Aile Dramı

Yitirilen Renkler, Yeniden Pişen Hayatlar

8 dakikalık okuma · 1275 kelime

Demir Aksoy, altmışlı yaşlarının eşiğinde, İstanbul silüetine damgasını vurmuş onlarca yapının altında imzası olan bir mimardı. Ofisinin panoramik Boğaz manzarasını izlerken elindeki viski kadehini çeviriyor, camdaki yansımasından geçen hayatı seyrediyordu. Başarılıydı, hatta çok başarılı. Ama o başarı, yirmi beş yıl önce arkasında bıraktığı, paramparça ettiği bir hayatın enkazı üzerine kuruluydu. Çocukluğundan beri peşinden koştuğu hayallerine kavuşmuştu, evet. Ama bu hayallerin bedeli, kızı Defne’nin gözlerindeki pırıltıyı ve eşi Ayşe’nin sıcaklığını kaybetmek olmuştu. Yalnızdı. Koskoca şehrin orta yerinde, devasa bir heykel gibi, kendi yonttuğu yalnızlığın içinde donmuştu.

Telefonu, masanın üzerindeki minimalist mermer plakanın üzerinde titredi. Ekranda “Defne” yazısını görünce, Demir’in kalbi alışılmadık bir hızla atmaya başladı. Defne, onu özel günlerde, uzaktan bir görev bilinciyle arardı; annesinin doğum günü, bayramlar… Ama bu numara, bu saatte, bambaşka bir şeylerin habercisiydi. Soğuk bir el, midesini kavramıştı sanki.

“Alo?” Sesi beklenenden daha titrek çıkmıştı.

“Baba,” Defne’nin sesi telefonda boğuk ve bitkin geliyordu. “Annem… annem hastanede.”

O anda Boğaz’ın pırıltısı, şehrin uğultusu silindi. Geriye sadece Defne’nin hıçkırıkları ve yılların tortusuyla ağırlaşmış vicdan azabı kaldı. Ayşe, Bursa’da yaşadığı küçük kasabada, sessiz sedasız öğretmenlikten emekli olmuş, kendi halinde bir hayat sürüyordu. Demir, Ayşe’yi terk ettiğinde Defne henüz yedi yaşındaydı. Mimarlıkta yükselme tutkusu, küçük bir kasabanın dar kalıplarına sığmak istemeyişi, o dönemin gözü kara gençliğini esir almıştı. Ayşe’nin tüm yalvarışlarına, Defne’nin küçücük elleriyle tutunuşuna rağmen İstanbul’a gelmişti. Hiç arkasına bakmadan… Ya da öyle sandırmıştı kendini. Şimdi o geçmiş, buzdağının su üstündeki ucu gibi, Ayşe’nin hastalığıyla yeniden yüzeye çıkıyordu.

Ayşe’nin durumu ciddiydi. Nadir görülen bir kalp rahatsızlığı, acil ve riskli bir operasyon gerektiriyordu. Doktorlar, ameliyatın İstanbul’da, iyi bir uzman tarafından yapılması gerektiğini söylemişlerdi. Demir, tek kuruşunu bile düşünmeden, en iyi hastaneyi, en iyi doktoru ayarladı. Ayşe, ambulansla İstanbul’a getirildiğinde, Demir onu hastane girişinde bekliyordu. Ayşe, sedyede yorgun ve solgun yatarken, gözleri Demir’in gözleriyle buluştu. Yılların ayrılığına rağmen, bakışlarında hala o tanıdık hüzün vardı. Ama öfke yoktu. Sadece derin bir yorgunluk…

Defne, annesinin sedyesinin yanında, Demir’i gördüğünde yüzündeki hüzün bir anda sert bir ifadeye dönüştü. Gözleri, paslı bir bıçak gibi Demir’in yüreğine saplandı. “Neden geldin?” sesi boğuktu. “Bunca yıldan sonra neden şimdi?”

Demir, o an hiçbir şey söyleyemedi. Ne diyebilirdi ki? “Pişmanım,” mi? Yeterli miydi bu kelime, yakılan bir hayatın küllerini toplamaya?

Ameliyat günlerce sürdü. Demir ve Defne, hastane koridorlarında, gergin bekleyişin ortak paydasında yan yana durmak zorunda kaldılar. Defne, Demir’in tüm konuşma girişimlerini buz gibi bir sessizlikle savuşturuyordu. Bazen annesinin odasından çıkıp, koridorun sonunda, camdan dışarıyı seyreden Demir’e arkadan bakakalır, babasında yabancı bir adam görmenin acısıyla karışık bir hüzün hissederdi. Bu adam, o küçük kızın zihnindeki gölge baba figürü değildi. Saçları ağarmış, yüzünde derin çizgiler belirmiş, yorgun bir adamdı o.

Bir gece, Ayşe’nin durumu stabil hale geldikten sonra, Defne bitkin bir şekilde hastane kafeteryasında kahve içerken, Demir gelip yanına oturdu. “Uyumuyor musun?” diye sordu kısık bir sesle.

Defne omuz silkti. “Siz uyuyor musunuz?”

Demir iç çekti. “Uzun zamandır böyle uyumuyorum.”

Sessizlik oldu. Defne, fincanını karıştırırken aklından binbir anı geçiyordu. İlkokul müsamerelerinde babasızlığıyla dalga geçilen günler, “Babalar Günü”nde el yapımı kartları annesine veren utanç dolu anlar. “Babam gelecek,” diye kandırıldığı her sözün boş çıkışı…

“Biliyorum,” dedi Demir, sanki Defne’nin zihnini okumuş gibi. “Ne söylesem boş. Haklısın. Beceremedim. Aptal bir hırsın peşinden koşarken, en değerli hazinemi arkamda bıraktım.” Sesi titremişti. “Senin… senin büyüdüğünü hiç göremedim. İlk adımını, ilk kelimeni, okulda kazandığın ilk başarıyı… Hiçbirini göremedim. Ve bunun için kendimi asla affetmeyeceğim.”

Defne’nin gözleri doldu. “Sadece siz mi kaybettiniz?” diye fısıldadı. “Ben de kaybettim. Bir babam olacaktı, o da yoktu. Benim doğum günlerimde pasta kesen, karnemi imzalayan, bisiklete binmeyi öğreten bir babam olabilirdi.” Gözyaşları yanaklarından süzülmeye başladı. “Biliyor musunuz, bazen annemle sizin eski fotoğraflarınıza bakardım. Çok mutlu görünüyordunuz. Sonra o fotoğrafları saklardım. Çünkü biliyordum ki, o adam gitmişti.”

Demir, Defne’nin gözyaşlarına dayanamadı. Elini uzatıp kızının elini tutmak istedi ama çekingen davrandı. “O adam gitmedi Defne. O adam, kendisini bir kafese hapsetti. O kafesten şimdi çıkmaya çalışıyor. Ben o fotoğraflardaki adamdan çok farklıyım şimdi. Daha yorgun, daha pişman… ama belki daha gerçekçi.”

Ayşe’nin iyileşme süreci yavaş ilerliyordu. Hastaneden taburcu olduktan sonra, doktorlar uzun süre gözetim altında tutulması ve özel bakım alması gerektiğini söylediler. Demir, hiç düşünmeden, annesi için İstanbul’da, Defne’nin atölyesine yakın, bahçeli şirin bir daire kiraladı. Bir de hemşire tuttu. Defne, bu durum karşısında çaresizce boyun eğdi. Demir’in annesine gösterdiği özen, içindeki katı buz kalıbında minik çatlaklar oluşturuyordu.

Günler, haftalar geçti. Defne, annesini her gün ziyaret ediyor, Demir’le de ister istemez sık sık karşılaşıyordu. Demir, Defne’nin seramik atölyesine de uğruyordu bazen. Defne, üniversitede seramik okumuş, kendi atölyesini kurmuş, küçük ama tutkulu işler üreten bir sanatçıydı. İlk başlarda atölyeye girdiğinde Defne’nin yüzünde oluşan gerginlik, zamanla azalmaya başlamıştı. Demir, Defne’nin eserlerini incelerken, gözlerinde hayranlık vardı. Özellikle, kırık parçaları ustaca birleştirerek yeniden hayat verdiği “Kintsugi” tekniğiyle yaptığı çalışmaları çok beğeniyordu.

Bir akşam, annesini ziyaret ettikten sonra Defne, Demir’le birlikte evin salonunda oturuyordu. Bir anlık sessizliği, Demir’in sesi böldü. “Atölyeni nasıl finanse ediyorsun Defne?” diye sordu. “Biliyorum, sanatçılar için bu her zaman zorlayıcıdır.”

Defne omuz silkti. “Küçük işler yapıyorum, siparişler alıyorum. Bir de… bir sanat fonundan burs alıyorum yıllardır. Bir hayırsever destekliyor genç sanatçıları. Sağ olsun, sayesinde nefes alıyorum.”

Demir, gülümsedi. Tuhaf, buruk bir gülümsemeydi bu. “Öyle mi? Çok güzel.”

Defne şaşırmıştı. Babası, onun sanatıyla ilgili bu kadar detaylı bir şey sorduğunda bile şaşırıyordu. “Neden sordunuz?”

“Hiç,” dedi Demir, gözlerini Defne’den kaçırarak. “Sadece… merak ettim. Gurur duyuyorum seninle Defne. Kendi yolunu bulmuşsun. Tıpkı benim gibi, kendi hayallerinin peşinden koşmuşsun. Keşke… keşke ben de senin yaşında benim kadar cesur olabilseydim.”

Defne, babasının bu içten itirafı karşısında ne diyeceğini bilemedi. Gözlerini babasının elindeki eski bir derginin kapağına çevirdi. Dergide, gençlik yıllarından kalma, babasının bir projesi vardı.

Günler, sanki yılların açığını kapatmak istercesine akıp gitti. Ayşe’nin sağlığı giderek iyiye gidiyordu. Defne, annesiyle ve babasıyla geçirdiği zamanlarda, babasının sessiz, pişman ve değişmiş bir adam olduğunu fark etmeye başlamıştı. Artık eski Demir değildi o. Hırsı değil, pişmanlıkları ve yaşanmışlıkları vardı gözlerinde.

Bir öğleden sonra, Defne, atölyesinde yeni bir iş üzerinde çalışırken, Demir içeri girdi. Elinde, annesinin bahçesinden topladığı taze gelincikler vardı. Vazoya koyup masaya bıraktı. “Çok güzel kokuyorlar,” dedi Defne.

Demir, Defne’nin son bitirdiği esere baktı. Bu, büyük, karmaşık bir heykeldi. Kırık bir vazonun parçalarından yeniden hayat bulan, altın çizgilerle birleşmiş, görkemli bir kuş figürüydü. Kuşun kanatlarından biri hafifçe kırıktı, ama altın rengi bir dolguyla birleştirilmişti.

“Bu çok özel,” dedi Demir, hayranlıkla. “Kırık ama daha güçlü, daha anlamlı.”

Defne, tebessüm etti. “Hayatta bazı şeyler kırılmak zorunda kalır ki, yeniden birleştiğinde daha sağlam olsunlar. Ya da daha güzel.” Eliyle kuşa dokundu. “Bu, benim için bir başlangıç, baba.”

Demir’in gözleri doldu. Defne, uzun zaman sonra ona “baba” demişti. Bu kelime, tüm yılların buzunu kırmıştı sanki. İçindeki fırtına dinmiş, yerini huzurlu bir denize bırakmıştı.

“Defne,” dedi Demir, sesi titreyerek. “Sana bir şey söylemem gerekiyor.” Çekindi, derin bir nefes aldı. “O burs… genç sanatçılara verilen o burs… Ben o fonun kurucusuyum. Yıllardır anonim kalmayı tercih ettim. Senin eserlerinle ilk kez o fondaki başvurulardan birinde karşılaştım. O zaman senin olduğunu bilmiyordum. Ama sonra, adını gördüğümde… Senin olduğunu anladığımda, gurur duydum. Ve bir şekilde… uzaktan da olsa seninle bağlantı kurabildiğimi hissettim.”

Defne şaşkınlıkla Demir’e baktı. Gözleri dolmuştu. Yıllardır ona uzanan, görünmez bir elin, babasının eli olduğunu bilmek… Boğazı düğümlenmişti.

“Neden?” diye fısıldadı. “Neden söylemedin?”

Demir, elini uzatıp kızının omzuna koydu. “Korktum. Kabul etmeyeceğinden korktum. Ayrıca bu, geçmişteki hatalarımı telafi etmek için değildi. Sadece… sana uzaktan bakabilmek, senin başarılarını görebilmek, benim için yeterliydi. Sana bir parça da olsa destek olabilmek…” Durdu. “Benim de bir başlangıç yapmam gerekiyordu Defne. Senin gibi, kırıklarımı altınla birleştirmem gerekiyordu.”

Defne, gözyaşları içinde babasına sarıldı. Bu sarılış, yirmi beş yılın özlemi, pişmanlığı ve affedişiydi. Bir baba kızın, birbirlerini ilk kez gerçekten kucakladığı andı. Kırık kuşun kanadı, belki de o an, hem Defne’nin hem de Demir’in kalbinde tamir edilmişti. Hayat, onlara ikinci bir şans vermişti. Bu kez, o şansı ellerinde tutmaya kararlılardı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top