Yasak aşk

Yitirilmiş Cennet

8 dakikalık okuma · 1364 kelime

Elif, masanın öbür ucunda oturan Levent’e baktığında, içinden yükselen garip, yakıcı hissi yine bastırmaya çalıştı. Mutfaktan yükselen kahkahalar, annesinin titemez sesi, babasının kadeh tokuşturmaları… Her şey olağan akışında devam ederken, onun için zaman bambaşka bir boyutta donup kalmıştı. Levent, babasının en yakın arkadaşı, kendisinin ise çocukluğundan beri “Levent Amca” dediği, her zaman örnek aldığı, vakur duruşlu, bilge adam. Şimdi ise onun kahverengi gözlerinde, sıradan bir aile yemeği konuşmasının ötesinde bir parıltı yakalıyor, ruhunun derinliklerinde yanan ateşi görmüş gibi hissediyordu. Bu bakışlar, kalabalık sofranın gürültüsünde bile kulak tırmalayan bir çığlık gibiydi.

Otuz iki yaşındaydı Elif. Boşanmış, akademik kariyerine odaklanmış, kendi ayakları üzerinde duran, güçlü bir kadın imajı çiziyordu. Ancak Levent’le göz göze geldiği anlarda bu imaj paramparça oluyor, içindeki küçük, ürkek kız çocuğu yeniden ortaya çıkıyordu. Levent ise kırk dokuz yaşındaydı. Yıllarca birlikte çalıştığı, başarılı bir mimardı. Sakin, babacan tavırları herkesçe sevilir, eşi Deniz Hanım’la olan kırk yıllık evliliği de çevresinde daima imrenilen bir tablo çizerdi. Ama Elif, son birkaç aydır bu tablonun altındaki çatlakları görüyordu. Ya da görmek istiyordu.

Her şey, bir üniversite projesi için Levent’in mimarlık ofisinden danışmanlık almaya karar vermesiyle başladı. Başlangıçta tamamen profesyonel, mesafeli bir ilişkiydi. Ortak paydaları, mimariye olan tutkuları, felsefi tartışmaları onları hızla birbirine yaklaştırdı. Ofiste geç saatlere kadar süren toplantılar, kahve eşliğinde yapılan sohbetler, bir süre sonra Elif’in gününün en beklenen anları haline gelmişti. Levent’in kendine özgü, hafif boğuk sesiyle yaptığı espriler, gözlerinin kenarındaki çizgiler, düşündüklerini anlatan mimikleri… Elif kendini bunlara kapılırken buluyordu.

Bir akşam, şiddetli bir yağmur İstanbul’u etkisi altına almıştı. Ofisteki son rötuşları yapıyorlardı. Şehir dışından gelen önemli bir müşteriye sunumları vardı ve yetişmesi gerekiyordu. Levent, Elif’in bitmek tükenmek bilmeyen enerjisine hayranlıkla bakıyordu. “Senin yaşındaki birine ayak uydurmak zor,” diye mırıldandı, kahvesinden bir yudum alırken. Elif gülümsedi. “Siz de hiç yaşlanmıyorsunuz Levent Amca.” Levent’in yüzündeki gülümseme soldu. “Amca mı?” sesi sanki kırılmıştı. Elif duraksadı, bir anlık sessizlik ofisi kapladı. Dışarıdaki yağmurun sesi bile anlamsızlaşmıştı. Levent yavaşça sandalyeden kalktı, Elif’in yanına geldi. Eli, masanın üzerindeki Elif’in eline doğru uzandı, parmakları usulca Elif’in eline dokundu. Elektrik akımı gibi bir his, Elif’in kolundan tüm bedenine yayıldı. Levent’in bakışları, bir denizin dibini arayan puslu bir fener gibi Elif’in gözlerinde dolandı. “Bana Levent de Elif,” diye fısıldadı. “Sadece Levent.” O an, Elif’in yıllardır inşa ettiği tüm duvarlar, kurduğu tüm mantık kaleleri yıkıldı. Başını salladı, gözlerini ondan ayırmadan. Levent’in eli, Elif’in elini sıkıca kavradı. Ve sonra, ne olduğunu anlamadan, Levent’in yüzü Elif’inkine yaklaştı, dudakları titrek bir dokunuşla Elif’in dudaklarına değdi. Yağmur, şiddetini artırmıştı.

İlk öpücük, her şeyi değiştirdi. Ardından gelen pişmanlık ve korku, ilk başta duyulan o yoğun arzu kadar gerçekti. Ama geri dönüş yoktu. Gizli buluşmalar başladı. Bazen şehrin ücra bir köşesindeki küçük bir kafede, bazen Levent’in kiraladığı günlük bir stüdyo dairede, bazen de ofisin geç saatlerinde, kapıları kilitledikten sonra. Her bir buluşma, çalınmış bir hazine gibiydi. Her bir dokunuş, her bir fısıltı, hem cenneti hem de cehennemi aynı anda yaşatıyordu.

Elif, hayatında hiç bu kadar derin, bu kadar yakıcı bir tutku hissetmemişti. Levent, onun ruhuna, zihnine, bedenine işlemişti. Onu anlayan, dinleyen, ona kendini özel hissettiren, gençliğinin tüm kaybolmuşluğunu gideren bir sığınak olmuştu. Levent ise Elif’te gençliğini, kaybettiği tutkuyu ve hayata karşı duyduğu heyecanı yeniden bulmuştu. Deniz’le olan evliliği, yıllar içinde sessiz bir limana dönüşmüştü. Sevgi ve saygı vardı, ama aşkın o deli rüzgarı çoktan durulmuştu. Elif, o rüzgardı.

Ancak bu gizli ilişki, her ikisi için de ağır bir yüktü. Levent’in yüzündeki yorgunluk, Elif’in ruhundaki çatışma her geçen gün daha da belirginleşiyordu. Yalanlar, uydurulan bahaneler, kaçamak bakışlar… Özellikle aile yemeklerinde, Levent’in babası Ahmet’le olan dostluğunu, Levent’in Deniz’e olan şefkatli tavırlarını gördükçe Elif’in içi kan ağlıyordu. Babası Levent’i anlatırken, “Levent, tam bir beyefendidir. Bir ömür Deniz’e adadı kendini. Vefalıdır, düzgündür,” dediğinde, Elif’in kalbi sıkışıyordu. Bu sözler, onun vicdanında bir hançer gibiydi.

Deniz Hanım’ın endişeli bakışları, bazen Elif’in üzerine düşüyor gibi geliyordu. Bir gün, Elif’in ofisinde unuttuğu şalı, Levent’in arabasında bulmuştu. “Bu Elif’in mi Levent? Ofiste mi unuttun?” diye sormuştu masumca. Levent’in yüzü bembeyaz kesilmiş, aceleyle “Evet, bir toplantıdan sonra kalmış olmalı,” diye kekelemişti. Elif, bu anları düşündükçe korkudan donup kalıyordu. Yakalanma korkusu, aşklarının üzerine çöken kara bir bulut gibiydi.

Bir cuma akşamı, Levent’le her zaman buluştukları küçük stüdyo dairedeydiler. Mum ışıkları, hafif bir müzik, dışarıda yağan ince yağmur… Her şey mükemmel gibiydi, ama ikisinin de ruhunda bir hüzün vardı. Levent, Elif’in saçlarını okşarken derin bir iç çekti. “Ne olacak Elif?” diye sordu. Sesi çaresizdi. Elif ona baktı, gözleri doluydu. “Bilmiyorum Levent. Bu beni öldürüyor. Senin babamla olan dostluğun, Deniz Hanım’ın bana olan iyi niyetli tavırları… Gözlerinin içine baka baka yalan söylemek… Artık taşıyamıyorum.” Levent, onu kendine çekti, sarıldı. Kalp atışları o kadar hızlıydı ki, Elif kendi kalbinin mi, onun kalbinin mi bu kadar deli attığını ayırt edemiyordu.

Tam o sırada, Levent’in telefonu çaldı. Ekranda “Deniz” yazısını gördüler. Levent, donup kaldı. Elif, nefesini tutmuştu. Levent, yavaşça telefonu açtı, sesi titriyordu. “Alo canım… Evet, evet, işim yeni bitti sayılır. Birazdan çıkacağım… Ne oldu?… İyi misin?” Elif, Levent’in yüzündeki paniği gördü. Deniz’in sesini duyamıyordu ama Levent’in her “iyi misin” deyişinde, Elif’in içindeki endişe büyüyordu. Levent, telefonu kapattığında, Elif’e baktı. “Deniz, kendini iyi hissetmiyormuş. Tansiyonu düşmüş, başı dönüyormuş. Hemen gitmeliyim.”

O gece, ikisi de bunun bir dönüm noktası olduğunu anladı. Aşkları, etraflarındaki hayatları, insanları paramparça etme potansiyeli taşıyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, stüdyo dairenin kapısını sessizce kapattılar. Gözlerinde yaşlar, kalplerinde tarifsiz bir acıyla veda ettiler. “Bunu yapamayız Elif,” dedi Levent, sesi kısık ve acı doluydu. “Herkesi mahvederiz. Seni, beni, Deniz’i, babanı…” Elif sadece başını salladı. Konuşmaya gücü yoktu. O an, ikisi de bildikleri o yitik cennetin kapılarından sonsuza dek kovulmuştu.

Sonraki aylar, Elif için bir cehennem azabıydı. Levent’ten uzak durdu, aramalarına, mesajlarına cevap vermedi. Kendini işine gömdü, kaçtı, uzaklaştı. Kalbi boş bir enkaz gibiydi. Levent’in gözlerindeki o sıcak parıltının yokluğu, en sevdiği melodinin aniden kesilmesi gibiydi. Yalnızlık, acımasız pençeleriyle onu sıkıyordu.

Birkaç ay sonra, baharın ilk günleriydi. Elif, bir arkadaşının düğünü için alışveriş yaparken, tesadüfen bir hastanenin koridorunda Deniz Hanım’ı gördü. Yüzü solgundu, saçları seyrekleşmişti ve her zamankinden çok daha zayıf görünüyordu. Gözlerinin altı çökmüştü, bitkin bir ifade vardı yüzünde. Elif, şaşkınlıkla dondu kaldı. İçinden bir ses ona yaklaşmasını söylese de, aralarındaki görünmez duvar o kadar kalındı ki, sadece uzaktan izleyebildi. Deniz Hanım, koridorun sonunda bir banka oturdu, elinde bir kağıt, gözleri boşluğa dalmıştı. Elif’in kalbi, sebepsiz bir sıkıntıyla sıkıştı.

O akşam, babası Ahmet’le yemek yerken, Elif cesaretini topladı. “Baba, geçen gün Deniz Hanım’ı hastanede gördüm. Pek iyi görünmüyordu. Bir rahatsızlığı mı var?” Ahmet’in yüzündeki neşeli ifade bir anda silindi. Çatalını tabağına bıraktı, derin bir nefes aldı. “Ah be kızım… Levent’in bunca zaman senden de benden de sakladığı bir sırrı var.”

Elif’in kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Levent’in ne sırrı olabilirdi ki? Başka bir ilişkisi mi vardı? Belki de her şey sadece bir aldatmacaydı.
Ahmet devam etti, sesi hüzünlüydü. “Deniz yıllardır gizlice kanserle mücadele ediyor. İlk başta kötü huyluydu, tedaviyle düzelmişti derken, geçen sene tekrar nüksetti. Hem de eskisinden daha ağır bir şekilde. Levent, Deniz’i üzmemek, kimseye yük olmamak için kimseye söylemedi. Sadece birkaç doktor ve en yakın aileden bir iki kişi biliyor. Ben de geçen ay öğrendim tesadüfen. Levent, Deniz’in her randevusunda yanında oluyor, her tedavisinde onunla beraber savaşıyor. Gece gündüz onun için uğraşıyor. İşini bile ikinci plana attı sayılır. Deniz’i kaybetme korkusuyla yaşıyor.”

Elif’in dünyası başına yıkıldı. Boğazına bir yumru oturdu, nefes alamıyordu. Levent’in son aylardaki yorgunluğu, gözlerindeki o bitkin ifade, hatta kendisiyle olan ilişkisindeki o çaresizlik… Hepsi şimdi anlam kazanmıştı. Bu adam, eşinin ölümcül hastalığıyla sessizce savaşırken, bir yandan da Elif’e olan yasak arzusunun girdabında savrulmuştu. Elif, hissettiği acının yanında tarifsiz bir utanç ve suçlulukla doldu. O kendi yasak cennetinde kendini acıların kraliçesi sanarken, Levent bir başkasının cehenneminde yanıyordu. Ve o, bu cehennemin ortasında bir soluk, bir kaçış, kısa süreli bir ışık aramıştı.

Şimdi her şey farklıydı. Levent’e duyduğu aşk, bambaşka bir boyuta geçmişti. Pişmanlık, şefkat ve koca bir vicdan azabı. O gece, yatağına uzandığında, tavana bakarken gözlerinden yaşlar süzüldü. Levent’in Deniz’e olan sadakati, sorumluluğu ve acısı, kendi yasak aşkının gölgesinde ne kadar da derindi. Belki de Levent’in Elif’le yaşadığı o kısa süreli kaçamak, sadece bir insanın taşıyabileceğinden daha fazla yük taşıyan bir ruhun çığlığıydı. Elif, asla geri dönmeyecek olan o yitik cennetin kapılarını bir kez daha zihninde kapattı. Ama bu sefer, ardında sadece kendi acısı değil, bilmeden sebep olduğu, içinde yandığı devasa bir ateşin izi vardı. Ve bu iz, onunla bir ömür yaşayacaktı.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık