Aile draması

Yitip Giden Notalar

8 dakikalık okuma · 1519 kelime

Canan, o gün İstanbul’un gri gökyüzüne inat, içinde bir zafer hissiyle parlıyordu. Nişantaşı’ndaki lüks kafenin büyük camından dışarı süzülen yağmuru umursamadan, laptopunu kapattı. Az önce yaptığı sunum, çalıştığı mimarlık ofisi için büyük bir proje anlamına geliyordu. Belki de terfi, belki de uzun süredir hayalini kurduğu yeni bir dairenin peşinatı. Her şey tıkırındaydı. Yirmi dokuz yaşında, kendi ayakları üzerinde dimdik duran, kariyer basamaklarını hızla tırmanan bir kadındı. Hayatını adeta bir bina planı gibi kusursuzca inşa etmişti: sağlam temeller, estetik dış cephe, fonksiyonel iç dizayn.

Garson, Canan’ın boşalan fincanını alırken, cebindeki telefon titredi. Annesi Ayşe Hanım arıyordu. Canan, annesine karşı duyduğu derin sevgiye rağmen, içinde hafif bir gerginlik hissetti. Ayşe Hanım’ın aramaları genellikle ya Emre hakkında bir şikayetle ya da Canan’dan bir ricayla olurdu.

“Efendim anneciğim?”
“Canan’ım, iyi misin yavrum?” Annesinin sesi her zamankinden daha yorgun, daha titrek geliyordu. Canan’ın zafer hissi buz gibi bir suyla yıkandı.
“İyiyim anne, sen nasılsın? Sesin kötü geliyor.”
“Pek iyi değilim kızım. Göğsüm ağrıyor sabaha kadar. Nefesim daralıyor. Komşu Suna teyze zorla getirdi beni hastaneye.”

Canan’ın kalbi göğsünde hızla çarpmaya başladı. “Hangi hastane anne? Hemen geliyorum.”
Kafeden fırladığı gibi kendini taksiye attı. Zihni hızla senaryolar kuruyordu. Annesine bir şey olursa ne yapacaktı? O, Canan’ın hayattaki tek sığınağıydı. Babalarını erken kaybetmişlerdi. Ayşe Hanım, iki çocuğunu dişini tırnağına takarak büyütmüş, onları kimseye muhtaç etmemişti. Şimdi sıra Canan’daydı.

Hastaneye vardığında, annesini bitkin bir şekilde sedyede yatarken buldu. Suna teyze endişeyle Canan’ın yanına geldi. “Kızım, durum pek iyi değil gibi. Doktorlar bir şeyler söylüyor ama ben tam anlamadım. Kalple ilgiliymiş.”

Uzun, endişeli saatler geçti. Doktor nihayet Canan’ı odasına çağırdığında, genç kadının dizleri titriyordu. Doktorun yüzündeki ciddi ifade, kötü haberlerin habercisiydi. “Ayşe Hanım’ın kalbinde ciddi bir kapak problemi var. Ameliyat şart. Hatta acil diyebiliriz. Aksi takdirde…” Doktor derin bir nefes aldı. “Hayatı riske girer.”

Maliyet. İlk aklına gelen buydu. Bir ameliyat, hele ki kalp ameliyatı, Türkiye koşullarında küçük bir servet demekti. Canan’ın birikimleri vardı, evet, ama bu kadarını karşılayacak mıydı? En önemlisi Emre. Kardeşi Emre… Bu yükü onunla paylaşmak zorundaydı.

Canan, doktor odasından çıkar çıkmaz telefonunu eline aldı. Emre’yi aradı. İki kez, üç kez… Kapalıydı. O her zamanki ‘ulaşılamıyor’ hali. Canan’ın içinde biriken endişe, yerini tanıdık bir öfkeye bıraktı. Yıllardır Emre’ye karşı duyduğu o kemikleşmiş hayal kırıklığı, şimdi tam da bu anda yüzeye çıkmıştı. Emre, otuz iki yaşındaydı ama Canan’ın gözünde hâlâ büyüyememiş, sorumluluktan kaçan bir çocuktu. Üniversiteyi bırakmış, ailesinden kalan parayı har vurup harman savurmuş, sonra da kendini İstanbul sokaklarında gitar çalmaya adamıştı. Sanatçı ruhlu olduğunu söylerdi. Canan’a göre ise sadece tembeldi. Kendi hayatını düzenli bir işe, kariyerine adamışken, Emre hayatı bir melodi gibi savuruyordu.

Günler, endişeli bekleyişlerle geçti. Ayşe Hanım’ın durumu stabil tutulmaya çalışılıyor, ameliyat için hazırlıklar yapılıyordu. Canan, bir yandan işine gidiyor, diğer yandan hastanede annesinin yanında sabahlıyordu. Arkadaşlarını, sevgilisi Alp’i bile ihmal etmişti. Alp, Canan’ın bu dönemde yaşadığı stresi anlamaya çalışsa da, Emre konusundaki sessizliği Canan’ı rahatsız ediyordu. “Belki başka sorunları vardır Canan, hemen yargılama,” derdi Alp. Ama Canan’ın gözünde Emre’nin sorunları, annelerinin hayatından daha önemli olamazdı.

Ameliyat ücreti dudak uçuklatıcıydı. Canan, birikimlerinin büyük kısmını kullanmak zorunda kaldı. Kalanını tamamlamak için bankadan kredi çekmeyi düşündü. En son çare olarak, babasından kalan, üzerinde aile yadigarı bir sembol olan altın kolyeyi satmayı aklına koydu. O kolye, babasından kalan tek somut hatıraydı ve Canan’ın boynunda taşıdığı bir güç sembolüydü. Satmak, ona ihanet gibi geliyordu ama annesinin hayatı her şeyden önemliydi.

Emre’den hâlâ haber yoktu. Canan, her aradığında kapalı telefonla karşılaşıyor, her geçen dakika Emre’ye olan öfkesi biraz daha büyüyordu. “Bu nasıl kardeşlik?” diye düşünüyordu. “Annemiz ölüyor, o nerede?” Bu sessizlik, Canan’ın çaresizliğine çaresizlik katıyor, kendini yalnız hissettiriyordu. Sanki bu savaşta tek başına bir neferdi.

Ameliyat günü geldi. Canan, gözüne uyku girmemiş, yorgun ve gergin bir şekilde hastaneye geldi. Sabahın erken saatlerinde annesini ameliyathaneye götürdüler. Canan, bekleme salonunda dua ederken, babasının kolyeli bir fotoğrafını elinde tutuyordu. Az sonra, kolyeyi satmak için kuyumcuya gidecekti.

Hastane muhasebesinden gelen bir telefon, Canan’ı şaşırttı. “Canan Hanım, Ayşe Hanım’ın ameliyatıyla ilgili evraklar tamamlanmış. Yalnızca bir imza gerekiyor.”
Canan, şaşkınlıkla, “Evraklar mı? Ben daha ödeme yapmadım. Kredimi bekliyorum.”
Karşıdaki ses kibarca gülümsedi. “Hayır efendim, faturanın büyük bir kısmı dün akşam ödenmiş. Kalan küçük bir bakiye var, onu da hastane prosedürleri gereği ödeme yapıldıktan sonra iade edeceğiz.”

Canan’ın beyninde şimşekler çaktı. “Kim ödedi? Kim bu ödemeyi yaptı?”
“Emre Bey…” dedi muhasebe görevlisi. “Adınıza ve hastanın adına düzenlenmiş, Emre Bey tarafından ödendi.”

Canan’ın dünyası başına yıkıldı. Emre mi? Mümkün değildi. Emre’nin bu parayı bulması imkansızdı. Nereden bulacaktı? Sokak müzisyenliğinden kazandığı parayla mı? Yoksa annesine yük olmak istemediği için kendisini kandırıyor muydu? Ama muhasebe görevlisi gayet ciddiydi.

Birkaç saat sonra, ameliyatın bitimini beklerken, bekleme salonunun kapısı açıldı. Bitkin, solgun, yorgun bir Emre içeri girdi. Üzerindeki eski kot pantolonu ve tişörtü toz içindeydi. Gözlerinin altı mosmordu. Sanki günlerdir uyumamış gibiydi. Canan, Emre’yi görünce ayağa kalktı. İçinde yükselen öfke ve kafa karışıklığıyla, “Neredeydin sen? Ne işler karıştırdın? Bu parayı nereden buldun?” diye sordu, sesi tizleşmişti.

Emre, Canan’ın sorusuna cevap vermeden, doğrudan koltuğa yığıldı. Eliyle alnını ovuşturdu. “Annem nasıl?” diye sordu, sesi boğuktu.
“Annem iyi olacak,” dedi Canan, sesindeki sertlik yumuşamadan. “Sen anlat. Bu para meselesi ne? Ne yaptın?”

Emre, ağır ağır başını kaldırdı. Gözleri yaşlıydı. “Sen merak etme abla. Hallettim ben. Annem iyi olsun da.”
“Ne hallettin? Sana güven olmaz bilirim ben. Ne saçmalıklar yaptın kim bilir! Ne borca girdin?” Canan’ın sesi öfkeden titriyordu.

Tam o sırada, ameliyathaneden çıkan bir hemşire, Emre’ye doğru yaklaştı. “Emre Bey, doktor bey sizi bekliyor. Annenizin durumuyla ilgili bilgi verecek.”
Hemşire, Canan’ı fark etti. “Canan Hanım, siz de içerideydiniz değil mi? Emre Bey sizin de bu ameliyat için ne kadar çabaladığınızı anlattı bize. Özellikle o gitarı sattığını duyduğumda çok şaşırmıştım…”

Gitar.
Bu kelime Canan’ın beyninde yankılandı. Emre’nin gitarı. Babalarının ona armağan ettiği, yıllardır gözü gibi baktığı, tüm bestelerini yaptığı, onu sokaklarda hayatta tutan, ruhunun bir parçası olan o özel yapım gitar… Canan o an sanki üzerine soğuk su dökülmüş gibi oldu. Boğazı düğümlendi. Hemşirenin ne dediğini anlamıyordu bile.

Emre, hemşirenin sözünü kesmek istedi ama geç kalmıştı. Canan’ın yüzündeki ifadeyi görünce, derin bir nefes aldı ve gözlerini kaçırdı.
Canan, titreyen sesiyle sordu. “Hemşire hanım ne dedi? Hangi gitar?”
Emre yavaşça ayağa kalktı. Yorgun gözleriyle Canan’a baktı. “Hiçbir şey abla. Boş ver sen. Hemşire yanlış anladı.”

“Yanlış anlamadı Emre!” Canan’ın sesi bekleme salonunda yankılandı. “Sen o gitarı mı sattın?”
Emre sustu. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. “Başka çarem yoktu abla. Senin de çok zor durumda olduğunu biliyordum. Birikimin azdı. Ben de… Ben de annem için bir şey yapmak istedim.”

Canan, gözlerinde Emre’nin yorgun ve hüzünlü yansımasıyla, bir anlığına nefes almayı unuttu. O gitar… Emre için o gitar, sadece bir müzik aleti değildi. O, Emre’nin kimliğiydi, hayata tutunma biçimiydi, babalarından kalan en değerli, manevi mirastı. O gitarı satmak, Emre’nin ruhundan bir parça koparmakla eşdeğerdi. Üstelik bunu sessizce, Canan’ın ondan hiçbir şey beklemediğini bile bile yapmıştı. Canan onu sorumsuzlukla suçlarken, o, kendisinin bile yapmayı düşündüğü fedakarlığın çok ötesine geçmişti.

Emre’nin günlerdir neden ulaşılamadığı, neden o kadar yorgun göründüğü şimdi anlam kazanmıştı. O, çalmaya devam ettiği, bazen inşaatlarda hamallık yaptığı, bazen geceleri güvenlik görevlisi olarak çalıştığı o süreçte, gitarını satmanın getirdiği içsel yıkımla da mücadele ediyordu. Muhtemelen gitarını satmak için aracı bulmakta zorlanmış, değerinin çok altında elden çıkarmak zorunda kalmıştı. Bunca zaman Canan onu yargılamış, küçümsemişti. O ise tüm bu suçlamalara, tüm bu haksız yargılara rağmen sessiz kalmayı seçmişti. Gurur duyuyordu. Ama şimdi bu gurur, Canan’ın kalbine bir hançer gibi saplanıyordu.

Ameliyat başarılı geçmişti. Ayşe Hanım, yoğun bakımdan normale odaya alındığında, Canan ve Emre annelerinin başında, yan yana duruyordu. Aralarında tarif edilemez bir sessizlik vardı. Bu sessizlik, hem geçmişin yükünü, hem de yeni bir başlangıcın umudunu taşıyordu.

Ayşe Hanım uyandığında, ikisinin de elini tuttu. “Yavrularım benim,” diye fısıldadı. “Siz olmasaydınız ne yapardım ben?”
Canan, Emre’nin nasırlı eline baktı. O el, artık gitarının tellerini değil, annelerinin yaşama tutunma umudunu taşımıştı. Emre’nin fedakarlığı, Canan’ın gözündeki tüm eski imgeleri silip süpürmüştü.

Haftalar geçti. Ayşe Hanım toparlanmaya başladı. Canan, işine geri döndü, ancak eskisi gibi hırsla değil, daha dingin bir ruh haliyle. Emre ise gitarı olmadan sokaklarda müzik yapmaya çalışıyordu. Artık o eski neşesi yoktu. Bir yanının boş kaldığı belliydi.

Bir akşam Canan, Emre’yi aradı. “Akşam bize gel,” dedi.
Emre şaşırmıştı ama kabul etti. Akşam Canan’ın evine geldiğinde, mutfaktan gelen yemek kokuları onu karşıladı. Canan, gülümseyerek Emre’ye sarıldı. Bu, ikisi arasında yaşananlardan sonraki ilk samimi sarılmaydı.
Yemekten sonra Canan, Emre’yi salona çağırdı. Büyük, siyah bir kutu vardı masanın üzerinde. Emre şaşkınlıkla kutuya baktı.

Canan, derin bir nefes aldı. “O gitarın yerini tutmaz biliyorum. Ama… Belki yeni bir başlangıç olur.”
Kutuyu açtı. İçinde yepyeni, parlak bir akustik gitar vardı. Emre’nin gözleri doldu. Eliyle gitarın parlak yüzeyine dokundu.
“Abla…” diye fısıldadı.

Canan, Emre’nin omzuna dokundu. “Benim seni ne kadar yanlış anladığımı anlatacak kelime bulamıyorum Emre. Sen… sen benden çok daha büyük bir fedakarlık yaptın.”
Emre, gözyaşlarını silerken, Canan’a baktı. “Önemli değil abla. Annem iyi ya, yeter.”
Canan, kardeşine sarıldı. Bu sarılma, yılların yanlış anlaşılmalarını, gururları, öfkeleri silip süpürdü. Emre’nin sırtını okşarken fısıldadı: “Teşekkür ederim kardeşim. Her şey için.”

O an, yitip giden notaların yerini, kardeşliğin en saf melodisi almıştı. O yeni gitar, sadece bir enstrüman değildi; Canan’ın Emre’nin sessiz fedakarlığını gördüğünün, anladığının ve takdir ettiğinin bir sembolüydü. Ve bu, belki de Emre’nin eski gitarından daha değerliydi. Çünkü bu, yitip giden notalara rağmen, ailelerinin kalbinde yeni bir uyumun başlangıcıydı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top