Aile Draması

Yitirilen Baharların Kokusuz Çiçeği

8 dakikalık okuma · 1450 kelime

Ayşe, mutfak penceresinden sokağı seyrederken, demli çayının buharı gözlüğünü buğulandırmış, ama asıl bulanıklık içinde boğulduğu düşüncelerdeydi. Sabahın erken saatleriydi. Güneş henüz tam olarak kendini göstermemiş, sokağın taşlarına vuran solgun ışık, eski ahşap evlerin cumbalarında hüzünlü bir gölge oyunu yaratıyordu. Elleri, yılların alışkanlığıyla taze maydanozları doğramaya devam ediyordu ama zihni çok uzaklara, belki de yirmi beş yıl öncesine gitmişti. Herkes onu metanetli, fedakar, sükunetle yaşamına devam eden bir kadın olarak tanırdı. Ama kimse, o metanetin arkasında kaç baharın yitip gittiğini, kaç çiçeğin kokusuz kaldığını bilemezdi.

Bu evin kokusu, Ayşe’nin ruhuna işlemişti. Eskimiş ahşap kokusu, annesi Emine Hanım’ın pişirdiği tarçınlı kurabiyelerin buğusu, yılların birikmiş hatıralarının tozları… Her köşede bir anı, her gıcırtıda bir geçmiş saklıydı. Ayşe, kırk sekiz yaşındaydı ve hayatının büyük bir bölümünü bu duvarlar arasında, annesine ve kız kardeşi Elif’e adayan görünmez bir el gibi yaşamıştı. Elif ise, tam tersine, hayatı avuçlarının içinde tutmuş, her fırsatı değerlendirmiş, parlamış ve yükselmişti. Güzel bir evlilik, başarılı bir mimarlık kariyeri, yurtdışı seyahatleri… Ayşe, Elif’in fotoğraf karelerindeki neşeli gülüşlerini her gördüğünde, içinde bir yerlerin acıdığını hissederdi. Bu acı, kıskançlıktan ziyade, yitirilmiş bir benliğin, hiç yaşanamamış bir hayatın yankısıydı.

Telefon çaldı. Ekranda Elif’in fotoğrafını görünce, Ayşe’nin kalbi her zamankinden farklı çarptı. Bir süredir Elif’in sesindeki o coşkulu ton, Ayşe’nin içindeki huzursuzluğu daha da artırıyordu.
“Abla! Nasılsın? Annem nasıl?” Elif’in sesi her zamanki gibi enerji doluydu.
“İyiyiz canım, sen nasılsın? Can nasıl?” Ayşe’nin sesi her zamanki gibi sakin, hatta biraz yorgundu.
“Harikayız abla! Hatta harikadan bile öteyiz! Sana müthiş bir haberimiz var!”
Ayşe, boğazına oturan yumruyu yutkunarak dinledi. Sanki ne söyleyeceğini biliyor gibiydi, bu yüzden kalbi hızla çarpıyordu.
“Can’a Kanada’dan bir iş teklifi geldi! Hayatımızın fırsatı! Orada bir proje yönetecek, biz de taşınıyoruz! Hatta Can benim için bile bağlantılar kurdu bile, harika bir mimarlık ofisiyle görüşmelerim başladı!”
Sözler döküldükçe, Ayşe’nin elindeki maydanoz bıçağı yavaşladı. Gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçen anılar, nefes almasını zorlaştırıyordu. Kanada… Uzak bir diyar… Kendi hayallerinde canlandırdığı ama hiç ulaşamadığı bir dünya.
“Ne kadar güzel Elif’ciğim,” dedi sesi titreyerek.
“Güzelden de öte abla! Ama sana asıl sürprizi sona sakladım. Biliyorsun, ev zaten çok büyük, annemin de bakıma ihtiyacı var. Burayı da satıp, hem annemizin ihtiyaçlarını karşılayacak bir yatırım yaparız, hem de bizim için güzel bir başlangıç olur. Can’la konuştuk, Kanada’daki evimizin peşinatı için de çok işimize yarar. Senin de payın var tabii, onu da konuşuruz. Ne dersin?”

Bu teklif, Ayşe için bir darbeydi. Ev satılacak mıydı? Bu ev, onun için sadece dört duvar değildi. Bu ev, babasının anısıydı, annesinin sığınağıydı, Elif’in çocukluğuydu. Ve en önemlisi, Ayşe’nin kendi hayatından vazgeçtiği yeminli bir mezardı.
“Elif, hemen öyle karar verme… Annenin burada kurulu bir düzeni var. Benim işim burada. Ne yapacağız? Ben tek başıma annene bakmakta zorlanırım.” Sesi istemsizce yükselmişti.
“Abla, zaten artık bakıcı tutarız, ya da daha küçük, bakımı kolay bir yere taşınırız. Ben zaten sana düzenli olarak para yollayacağım. Hatta sen de benimle gelmek istersen, orada sana bir iş ayarlayabiliriz.”
Ayşe acıyla gülümsedi. Oraya gidip ne yapacaktı? Elif’in gölgesinde, onun başarılarının yansıması olarak mı yaşayacaktı?

Telefonu kapattıktan sonra, Ayşe’nin zihni darmadağın oldu. Yirmi beş yıl önceydi. Babası aniden kalp krizi geçirip vefat ettiğinde, her şey bir anda tepe taklak olmuştu. Küçük bir memur emeklisi olan babasının vefatıyla, aile bir anda maddi sıkıntıların pençesine düşmüştü. Elif liseden yeni mezun olmuş, hayalleri, üniversiteye gitme arzusu gözlerinde parlıyordu. Ayşe ise yirmi üç yaşındaydı. Yetenekli bir ressam olmak istiyordu. Güzel Sanatlar Akademisi’ni burslu kazanmış, hatta bir profesör, Avrupa’da bir atölye çalışması için onu önermişti. Hayatının dönüm noktasıydı bu. Ama babasının vefatı… Annelerinin hastalığı… Ve Elif’in o umut dolu gözleri…

Bir akşam, annesi Emine Hanım, gözleri şişmiş bir halde mutfakta otururken, Ayşe’nin yanına gelmişti. “Kızım, Elif’in hayallerini yıkmayalım. O çok zeki, okumalı. Benim durumum ortada… Ne yaparız Ayşe’m?”
Ayşe o gece uyuyamamıştı. Tüm gece düşündü. Elif’in üniversite harçları, evin geçimi, annesinin ilaçları… Ve kendi hayalleri… O zamanlar sevdiği, evlenmeyi düşündüğü genç adam, Mustafa, ona “Gel beraber gidelim,” demişti. Ama Ayşe gidememişti. Bile isteye, kendi elleriyle boğmuştu hayallerini. Bursu reddetmiş, Mustafa’ya “Olmaz,” demişti. Birkaç ay sonra, en yakın arkadaşının aracılığıyla bir devlet dairesinde memuriyete başlamıştı. Ortalama bir hayat, garanti bir maaş. Elif üniversiteyi bitirdi, yüksek lisans yaptı, iş hayatına atıldı, evlendi… Ayşe ise bu evde kalıp, annesine bakmaya, eve destek olmaya devam etti. Kendi hayatının baharını feda etmişti, kız kardeşinin çiçek açması için.

Günler, haftaları kovaladı. Elif’in Kanada’ya gitme planları netleşmeye başladı. Evin satışı konusu, her konuşmada daha da can yakıcı hale geliyordu. Ayşe, annesine durumu anlatmaya çalıştı ama Emine Hanım’ın artık hafızası eskisi gibi değildi. Bazı günler her şeyi hatırlıyor, bazı günler ise geçmişin sisli perdeleri ardına saklanıyordu. Elif, her ziyaretinde konuyu açıyor, “Abla, evin değerini biliyor musun? Harika bir yatırım olur,” diyordu. Ayşe ise her seferinde farklı bir bahaneyle konuyu kapatıyordu. İçinde biriken öfke, bir volkan gibi kaynamaya başlamıştı.

Bir hafta sonu, Elif ve Can, annelerini ve Ayşe’yi ziyarete geldi. Evin geleceği hakkında konuşmak için oturmuşlardı. Elif, heyecanla Kanada’daki evlerin fotoğraflarını gösteriyor, Can ise yatırım planlarını anlatıyordu. Ayşe, onların bu pervasız mutluluğuna daha fazla dayanamadı.
“Yeter!” dedi, sesi salonun yüksek tavanlarında yankılanarak. Hepsi şaşkınlıkla ona döndü. “Ne satması? Neyi satıyorsunuz siz? Bu ev, sadece dört duvar mı sizin için?”
Elif şaşkınlıkla kaşlarını çattı. “Abla, ne oldu sana? Çok mu yoruldun annemle? Dinlen biraz. Zaten sana yardım etmek için yapıyoruz bunları.”
“Yardım mı?” Ayşe hıçkırarak güldü. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı. “Siz bana yardım mı ediyorsunuz? Siz benim hayatımı çalıyorsunuz, yıllardır çaldığınız gibi!”
Emine Hanım, koltuğunda sessizce oturmuş, sanki yabancı bir dili dinliyormuş gibi etrafa bakınıyordu.
“Abla, saçmalıyorsun. Ne demek bu? Kim kimin hayatını çalmış?” Elif’in sesi hem şaşkın hem de sinirliydi.
Ayşe, ayağa kalktı. Gözleri yaşlarla doluydu ama aynı zamanda yirmi beş yıldır sakladığı tüm acıyı dışarı vurmaya kararlı bir ışıkla parlıyordu.
“Hatırlıyor musun Elif, babam öldüğünde, senin üniversiteye gitme hayallerin vardı? Benim de vardı… Benim de hayallerim vardı!”
Elif, şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. “Evet, ama sen zaten akademiyi kazandın. Sonra vazgeçtin…”
“Vazgeçtim mi? Kimin için vazgeçtim sanıyorsun Elif? Senin için! Annem için! Ben bursumu reddettim, Avrupa’ya gitmedim, Mustafa’yla evlenmedim! O devlet dairesinde sıkıcı bir memur oldum, sırf sen okuyabilesin, sırf annemin ilaçları ödenebilsin diye! Bu evin elektriği kesilmesin diye! Sen güzel okullarda okurken, ben her ayın sonunu nasıl getireceğimi düşünüyordum! Sen mimarlık ofislerinde parlar, yurt dışına giderken, ben annemin altını değiştirmekle, faturaları ödemekle, bu evi ayakta tutmakla geçti ömrüm! Bu ev, benim mezarım! Benim yaşanmamış gençliğim! Şimdi gelip, ‘Satalım,’ diyorsun! Utanmıyor musun?”

Salonun içinde derin bir sessizlik çöktü. Elif’in yüzündeki şaşkınlık, yerini solgun bir dehşete bırakmıştı. Hiçbir şey demeden, sadece Ayşe’ye bakıyordu. Gözleri dolmuştu. Can da durumu anlamış, sessizce karısının elini tutmuştu.
Emine Hanım ise, bu kargaşanın ortasında, yavaşça yerinden doğruldu. Ayşe ve Elif’e doğru bakarken, gözlerinde yaşlılığın sisli perdesi aralanmış, berrak bir hüzün belirmişti.
“Biliyordum Ayşe’m,” dedi titrek bir sesle. Herkes ona döndü. “Biliyordum yavrum… Hep biliyordum. Ne kadar acı çektiğini, ne kadar fedakarlık yaptığını biliyordum… Ama sana engel olamadım. Çünkü çok yorgundum, çok çaresizdim. Ben de senin baban vefat ettiğinde, kendimi kaybetmiştim. Elif’in o hevesini kırmak istemedim… Seni de durduramadım, o parlak gözlerini görünce… Beni affedin kızlarım. İkinizi de affedin.”
Emine Hanım’ın itirafı, salona bir ağırlık daha çöktürdü. Ayşe, annesinin bu zamana kadar sustuğunu, bildiğini ve kendi acısını da taşıdığını görmekle, öfkesinin yerini derin bir keder aldı. Yalnız değildi bu yükü taşıyan. Annesi de sessizce acı çekmişti.

Elif, gözyaşları içinde ablasının yanına koştu. “Abla… Ben… Ben hiçbir şey bilmiyordum. Ben bunları hiç düşünmedim. Ben çok bencildim. Lütfen beni affet…”
Ayşe, Elif’in sarılmasına karşılık verdi. Yirmi beş yılın yükü, bu gözyaşları ve sarılmayla biraz olsun hafifler gibi oldu. Ama bu, her şeyin düzeldiği anlamına gelmiyordu. Yaralar derindi, izler kalıcıydı.
“Affetmek mi?” dedi Ayşe, boğuk bir sesle. “Affetmek kolay mı sanıyorsun? Ama bu yükle daha fazla yaşayamam Elif. Artık taşıyamıyorum.”

O gece, hiç kimse rahat bir uyku çekemedi. Ertesi sabah, Elif ve Can planlarını iptal ettiklerini söylediler. Kanada’ya gitmeyeceklerdi. En azından şimdilik. Elif, annelerinin bakımı için bir yardımcı tutmayı, evin masraflarını karşılamayı ve Ayşe’ye kendi hayallerini yeniden keşfetmesi için destek olmayı teklif etti.
“Belki de hala geç değildir abla,” dedi Elif, gözleri kızarmış bir halde. “Belki hala resim yapabilirsin. Ben sana destek olurum, ne istersen yap.”
Ayşe, yorgun bir tebessümle baktı kız kardeşine. Yitirilen baharlar geri gelmeyecekti, kokusuz kalan çiçekler birden canlanmayacaktı. Ama belki, belki de küllerinden yeniden doğan, farklı bir çiçek açabilirdi. Bu, yılların birikimiyle oluşan duvarları yıkmak, acıları paylaşmak ve en önemlisi, kendine yeniden bir yol çizmek için bir başlangıç olabilirdi.

O gün, Ayşe ilk kez uzun yıllar sonra, babasının gençken hediye ettiği, üzerinde toz birikmiş tuvalini ve boyalarını çıkardı. Fırçasını eline aldığında, titreyen elleriyle bile, içinde uyuyan o eski tutkunun sıcaklığını hissetti. Resim yapmak, her şeyi unutmak gibiydi. Sanki o fırça darbeleriyle birlikte, ruhunun en derinindeki acılar da yavaşça akıp gidiyordu tuvale. Yeni bir resim başlıyordu hayatında. Kimbilir, belki de yitirilen baharların kokusuz çiçeği, şimdi, bu yeni başlangıçla birlikte, bambaşka bir güzellikle açmaya başlayacaktı.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık