya adaleti getirmek için Can’ın kapısına dayanmak, ona zarar vermek veya intikam almak sadece onu daha da dibe çekecekti. Onun tek bir amacı vardı: Annesinin tedavisi ve kendi geleceği için bir çıkış yolu bulmak. Ama nasıl? Bu soru, Emre’nin zihnini kemiriyordu.
Bir hafta daha geçti. Emre’nin çalıştığı yemek şirketi, Can’ın babası Adnan Bey’in inşaat şirketinin büyük ofislerine sürekli sipariş götürüyordu. Emre, her ne kadar o bölgeye gitmemeye çalışsa da, bir gün kaçınılmaz oldu. Bir öğle vakti, elinde lüks bir restorandan gelen kutularla Adnan Bey’in ofisinin bulunduğu gökdelenin kapısından içeri girdi. Zihninde, Can’ın o umursamaz gülümsemesiyle, bir teslimat görevlisini neredeyse öldürecek kadar pervasızca araba kullandığı an canlandı. İçeriye adım attığında, kendisini bambaşka bir dünyanın içinde buldu. Parıltılı lobiden, yüksek hızlı asansörlere kadar her şey, kendi dünyasındaki mütevazı binalardan çok farklıydı. Emre, siparişleri teslim etmek üzere 20. kata çıktığında, bir anlığına koridorda Can’ı gördü. Can, takım elbisesiyle, elinde bir telefon, arkadaşlarıyla yüksek sesle gülüşerek yürüyordu. Emre’yi fark etmemişti bile. Emre, gözlerini ondan ayırmadan, teslimatı yaptı. İçinde tuhaf bir duygu oluşmuştu: Öfke ve imrenme karışımı, ama en çok da bir fırsat arayışı. Bu adamın dünyasına nasıl girebilirdi? Onu nasıl etkileyebilirdi?
Emre, eve döndüğünde günlerdir beynini kemiren bir düşünceyi annesiyle paylaştı. “Anne, üniversiteye gitmek istiyorum. Uzaktan da olsa, bir bölüm bitirmek istiyorum.” Annesi önce şaşırdı, sonra buruk bir gülümsemeyle “Keşke oğlum, keşke. Ama biliyorsun…” Emre, annesinin hastalığı ve maddi sıkıntılar yüzünden yarım bıraktığı hayalini biliyordu. “Biliyorum anne. Ama artık bir şeyler yapmalıyım. Bu böyle gitmez.”
Ertesi gün, Emre’nin telefonuna bir mesaj geldi. Yemek şirketi, yeni bir proje kapsamında, Adnan Bey’in inşaat şirketinin genel merkezinde sürekli personel istihdam edecekti. Temizlik, kurye, basit ofis işleri… Emre, bir an bile düşünmeden başvurdu. Bu, bir yandan annesinin ilaçlarına daha düzenli katkı sağlayabilmesi, diğer yandan da Can’ın dünyasına, ona yakınlaşabileceği bir kapı açması anlamına geliyordu. Belki de bu, kaderin ona sunduğu bir şanstı. Bir hafta sonra, Emre, Adnan Bey’in devasa şirketinin temizlik ekibinde işe başlamıştı. Üzerindeki mavi tulumla, koridorları silerken, her adımında bir hedef belirliyordu kendine: Can’ın hayatının bir parçası olmak, onu gözlemlemek, anlamak.
Temizlik görevlisi olarak çalışmak, Emre’ye ofislerin ve çalışanların ritmini anlama fırsatı verdi. Geceleri, herkes gittikten sonra, boş ofislerde geziniyor, masalara bakıyor, bazen yere düşen bir notu okuyordu. Kendi kendine, “Buralarda neler dönüyor?” diye soruyordu. En çok da Can’ın ofisinin bulunduğu kata dikkat ediyordu. Can, babasının şirketinde “proje geliştirme uzmanı” unvanıyla çalışıyordu, ancak Emre kısa sürede onun işe geliş gidiş saatlerinin düzensizliğini, çoğu zaman geç kaldığını, sorumluluklarını asistanına yıktığını fark etti. Bir akşam, Can’ın odasını temizlerken masasının üzerindeki dosyalardan birini fark etti. “Marmara Konut Projesi – Fizibilite Raporu” yazıyordu üzerinde. Sayfaları karıştırdı. Can’ın notları, daha doğrusu karalamaları, özensizdi. Önemli maddelerin atlandığını, bazı hesaplamaların yanlış olduğunu gördü. Emre, lise yıllarında matematik olimpiyatlarında derece almış, üniversiteye hazırlanırken ekonomi ve mühendislik konularına da merak sarmış biriydi. Raporun eksiklerini ve hatalarını anında fark etti. İçinden bir ses, “Bu adam, benim annemin ilaç parası kadar bile çalışmıyor,” diye fısıldadı.
Emre’nin içindeki çatışma büyüyordu. Bir yandan, Can’ın pervasızlığını ifşa etmek istiyor, diğer yandan da bu durumun kendisini nasıl etkileyeceğini düşünüyordu. İftira atmak değildi niyeti, sadece gerçeği ortaya çıkarmak. Bir akşam, Can’ın aceleyle masasının üzerinde unuttuğu, USB belleği fark etti. Belleği alıp bir anlığına bilgisayarına taktı. İçindeki sunum dosyalarına baktı. Marmara Konut Projesi’nin nihai sunumuydı bu. Emre, sunumu incelemeye başladı. Değerlendirmeler yüzeyseldi, önemli risk faktörleri göz ardı edilmişti. Özellikle projenin finansal fizibilitesini etkileyen, devlet teşvikleriyle ilgili bir detayın tamamen yanlış hesaplandığını gördü. Bu hata, projenin kâr oranını %15 düşürebilecek, şirkete milyonlarca liralık bir kayıp yaşatabilecek cinstendi. Can, belli ki bu ayrıntıyı atlamıştı ya da umursamamıştı.
Emre, belleği yerine koydu. Kalbi hızla çarpıyordu. Bu bilgi, elinde büyük bir kozdu. Ne yapmalıydı? Gidip Adnan Bey’e mi söylemeliydi? Hayır. Bir temizlik görevlisinin sözüne kim inanırdı ki? Üstelik bu, Can’ın babasıyla arasını açar, Emre’yi de şirketten attırırdı. Ama bu hatanın düzeltilmesi gerekiyordu. Aksi takdirde, hem şirket zarar görecek, hem de Can’ın pervasızlığı cezasız kalacaktı.
Ertesi sabah, Emre erken saatlerde işe geldi. Can’ın sunumu öğleden sonra yapılacaktı. Toplantının önemini, ofisteki hareketlilikten anlıyordu. Emre, koridorda yürürken, Adnan Bey’in kişisel asistanı Fatma Hanım’ın masasında, toplantı notlarının hazırlandığını gördü. Masasının üzerinde, bir taslak sunum kopyası duruyordu. Can’ınkiyle neredeyse aynıydı. Emre, elindeki bezi Fatma Hanım’ın masasına doğru uzatırken, göz ucuyla sunuma baktı. Aynı hata oradaydı. Fatma Hanım, bir anlık dalgınlıkla kahve almak için masadan kalktığında, Emre’nin beyninde bir şimşek çaktı. Hızlıca masanın yanına yaklaştı. Kalemiyle, sunumun o kritik sayfasındaki yanlış rakamın üzerine küçük, neredeyse görünmez bir not düştü: “*Teşvik güncel hesaplaması, lütfen kontrol edin. %X*”. Sonra, sanki hiçbir şey olmamış gibi işine devam etti. Kimsenin dikkatini çekmeden oradan uzaklaştı. İçinde hem bir korku, hem de tanımlayamadığı bir zafer hissi vardı.
Öğleden sonraki toplantı uzadı. Adnan Bey’in odasından yükselen tartışma sesleri, koridorda yankılanıyordu. Emre, koridoru temizlerken sesleri dikkatle dinledi. Belli ki, Can’ın sunumunda bir sorun çıkmıştı. Bir süre sonra, Fatma Hanım odadan çıktı, yüzü gergindi. Emre’nin yanından geçerken, “Neyse ki son anda fark ettik,” diye mırıldandığını duydu. Emre’nin kalbi sevinçle doldu. Küçük notu işe yaramıştı.
Ertesi gün, Emre’yi bir sürpriz bekliyordu. Adnan Bey’in asistanı Fatma Hanım, Emre’yi odasına çağırdı. “Emre,” dedi Fatma Hanım, gözlerinde tuhaf bir ifadeyle, “dün sabah benim masamın üzerindeki sunum kopyasına sen dokundun mu?” Emre’nin içinde bir anlık panik yükseldi. “Evet Fatma Hanım, masanızı silerken elim değmiştir, yanlış bir şey mi yaptım?” Fatma Hanım gülümsedi. “Hayır Emre, tam aksine. O sunumda önemli bir hata vardı. Biz son anda fark ettik ve düzelttik. Toplantı berbat olabilirdi. Şirket milyonlarca lira zarara uğrayabilirdi. O hatayı nasıl fark ettin, oraya o notu kim yazdı, sen miydin?” Emre, sessiz kaldı. Gözlerini kaçırdı. Fatma Hanım, Emre’nin yüzündeki o masum ifadeyi yakalamıştı. “Emre, dürüst olmanı istiyorum. Benim masamdaki o notu sen mi yazdın?” Emre, derin bir nefes aldı. “Evet Fatma Hanım. O hata, gözüme çarpmıştı. Bir temizlik görevlisinin böyle bir şeye karışması doğru mu bilemedim ama içim elvermedi. Bir sorumluluk hissettim.”
Fatma Hanım, Emre’yi şaşırtan bir hareketle, sıcak bir gülümsemeyle ona baktı. “Emre, sen üniversite okudun mu?” Emre başını salladı. “Hayır Fatma Hanım, maddi imkansızlıklar yüzünden yarım kaldı.” Fatma Hanım, yüzünde hayranlık belirten bir ifadeyle, “Bu kadar detaylı bir hatayı bir temizlik görevlisinin fark etmesi ve üstelik bu zekayla hiç de müdahale etmemeyi düşünmemesi… Sen çok yetenekli bir gençsin.” O an, Emre’nin dünyasında bir ışık yandı.
Bir hafta sonra, Emre, Fatma Hanım tarafından yeniden Adnan Bey’in odasına çağrıldı. Bu kez, Adnan Bey de odadaydı. Masasının arkasından Emre’ye dikkatle bakıyordu. “Emre,” dedi Adnan Bey, sesi ne sert ne de yumuşaktı, “o notu neden yazdığını düşündüm. Şirketin çıkarlarını korumak için mi, yoksa oğlumu zor duruma düşürmek için mi?” Emre, içindeki korkuya rağmen dimdik durdu. “Adnan Bey, ben sadece doğru olanı yaptım. Şirketinizin zarar görmesini istemedim. Ve evet, oğlunuzun pervasızlığına sessiz kalmak istemedim. Bir ay önce beni motosikletimle neredeyse öldürecekti. Umursamadı bile. Belki bu, ona biraz sorumluluk öğretir.”
Adnan Bey’in yüzündeki ifade değişti. İlk defa, karşısında sadece bir temizlik görevlisi değil, haksızlığa uğramış, zeki ve dürüst bir genç adam görüyordu. Oğlu Can’ın bu pervasızlığını ilk kez duymuyordu. Ancak Emre’nin bu kadar cesur ve dürüst bir şekilde anlatması onu etkilemişti. “Anlıyorum,” dedi Adnan Bey, başını sallayarak. “Oğlumun yaptıklarını biliyorum. Kendine biraz çeki düzen vermesi gerekiyordu. Sen, ona en büyük dersi verdin, Emre. Hem de hiç tahmin etmeyeceği bir şekilde.”
Adnan Bey derin bir nefes aldı. “Emre, sana bir teklifim var. Temizlik işini bırak. Buraya yeni mezun bir asistan arıyorduk. Sen üniversiteyi dışarıdan bitirmeye devam et, ben masraflarını karşılayacağım. Burası senin için bir okul olacak. Çalışkanlığın, zekan ve dürüstlüğünle bizimle çalışmanı istiyorum. Ama bu, Can’a karşı bir zafer değil. Bu, senin zaferin. Emre’nin zaferi.”
Emre’nin gözleri doldu. Annesinin ilaçları, gecikmiş kiralar, yarım kalmış hayalleri… Hepsi birden zihninde canlandı. Gözlerini Adnan Bey’e dikti. “Teşekkür ederim Adnan Bey,” dedi, sesi titreyerek. “Bu benim için çok şey ifade ediyor.”
Birkaç ay sonra, Emre, Adnan Bey’in şirketinde proje asistanı olarak görev yapıyordu. Eski motosikletini satıp annesi için daha iyi bir ev kiralamıştı. Üniversite kayıtları yapılmış, derslerine başlamıştı. Can ise babası tarafından yurt dışına, şirketin başka bir şubesine gönderilmişti. Kendi hatalarını, pervasızlığını ve boş vermişliğini orada, babasının gölgesinden uzakta, kendi başına öğrenmeye çalışacaktı. Emre, arada bir Can’dan gelen kısa, özür dileyen mesajları okuyordu. İçinde artık öfke yoktu. Sadece bir ders, bir hayat dersi.
Bir akşam, Emre, annesinin elini tutarak eski mahallesindeki parka oturdu. Yokuş aşağı inen hayatı, şimdi tırmanmaya başlamıştı. Şehrin ışıkları önlerinde parıldarken, Emre, zenginliğin sadece parayla olmadığını, asıl zenginliğin dürüstlük, azim ve insanlık olduğunu anlamıştı. Yokuş yukarı tırmanırken, karşısına çıkan zorlukları aşmanın, kendine bir yol çizmenin, hayata tutunmanın asıl mücadelesi olduğunu biliyordu. Ve bu mücadelede, en büyük gücü, kendi içindeki sessiz direniş ve azmi olmuştu. Başkalarının yıkımı üzerine kurulu bir zafer değil, kendi değerleri üzerine inşa edilmiş, onurlu bir yükselişti bu. Artık kimsenin pervasızlığının kendi yolunu kesmesine izin vermeyecekti. Hikayesi, bir zamanlar pervasızca hayatına çarpan o kara aracın aksine, sessiz ama kararlı bir yükselişti.
