aile draması
Yitik Suret
Ela, o kutuyu ilk gördüğünde içinde eski bayram şekerleri ya da kullanılmayan dikiş malzemeleri olacağını düşünmüştü. Anneler gününde annesine sürpriz yapmak için eski fotoğraflarını karıştırırken bulduğu, gardırobun en üst rafına tıkılmış, üzeri tozlanmış, kadife kaplı o ahşap kutu, sıradan bir keşif gibiydi. Oysa kutunun kapağını kaldırdığında, yosun tutmuş bir gölün dibinden gün ışığına çıkacak bir sır gibi, tüm hayatını değiştirecek bir parçayla karşılaşacağını nereden bilebilirdi ki?
Kutunun içindeki fotoğraflar arasında annesi Ayşe’nin genç kızlık yıllarına ait birkaç siyah beyaz kare, babası Metin’in askerlik anıları ve Ela’nın çocukluktan kalma birkaç karalaması vardı. Aralarından parmaklarının arasına takılan, kenarları yıpranmış, küçük, sepya tonlarında bir fotoğraf diğerlerinden farklıydı. Fotoğrafta kundaklanmış bir bebek duruyordu. Gözleri kapalı, minicik bir burun ve dudaklarla uyuyan bu bebek, ne Ela’ya ne de ağabeyi Cem’e benziyordu. Bir an duraksadı. Belki de amcasının çocuğu, teyzesinin kızıydı. Ama arkasını çevirdiğinde kalbi göğsünde hızla çarpmaya başladı. Titrek bir el yazısıyla “Deniz’im. Hiç unutmayacağım. 1978 Yazı.” yazıyordu.
1978 yazı. Annesinin doğum tarihi 1958’di, yani o zaman 20 yaşındaydı. Babasıyla tanışma hikayelerini çok iyi biliyordu Ela; babası o yıl üniversiteyi bitirmiş, annesi ise bankada çalışmaya başlamıştı. Tanışmaları, Metin’in bankaya bir işlem için geldiği bir gün olmuştu. Evlilikleri ise 1980’de gerçekleşmişti. Deniz kimdi? Ve neden hiç unutulmayacaktı? Ela’nın çocukluk albümlerinde ya da aile sohbetlerinde Deniz diye bir isim hiç geçmemişti. Boğazında düğümlenen bir yumruyla fotoğrafı usulca yerine koydu, kutuyu kapattı ve sanki o kutuya hiç dokunmamış gibi gardırobun derinliklerine geri itti.
O günden sonra her şey değişti. Sabah kahvaltılarında annesinin “Ne düşünüyorsun kızım, dalıp gitmişsin?” sorusu bile, Ela’nın zihninde bambaşka anlamlar kazanmaya başlamıştı. Annelerin bilmediği ne sırlar olabilirdi ki? Annesine daha dikkatli bakmaya başladı. Ayşe Hanım her zaman zarif, biraz mesafeli ve kendi dünyasında yaşayan bir kadındı. Babası Metin Bey ise tam tersi, neşeli, etrafına ışık saçan, herkesle kolayca iletişim kuran biriydi. Bu zıt kutupların nasıl bir araya geldiğini hep merak ederdi Ela. Şimdi, bu fotoğrafla birlikte, annesinin o mesafeli duruşu, Ela’ya daha çok bir sır perdesi gibi görünüyordu.
Bir akşam yemeğinde, aile albümlerine bakarken lafı açmaya çalıştı. “Anne, sizin gençlik fotoğraflarınız ne kadar az,” dedi. “Hatta bebeklik fotoğraflarınız bile yok denecek kadar az.” Ayşe Hanım, çayını yudumlarken, “Öyleydi canım, o zamanlar şimdiki gibi herkesin elinde telefon yoktu ki,” diye geçiştirdi. Oysa Metin Bey’in gençlik ve çocukluk fotoğrafları bir koca albüm dolusuydu. Ela’nın gözleri annesinin yüzünde dolandı. Kısa bir an için Ayşe Hanım’ın yüzündeki kasların gerildiğini, gözlerinin irileştiğini fark etti. Sonra hızlıca toparlanıp gülümsedi. “Hadi hadi, Cem’in yeni aldığı arabaya bakalım mı?” diye konuyu değiştirdi. Ela, o an annesinin bir şey sakladığından emin oldu.
Sıradaki durak Nevin Hala’ydı. Babasının kız kardeşi olan Nevin Hala, mahallenin hafızası, ailenin dedikoducusu ama aynı zamanda en bilge kişisiydi. Her şeyi bilir, bazen çarptırır, bazen ise kelimelerin arasına öyle sırlar saklardı ki, dikkatli dinleyenin beyni adeta bir bulmaca çözerdi. Bir pazar kahvesinde, Nevin Hala’nın eski anıları anlatmasını sağladı. Konu döndü dolaştı, gençlik yıllarına geldi.
“Ah Ayşe gelin, ne günlerdi,” diye başladı Nevin Hala, “Metin’in en büyük şansıydı aslında. Ayşe’nin ne zorluklar atlattığını kimse bilmez.” Ela’nın kulakları diken diken oldu. “Ne zorlukları hala?” diye sordu, içindeki heyecanı bastırmaya çalışarak. “Gençlik işte canım, herkesin bir geçmişi var,” dedi Nevin Hala, gözlerini kaçırarak. Sonra Ela’ya daha yakın bir tonda, fısıldar gibi ekledi: “Ama Ayşe’nin geçmişi biraz daha girifti. Kimseye anlatmazdı, sır gibi saklardı. Özellikle de o yazdan sonra. Her şey değişti.” Ela’nın kalbi hızla çarptı. “Hangi yaz hala?” “Siz doğmadan önceki yazlar canım. Babana bile anlatmazdı. Metin onu öyle sevdi ki, hiçbir şeyi sorgulamadı. Ama Ayşe’nin üzerinde hep bir ağırlık vardı, sanki sırtında görünmez bir bir şey taşırdı hep. Kim bilir neler yaşadı tek başına…” Nevin Hala daha fazla detay vermedi, konuyu bambaşka bir komşu dedikodusuna çevirdi. Ancak Ela için bu sözler, zihnindeki yapbozun eksik parçalarını tamamlar gibiydi. “O yaz,” yani 1978 yazı. Deniz’in fotoğrafındaki tarih.
Ela, eve dönerken başı dönüyordu. Her şey birbiriyle örtüşüyordu. Annesi Ayşe, 1978 yazında hamile kalmış, bir bebek doğurmuş, ancak bu bebeği vermek zorunda kalmıştı. Babası Metin ise, Ayşe’nin bu sırrını biliyor ve onu bu yükle yaşamaya terk etmiyordu. Peki neden onlardan, Ela ve Cem’den saklamışlardı?
Cem’in evlilik yıl dönümü kutlamaları için aile hafta sonu bir araya geldi. Herkes neşeli, her şey yolundaymış gibi görünüyordu. Ama Ela için bu sahte bir tiyatroydu. Annesinin her gülüşünde bir hüzün, babasının her bakışında derin bir anlayış gördüğünü sanıyordu. Yemekten sonra babası Metin, kemanıyla birkaç melodi çalmaya başladı. O gece çalınan parçalardan biri, annesinin gençliğinde çok sevdiği ve babaannesinin ona öğrettiği eski bir türküydü. Ayşe Hanım, gözleri dolarak dinliyordu. Türkü bittiğinde, sessizliği bölen Ela oldu. “Anne,” dedi, sesi titriyordu. “O türkü sana kimi hatırlatıyor?” Ayşe Hanım, şaşkınlıkla Ela’ya baktı. “Nereden çıktı şimdi bu kızım? Çocukluğumu tabii ki.” “Ya Deniz’i?” Ela’nın sesi odada yankılandı.
Odadaki sessizlik bir anlığına boğucu bir hal aldı. Babasının kemanı elinden kayar gibi oldu. Nevin Hala’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Cem, ne olduğunu anlamadan bir annesine bir kız kardeşine baktı. Ayşe Hanım’ın yüzündeki kan çekilmişti. Bembeyaz kesilmiş, titremeye başlamıştı. “Ne Deniz’i Ela? Ne saçmalıyorsun?” sesi kırılgan, öfkeli ve acı doluydu. “Saçmalamıyorum anne,” dedi Ela, gözleri yaşlarla dolmuştu. “Gardıroptaki kutuda buldum. Bir bebek fotoğrafı. Arkasında ‘Deniz’im. Hiç unutmayacağım. 1978 Yazı.’ yazıyor.”
Ayşe Hanım, bir sandalyesine yığıldı. Metin Bey, hemen yanına çöktü, elini tuttu. “Ayşe’m, sakin ol,” dedi. Ama Ayşe Hanım kendini tutamıyordu. Yılların birikmiş acısı, şimdi bir sel gibi akıyordu gözlerinden. “Ben… ben sana nasıl anlatacaktım Ela?” diye hıçkırdı. “Nasıl söyleyecektim?”
Sessizlik, Ayşe Hanım’ın hıçkırıkları ve Ela’nın nefes alış verişleri arasında ince bir çizgi gibi duruyordu. Metin Bey, yavaşça Ayşe Hanım’ın elini sıkıp, Ela’ya bakarak söze girdi. “Ela kızım, otur lütfen. Annen yıllardır bu yükle yaşadı. Şimdi dinleme sırası bizde.”
Ayşe Hanım, zorlukla nefes alarak başladı anlatmaya. Sesi kısık, kelimeleri sanki boğazına takılıyordu. “Gençtim… Çok gençtim. Bir hata yaptım. Hayatıma giren ilk adamdı. Safça inandım ona. Ama o… o başkasını seviyordu. Ailesi zengin, güçlü bir aileydi. Ben ise… ben bir banka memurunun kızıydım. Hayallerim vardı, ama o adamın hayallerinde ben yoktum.”
Ayşe, o anıları tazeleyen her kelimeyle biraz daha küçülüyordu sanki. “Hamile kaldığımı öğrendiğimde dünya başıma yıkıldı. Aileme nasıl söyleyecektim? O zamanlar şimdiki gibi değildi. Bir genç kızın evlenmeden çocuk sahibi olması… Bu utançtı. Babam… Babam çok katıydı. Annem de çaresizdi. Adam kaçtı, arkasına bile bakmadı. Kimsesiz kaldım.”
Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. “Babam, ‘Bu lekeyi temizleyeceğiz,’ dedi. Tek bir şartı vardı: kimse duymayacaktı. Deniz doğduğunda… onu kucağıma bile vermediler. Bir geceliğine gördüm. Minicik, melek gibiydi. Sonra… sonra onu bir aileye verdiler. Babam her şeyi ayarladı. Bana, ‘unut,’ dediler. ‘Bir daha sakın adını anma.’ Ama nasıl unutulur bir parça, Ela? Kendi kanın, canın…”
Ayşe Hanım, hıçkırıklarının arasında Metin Bey’in elini sıkıyordu. “Sonra Metin karşıma çıktı. Bankada tanıştık. O kadar iyi, o kadar anlayışlıydı ki… ona tutundum. Evlendik. Her şeyden sonraki ilk gülüşümdü. Deniz’in acısını içime gömdüm, üstüne bir mezar yaptım. Metin’e… Metin’e her şeyi anlattım. O da beni sevmekten vazgeçmedi. ‘Geçmiş geçmişte kaldı, biz geleceğe bakalım,’ dedi. O gün bu gündür, bu sırrı ikimiz taşıdık.”
Metin Bey, Ayşe’nin omzunu okşadı. Gözleri Ela’daydı. “Kızım,” dedi, sesi yumuşak ama kararlıydı, “Annenin yaşadıkları çok ağırdı. Onu bu yükle tek başına bırakamazdım. Biz, bu aileyi, bu mutluluğu korumak istedik. Sizler de bu sırrın gölgesinde değil, sevgiyle büyüyesiniz istedik. Belki yanlış yaptık. Belki de bu sırrın ağırlığı, aramızda hep bir duvar ördü. Ama inanın, o duvarı sevginizden ayırmamak için, sizi korumak için yaptık.”
Ela’nın içinde fırtınalar kopuyordu. Annelerin çocuklarından sır saklayabileceğini, babaların böylesine büyük bir yükü taşıyabileceğini hiç düşünmemişti. Önce büyük bir öfke hissetti. Kandırılmış, aldatılmış hissediyordu. Tüm hayatı bir yalan üzerine mi kurulmuştu? Sonra öfkesinin yerini derin bir hüzün aldı. Annesinin yaşadığı acıyı, babasının gösterdiği fedakarlığı düşününce, kelimeler boğazında düğümlendi. Yıllardır annesinin o mesafeli duruşunun altında yatan neden, babasının o anlayışlı bakışlarının arkasındaki büyük sırrı anlamaya başlamıştı.
Ağabeyi Cem şaşkınlık içindeydi. “Anne… Baba… Neden bize hiç söylemediniz? Neden bu kadar yıl bu sırrı taşıdınız?” Sesi incinmişti.
Ayşe Hanım, “Korktuk evlatlarım,” dedi. “Korktuk. Bu sırrın bizi ayırmasından, sizi incitmesinden korktuk.”
O gece, ailenin dinamiği sonsuza dek değişti. Sır perdesi aralanmış, yılların birikmiş acısı gün yüzüne çıkmıştı. Ela, annesine yaklaştı, yavaşça elini uzattı ve Ayşe Hanım’ın titreyen ellerini tuttu. Gözyaşları içinde annesinin yüzüne baktı. Öfkesi yerini anlayışa, hatta merhamete bırakmıştı. Annesi bir kurban mıydı, bir yalancı mı, yoksa sadece gençliğinde yaptığı hataların bedelini ağır ödeyen bir kadın mı? Belki de hepsi birden.
O an, Ela’nın zihninde beliren tek düşünce şuydu: “Deniz.” Acaba yaşıyor muydu? Nerede büyümüştü? Annesi gibi, o da kendi içinde bir boşlukla mı yaşıyordu? Ela, annesinin gözlerine bakarak fısıldadı: “Anne… Belki de… Belki de onu bulabiliriz.”
Ayşe Hanım’ın yüzünde, yıllardır görmediği, içinde umut ışığı barındıran o kırılgan gülümseme belirdi. Metin Bey, karısının ve kızının ellerini sıkıca tuttu. O an, aileleri parçalanmamıştı; tam aksine, yıllar sonra ilk defa gerçek anlamda bir araya geliyorlardı. Bir sırrın ağırlığı kalkmıştı omuzlarından, ama şimdi yeni bir yolculuk başlıyordu: Kayıp bir parçayı bulma, geçmişle yüzleşme ve belki de, sonunda gerçek bir şifa bulma yolculuğu.
