yasak aşk
Yitik Suretler
Elif, o gece yatağına uzandığında, yanı başında uyuyan Cenk’in düzenli, huzurlu nefes alış verişinden çok, salonda saatler önce biten sohbetin yankısını dinliyordu. Her şey, her zaman olduğu gibiydi. Cenk, günün yorgunluğunu birkaç dakika içinde derin bir uykuya teslim ederek atmış, Elif ise gözleri tavanda, zihni darmadağın, uykuyu bekliyordu. Hayatları, kimselerin yadırgamayacağı, dışarıdan bakıldığında kusursuz denebilecek bir düzene sahipti. Güzel bir ev, iyi bir iş, sosyal çevre… Her şey vardı da, bir tek o eksikti. İçindeki tarif edemediği boşluk, sessiz bir çığlık gibi büyüyordu.
Cenk, başarılı bir mimardı. Tutkulu, azimli ve çalışkan. Evliliklerinin onuncu yılındayken bile Elif’i şaşırtabilen küçük sürprizler yapar, doğum günlerini asla unutmazdı. Ama zamanla, Elif’e olan ilgisi, hayata karşı duyduğu o çocuksu merakı kadar derinleşmiyordu. Konuşmaları iş, faturalar ya da haftasonu planları etrafında döner, nadiren kalbinin derinliklerine dokunurdu. Elif, hislerinin yüzeyinde gezinen bir gemi gibiydi, limanına yanaşacak bir el aramıyordu belki ama, rüzgârın onu derinlere sürüklemesini istiyordu.
Emre, Cenk’in ortağı ve en yakın arkadaşıydı. İki ay önce, ofislerinin yeni projesi için ortaklıklarını genişletmişlerdi. Emre de mimardı ama Cenk’ten farklı olarak, projelerine ruhunu katan, çizgilerini duyguyla besleyen bir sanatçıydı adeta. Sakallı yüzü, sorgulayıcı bakışları ve odaya girdiğinde yaydığı, adını koyamadığı bir enerji vardı. Elif, Emre’yi tanırdı, yıllardır Cenk’le arkadaşlıkları vardı ama hiç bu kadar yakından gözlemlememişti.
İlk kıvılcım, o akşamki yemekte çaktı. Ayşe, Emre’nin eşi, her zamanki gibi neşeli ve biraz gürültülüydü. Cenk ise iş konuşmaktan başka bir şeye ilgi duymuyor gibiydi. Yemek sonrası, Elif ve Emre kendilerini salonda, bir köşede buldular. Konu, Elif’in yıllar önce yarıda bıraktığı resim kurslarıydı. Elif, hevesle başlayıp sonra hayatın yoğunluğunda unutup gittiği fırçalarından bahsederken, Emre’nin gözleri parladı. “Biliyorum,” dedi Emre, sesi fısıltıya yakındı. “İnsan en çok kendini unuttuğunda kırılır. Fırçaların o tuvale değmesiyle çıkan sesi özlemişsindir, değil mi?” Elif’in kalbi garip bir hızla çarptı. Cenk’e bu konuyu her açtığında, Cenk gülümser, “Ne güzel, boş zamanında oyalanırsın,” derdi. Emre’nin kelimelerinde bir anlama, bir tanıma vardı. O gece Elif, uzun zaman sonra ilk defa gerçekten görüldüğünü hissetti.
Sonraki haftalar, Emre’nin varlığı Elif’in hayatına sızmaya başladı. Ortak proje, Elif ve Emre’nin daha sık karşılaşmasına neden oluyordu. Bazen bir iş yemeğinde, bazen Cenk’in katılmadığı bir ofis buluşmasında. Her seferinde, sohbetleri biraz daha derinleşiyordu. Emre, evliliğinin yorgunluğundan, Ayşe ile aralarındaki uçurumdan bahsediyordu. Ayşe’nin onu anlamadığını, sanatsal ruhunu bastırdığını hissettiğini anlatırken, Elif kendi evliliğinin sessiz duvarlarını görüyordu. Aralarında görünmez bir bağ kurulmuştu. Birbirlerinin yitik suretleriydiler adeta.
Elif, Emre’yle geçirdiği her anın ardından korkunç bir suçluluk duyuyordu. Cenk’e ihanet ediyordu, en yakın arkadaşına. Ama Emre’nin varlığı, hayatına öyle bir renk katıyordu ki, bu suçluluk duygusu bile var olmanın, hissetmenin bir parçası haline geliyordu. Cenk ise, Elif’teki bu değişimi fark etmiyor değildi. “Son zamanlarda daha neşelisin,” diyordu. “Galiba işler yolunda gitmeye başlayınca sen de rahatladın.” Elif, gülümsemesini zorla yüzüne yayıyordu. Bu mutluluk, Cenk’in sandığından çok farklı bir yerden besleniyordu.
Bir akşam, Emre, Cenk’le birlikte bir iş toplantısından dönerken, Cenk’in aniden rahatsızlanmasıyla işler değişti. Cenk’i eve getirdiler ve Emre, arkadaşının başında beklemek için kalmak istedi. Elif, Cenk’in ilacını verdikten sonra Emre ile mutfakta oturdu. Cenk, yatak odasından horultularla uyuduğunu belli ediyordu. Mutfaktaki sessizlik, havada asılı kalan gerilimi daha da artırıyordu. Emre, Elif’e baktı. “Yorgun görünüyorsun,” dedi. Elif, “Sadece…” diyebildi, gerisi boğazında düğümlendi. Gözleri dolmuştu. Yıllardır biriktirdiği tüm boşluk, tüm yalnızlık, o an akmak istiyordu. Emre, elini uzattı ve Elif’in elinin üzerine koydu. Dokunuşu elektrik çarpmış gibi hissettirdi. Anlık bir şokun ardından, Elif elini çekmedi. Emre’nin parmakları, Elif’in parmaklarını kavradı. İki yaralı ruh, o kısacık dokunuşta birbirine tutundu. Elif, gözleri dolu dolu, Emre’ye baktı. Emre’nin gözlerinde de aynı fırtına vardı. “Dayanamıyorum Elif,” diye fısıldadı Emre, sesi titriyordu. “Beni anlayan tek kişi sensin.”
O gece, mutfak masasında, Cenk’in birkaç adım ötede uyuduğu evde, ilk öpücükleri dudaklarına değdi. Tereddütlü, yakıcı ve yasak. Sanki tüm dünya o an durmuştu. Elif, Emre’nin dudaklarında kaybettiği tutkuyu, aradığı derinliği bulduğunu hissetti. Bu, bir ihanet kadar büyük, bir uyanış kadar sarsıcıydı.
Bundan sonra her şey değişti. Gizli buluşmalar, kaçamak telefonlar, birbirine gönderilen anlamlı bakışlar hayatlarının bir parçası oldu. Her gizli görüşmenin ardından Elif, hem korkunç bir suçluluk duyuyor hem de tarif edilemez bir coşku yaşıyordu. Elif, yıllardır bir hayalet gibi yaşadığını fark etti. Emre, ona nefes aldığını, yaşadığını hissettiriyordu. Ama bu hisler, koca bir yalanın üzerine inşa edilmişti.
Cenk, Elif’teki değişimi fark etmeye başlamıştı. Elif’in dalgınlıkları, bazen sebepsiz yere sinirli oluşu, bazen de aşırı neşesi dikkatini çekiyordu. “Bir sorun mu var, Elif?” diye soruyordu sık sık. “Son zamanlarda çok değiştim.” Elif ise her seferinde, “Hayır, ne olacak ki? Belki biraz yorgunum,” diyerek geçiştiriyordu. Ancak Cenk’in şüpheleri yavaş yavaş toplanmaya başlıyordu. Sezgisel bir adamdı, sadece kendine itiraf etmek istemiyordu.
Bir öğleden sonra, Elif’in arkadaşıyla kahve içmek bahanesiyle Emre ile buluşmuştu. Bir pastanenin kuytu bir köşesinde, elleri gizlice birbirine değerek oturmuşlardı. Emre, bir anlık dalgınlıkla ceketini masada unutup lavaboya gitmişti. O sırada Elif’in telefonu çaldı. Cenk arıyordu. Elif, panikle telefonu çantasına attı, Emre’nin ceketini fark etmedi. Geri döndüklerinde, Emre ceketini aldı ve hızla oradan ayrıldılar. Ancak Elif, orada, masanın kenarında, küçük, zarif bir küpeyi düşürdüğünü fark etmemişti. Annesinden kalan, Elif’in çok sevdiği küpesini…
Cenk, o akşam işten dönerken Emre’yi evlerine bırakmak için uğramıştı. Emre, arabaya binerken dikkatsizce hareket etmiş, ceketinin cebinden küçük, parlak bir şey düşmüştü. Cenk, kibarca uzanıp yerden aldı. Bir küpeydi. Kadın küpesi. Cenk, Emre’nin evliliğindeki sorunları bildiği için önce Ayşe’ye ait olduğunu düşündü ama küpe Emre’nin tarzına da, Ayşe’nin takılarına da uymuyordu. Garip bir hisle cebine attı ve akşam Elif’e göstermeyi düşündü. Eve geldiğinde, Elif’in telaşlı hali, gözlerinin altındaki koyu halkalar ve zorlama gülümsemesiyle karşılaştı. Yemek sırasında Elif’in bir küpesinin eksik olduğunu fark etti. Küçük, incili bir küpeydi bu. İçindeki şüphe, bir buz topu gibi kalbinde büyüdü.
Yemekten sonra, Cenk mutfakta Elif’in annesinden kalma takı kutusunu buldu. Aynı küpenin tek eşi kutunun içindeydi. Elif’in o küpeye verdiği değeri biliyordu. Kaybetmezdi. Cenk’in elleri titredi. Küpeyi cebinden çıkardı ve masaya bıraktı. Ardından salona geçti, Elif’in karşısındaki koltuğa oturdu. Elif bir dergiye bakıyormuş gibi yapıyordu ama bakışları derginin sayfalarında gezinmiyordu bile. Cenk, derin bir nefes aldı. Sesi sakindi ama Elif o sakinliğin ardındaki fırtınayı hissetti.
“Elif,” dedi Cenk. “Bu küpe sana tanıdık geliyor mu?”
Elif, dondu kaldı. Cenk’in elindeki küpeye baktı. Kalbi göğsünü parçalayacakmış gibi atıyordu. Dudakları kurudu. Ne söyleyecekti? Nasıl inkar edecekti? Gözlerinde biriken yaşlar görüşünü bulanıklaştırdı.
Cenk, Elif’in sessizliğinden cevabı almıştı. Gözlerinde derin bir acı, tarifsiz bir kırılmışlık vardı. “Emre’nin arabasında buldum,” dedi sesi kısık bir fısıltıyla. “Bugün öğleden sonra. Sanırım bir yerlerde düşürmüşsün.”
Elif’in boğazından hıçkırıklar yükseldi. Tüm savunması, tüm yalanları o an paramparça olmuştu. Saklayacak, kaçacak bir yer kalmamıştı. Başını ellerinin arasına alarak ağlamaya başladı.
Cenk, oturduğu yerde hareketsizdi. Gözlerinde ne öfke ne de nefret vardı, sadece bitkin bir hayal kırıklığı ve anlam arayışı. “Neden, Elif?” diye sordu, sesi zar zor duyuluyordu. “Bizim neyimiz eksikti?”
Elif, başını kaldırdı, gözleri şişmiş, yüzü kıpkırmızıydı. “Eksik olan her şey Cenk,” diye fısıldadı. “Eksik olan bendim. Ben, yıllardır kendimi arıyordum. Sen iyi bir adamsın Cenk, çok iyi bir adamsın. Ama ben… Ben kaybolmuştum. Emre… Emre beni buldu.”
Cenk’in yüzünde acı dolu bir ifade belirdi. “Beni mi buldu, yoksa kendini mi?” dedi. “Bizim on yılımız Elif. Bir küpeyle, bir kaçamakla… Hepsi bu kadar mıydı?”
Elif, gözyaşları içinde, “Hayır Cenk, sadece bu değildi. Ben de bilmiyordum neyin eksik olduğunu. Ama artık biliyorum. Ben sensiz yapabilir miyim bilmiyorum, Emre’siz ne olur onu da bilmiyorum. Ama böyle devam edemem.”
Sessizlik, iki kişinin arasına koca bir duvar gibi örüldü. Cenk, uzun uzun Elif’e baktı. Elif’in yüzünde gördüğü şey, suçluluktan çok, yılların getirdiği bir yükün altında ezilmiş, ancak şimdi bir çıkış yolu bulmuş bir kadının çaresizliğiydi. Cenk, yavaşça yerinden kalktı. Oturma odasının ortasında öylece durdu, sanki dünyanın ağırlığı omuzlarına binmiş gibiydi. Ardından, Elif’in gözlerinin içine bakmadan, “Her şey değişecek Elif,” dedi. Sesi artık sakin değildi, içinde buz gibi bir karar vardı. “Ve ben, bu değişimin nerede duracağını henüz bilmiyorum.”
Elif, Cenk’in arkasından baktı. Hayatının en büyük sınavının eşiğindeydi. Emre’ye karşı hisleri gerçekti, ama bu, on yıllık bir düzeni, bir dostluğu, bir hayatı yıkmaya değer miydi? Yoksa bu yıkım, aslında hem kendisi hem de Cenk için yeni bir başlangıcın, daha dürüst bir hayatın kapısını mı aralıyordu? Bilmiyordu. Tek bildiği, artık yitik suretlerin karanlığında değil, acı da olsa, gerçeğin aydınlığında bir yol çizmesi gerektiğiydi. Küpe, masanın üzerinde sessizce duruyor, yıkılan bir dünyanın ve doğacak yeni bir kaderin acımasız tanıklığını yapıyordu.
