Aile Draması

Yitik Melodi

9 dakikalık okuma · 1665 kelime

Elif’in içini anlamsız bir huzursuzluk kemiriyordu. Salonun her köşesine sinmiş cilalı sanat kokusu, yüzlerce fısıltının uğultusu ve kadehlerden yayılan şıkırtılar, yıllardır inşa ettiği o kusursuz duvarı çatlatmaya başlamıştı. Charity için düzenledikleri bu genç sanatçılar sergisi, normalde onun için keyifli bir sosyal sorumluluk göreviydi. Ancak bu akşam her şey farklıydı. Kalabalığın arasından, sanki tüm ışıkları kendine çeken görünmez bir mıknatıs gibi bir çift göz takıldı bakışlarına. Onlarca tablonun, heykelin ve enstalasyonun arasından süzülüp, genç bir adamın yüzüne odaklandı.

Yirmi yaşlarının başında, dalgalı kestane saçları alnına düşmüş, ince uzun parmaklarıyla bir eskiz defterini karıştırıyordu. Yüz hatları, keskin çene çizgisi, dudaklarının köşesindeki o hafif alaycı kıvrım… Elif’in nefesi kesildi. Kalbi göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Yıllardır mühürlü sandığı bir kapı, paslı menteşelerinden gıcırdayarak açılıyordu sanki. Gözleri. En çok da gözleri. Tıpkı Demir’inki gibiydi; derin, kahverengi, içlerinde çözülemeyen bir hüzün ve bitmek bilmez bir merak taşıyan gözler. Genç adamın önünde durduğu soyut, melankolik tablo da tanıdıktı. Demir’in tarzı. Her fırça darbesinde onun ruhu vardı.

Elif, Can’ın sıcak elini omzunda hissetti. “Elif’im, iyi misin? Beyazlamışsın bir anda.” Can, onun hayatının direğiydi; sağlam, anlayışlı, koşulsuz seven. Onsuz bir yaşamı tahayyül bile edemezdi. Şimdi onun yanında, bu kalabalığın ortasında, geçmişten gelen bir hayaletle yüzleşiyordu.

“İyiyim sevgilim,” diye fısıldadı, sesinin titrememesine şükrederek. “Sadece biraz yorgunluk. Malum, son haftalar çok yoğundu.” Can’a baktı, gözlerinde endişe aradı. Buldu da. Ama açıklayamazdı. Asla açıklayamazdı.

Genç adam yanından ayrılırken, Elif istemsizce adını mırıldandı: “Emre…” Boynunda asılı kartta yazan isim buydu. Emre Gürsoy. Gürsoy… tanıdık gelmiyordu. Ama gözleri… Ah, o gözler! O günden sonra, Elif’in sakin, düzenli dünyası altüst olmuştu. Uyku düzeni bozulmuş, iştahı kesilmişti. Her köşe başında Emre’nin siluetini arıyor, her kahverengi gözde Demir’in hayalini görüyordu.

Geçmiş, Elif için mühürlü bir kutuydu. Yıllar önce o kutuyu denizin dibine atmış, varlığını tamamen inkar etmişti. Ama o akşam, o genç adamla göz göze geldiği an, kutu yüzeye çıkmış, dalgaların üzerinde savrulmaya başlamıştı.

Yirmi iki yıl önceydi. Elif, üniversitenin ilk yıllarında, ailesinin tüm beklentilerinin aksine, sanat fakültesinden asi ruhlu bir resim öğrencisi olan Demir’e âşık olmuştu. Demir, hayatına giren rüzgardı; asi, tutkulu, dünyayı renklerle okuyan bir adamdı. Elif’in o zamana kadar yaşadığı gri dünyaya gökkuşağını getirmişti. Ailesi, özellikle de katı mizaçlı babası, bu ilişkiyi asla onaylamamıştı. “O serseriyle işin ne senin? Geleceği yok, ne olacaksın onunla?!” sözleri hala kulaklarında çınlardı. Kaçamak buluşmalar, gizli öpücükler ve geleceğe dair kurulan çocuksu hayallerle dolu bir aşk yaşamışlardı. Ama o aşk, Elif’in hamile kalmasıyla bir anda kabusa dönmüştü.

Elif, on sekiz yaşındaydı. Dünyası başına yıkılmıştı. Demir, haberi duyduğunda gözlerinde hem korku hem de tarifsiz bir sevinç belirmişti. “Bir yolunu buluruz Elif’im, söz veriyorum. Sen ve bebeğimiz, benim her şeyimsiniz.” Ama Elif’in ailesi için bu bir skandaldı. Kürtajı reddetmiş, bebeğini doğurmaya karar vermişti. Ancak ailesinin baskısı, tehditleri dayanılmazdı. Babası, Demir’in işini kaybetmesine neden olmuş, şehirden uzaklaşması için zorlamıştı. Elif’i ise teyzesinin yanına, başka bir şehre göndermişti. Demir’le son bir kez görüşmesine bile izin verilmemişti. Bir mektup bırakmış, “Bunu yapmak zorundayım, bizi unut…” yazmıştı. Demir’in ona olan inancını kırmak, onu sonsuza dek uzaklaştırmak istemişti. Kendi bebeğini dahi görmesini engellemek için. O an aldığı karar, hayatının en acı, en pişmanlık dolu kararı olacaktı: Bebeğini evlatlık vermek. Gizlice doğurmuş, bebeğine son bir kez sarılmış, sonra o minik bedeni, sonsuz bir boşluğa bırakmış ve geçmişiyle birlikte o anı kalbinin en derinlerine gömmüştü. Adını bile koyamamıştı. Ona sadece “canım” demişti.

Şimdi Emre, yirmi iki yıl sonra, bir fırça darbesiyle o mezarı açmıştı.

Elif, ertesi gün öğle arasında ofisten kaçıp, Emre’nin sergideki tablolarını daha yakından incelemek için geri döndü. Sanatçı bilgilerini araştırdı. Emre Gürsoy, İzmir Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde son sınıf öğrencisiydi. Ailesi hakkında fazla bilgi yoktu, sadece ‘yoksul bir ailenin parlak çocuğu’ gibi genel ifadeler. Bu Elif’in içini daha da kemirdi. Ya gerçekten oyduysa? Ya o zorlu hayatı yaşadıysa?

Çalışma odasının kapısını çalmadan içeri giren Can, onu elinde Emre’nin kataloğuyla, dalgın bir şekilde yakaladı. “Hala o tablolara mı bakıyorsun? Oldukça etkileyiciydi değil mi? Genç yetenek.”
Elif, kataloğu aceleyle masanın altına sakladı. “Evet, öyle. Oldukça özgün bir tarzı var.” Sesindeki gerginliği gizleyememişti. Can’ın kaşları çatıldı. “Bir haftadır tuhafsın Elif. Bir şeyler mi oldu? Benden sakladığın bir şey mi var?”
Bu soru, Elif’in kalbine bir hançer gibi saplandı. Sakladığı o kadar çok şey vardı ki… “Hayır Can’ım, ne saklayacağım? Sadece proje yorgunluğu işte. Biliyorsun, yeni ihalenin stresi…”
Can ona yaklaştı, yüzünü ellerinin arasına aldı. “Biliyorum seni Elif. Gözlerin hep anlatır içindekileri. Lütfen, eğer bir sorun varsa, bana anlat. Her şeyi beraber hallederiz, bilirsin.”
Can’ın güven veren sesi, Elif’in içindeki çalkantıyı bir anlığına dindirdi. Ama hemen ardından, geçmişin soğuk nefesi ensesinde hissettirdi kendini. Can’a bunu nasıl açıklayabilirdi? Yirmi iki yıl önce evlatlık verdiği bir çocuğu olduğunu, üstelik o çocuğun şimdi karşısına çıktığını nasıl söyleyebilirdi? Bu evliliklerinin temelini dinamitlemek demekti. Can’ı kaybetme düşüncesi, Elif’in boğazına kocaman bir yumruk oturtuyordu.

Birkaç gün sonra, Elif dayanamadı ve Emre’nin üniversitedeki sergisine gitti. Bir bahane uydurarak, genç sanatçılar için mentorluk programı önerisiyle Emre ile konuşmak istedi. Emre, onu görünce şaşırmıştı ama kibarca dinledi.
“Resimlerinizde… çok özel bir enerji var Emre Bey,” dedi Elif, sesinin titrememesine özen göstererek. “Sanki bir hikaye anlatıyor, hüzünlü ve derin bir hikaye.”
Emre’nin gözleri parladı. “Doğru hissettiniz Elif Hanım. Benim hayatım, tablolarım gibidir. Bazen karanlık, bazen umutlu. Annem derdi hep, ‘Senin ruhun tuvalinde saklı.’”
Elif’in kalbi bir an durdu. “Anneniz mi? Adoptif annenizden mi bahsediyorsunuz?” ağzından kaçırıvermişti.
Emre’nin yüzündeki gülümseme soldu. “Evet, nasıl bildiniz?”
Elif’in avuç içleri terledi. “Şey… sergi kataloğunda okumuştum sanırım. Yanlış hatırlamışım belki.” Ne kadar acemiceydi! Ama Emre üzerinde durmadı.
“Evet, beni evlatlık edindiler. Çok iyi insanlardır. Ama bir yanım hep eksik kaldı. Neden terk edildiğimi, gerçek ailemin kim olduğunu hep merak ettim. Özellikle de babamı. Annemi biliyorum, beni doğurduğu için minnettarım. Ama babam… hiç var olmamış gibi. Sanki bir gölge.”
Emre’nin sözleri Elif’in içini dağladı. Babası. Demir. Hiçbir zaman bilemediği oğlu. Ne kadar da çok benzemişlerdi!

Birkaç gün daha geçti. Elif, eski mahallesinden bir arkadaşı olan Ayşe’yi buldu. Ayşe, Elif’in gençliğindeki sırrına ortak olmuş, o zor günlerinde yanında durmuş tek insandı. Yıllardır görüşmüyorlardı.
“Elif? Sen misin? Ne iyi ettin de aradın! Kaç yıl oldu?” Ayşe’nin sesi telefonda sıcacıktı.
Elif, kalbinin atışlarını kontrol etmeye çalışarak zorlukla konuşabildi. “Ayşe, sana bir şey sormam gerek. Çok önemli. Demir… ne oldu ona?”
Telefondaki neşeli ses bir anda buz kesti. “Demir mi? Onu da mı merak ediyorsun hala?”
“Lütfen Ayşe. Bilmem gerek. O mektuptan sonra… hiç haber alamadım.”
Ayşe derin bir nefes aldı. “Demir… çok aradı seni Elif. Deliye dönmüştü. Bıraktığın mektuba inanmadı, bir şeyler döndüğünü anladı. Ama baban her kapıyı kapattı yüzüne. En sonunda İstanbul’dan gitti. Bir süre sonra haberini aldık… Annesi anlattı. Yıllarca toparlanamadı. Sanatını da bıraktı. Kanser oldu dediler. Genç yaşta, birkaç yıl sonra…” Ayşe’nin sesi titriyordu. “Öldü Elif. Yıkıldı o çocuk. Hiçbir zaman unutamadı seni. Hep seni sayıklayarak gitti.”
Elif’in gözlerinden yaşlar sicim gibi akmaya başladı. Demir ölmüştü. Onun yüzünden. Kendi elleriyle yazmıştı onun kaderini. “Peki ya… o bebek Ayşe? Ne oldu ona? Benim… benim bebeğim?”
Ayşe uzunca bir süre sessiz kaldı. “Onu da babanın adamları halletmişti. Ankara’da, gizli bir doğum, sonra da bir aileye evlatlık verilmişti. Adı… galiba Emre koymuşlardı. Bir ara duymuştum. Bir daha da izini bulamadım. Neden soruyorsun Elif?”
Elif, telefonda hıçkırıklara boğuldu. Cevap artık kesindi. Emre. Onun ve Demir’in oğlu. Oğlu öksüz kalmıştı, babası da onun yüzünden genç yaşta ölmüştü. Tüm bu keder, tüm bu pişmanlık bir yumru gibi boğazında düğümlenmişti. Kusursuz hayatı, camdan bir fanus gibi paramparça olmuştu.

Saatler sonra, Elif, hala ayakta, gözleri şişmiş bir şekilde, Can’ın eve gelmesini bekliyordu. Ayşe’nin söyledikleri kulaklarında yankılanıp duruyordu. Demir’in gözlerindeki hüzün, Emre’nin gözlerindeki bilinmezlik. Bir zincir gibi birbirine bağlıydı her şey.
Can anahtarı çevirip içeri girdiğinde, Elif’in hali onu şaşkına çevirdi. “Elif’im, ne oldu? Neden bu haldesin?”
Elif ona doğru yürüdü, yüzüne dokundu. “Can,” sesi çatlaktı, “Sana anlatmam gereken bir şey var. Çok uzun zaman önce, yirmi iki yıl önce…”
Kelime kelime, titreyen sesiyle, geçmişini, Demir’i, hamileliğini, ailesinin baskısını, bebeğini evlatlık vermek zorunda kalışını anlattı. Emre’yi gördüğünü, Demir’in öldüğünü öğrendiğini, her şeyi anlattı. Anlattıkça içindeki o kocaman düğüm çözülüyor, ama yerine yeni, daha büyük bir korku doluyordu. Can’ın onu terk etmesi. Bu sırrın onları ayırması.
Can, önce şokla, sonra acıyla dinledi. Yüzünde tüm duygular bir film şeridi gibi geçiyordu. Gözleri dolmuştu.
“Bana nasıl söylemedin bunu Elif?” diye fısıldadı sonunda. Sesinde kırgınlık vardı. “Yirmi iki yıl… Her şeyi bana nasıl saklayabildin?”
“Korktum Can. Seni kaybetmekten korktum. Bu sırrın bizi ayıracağından, benimle ilgili düşüncelerinin değişeceğinden korktum. Tüm bu hayatı inşa etmek için o kadar çabaladım ki… geçmişin gölgesinin her şeyi karartmasından deli gibi korktum.”
Can, Elif’i kollarının arasına aldı. Onu sıkıca sardı. “Beni kaybetmekten korktun ha? Elif, ben seni her şeyinle seviyorum. Geçmişinle, hatalarınla, pişmanlıklarınla. Ne yaşadıysan yaşadın, hepsi seni sen yapan şeyler. Ben seni bunlarla kabul ettim. Bu sırrın ağırlığıyla yaşamak sana ne kadar acı vermiştir, tahmin bile edemiyorum.”
Elif, Can’ın omzunda hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Uzun zaman sonra, ilk kez gerçekten nefes alabildiğini hissetti. Yılların yükü, omuzlarından akıp gitmişti sanki.
“Şimdi ne olacak?” diye sordu Elif, sesi boğuktu.
Can ondan ayrıldı, gözyaşlarını sildi. “Şimdi… şimdi bu genç adamla konuşmalısın Elif. O senin oğlun. Senin ve Demir’in. O da bu gerçekleri bilmeli. Belki de bu, hem senin hem de onun yaralarını sarar.”

Ertesi gün, Elif o hayır kurumunun genel merkezine gitti. Emre ile görüşmek istediğini söyledi. Onu bir mentorluk programına davet etmek bahanesiyle. Elif, titreyen elleriyle elindeki çayı yudumlarken, kapı açıldı ve Emre içeri girdi. Göz göze geldiklerinde, Elif’in kalbi bir kez daha sızladı. O kadar çok benzerlik vardı ki.
“Merhaba Emre. Tekrar görüşmek ne güzel.”
“Merhaba Elif Hanım. Mentorluk programı için mi çağırdınız?”
“Evet, o da var… ama asıl başka bir şey için konuşmak istedim seninle.” Elif derin bir nefes aldı. “Emre, sana anlatmam gereken çok önemli bir hikaye var. Benim ve… senin hayatını derinden etkileyecek bir hikaye.”
Emre’nin yüzünde merak ve endişe karışımı bir ifade belirdi. Elif, masanın altındaki elini sıktı. Korkuyordu. Ama artık saklanamayacağını biliyordu. Yıllar önce kaybolan o melodi, artık suskun kalamazdı. Zaman, yitik bir melodiyi, yeni bir başlangıcın eşiğine getirmişti. Ve Elif, bu melodiye, sonunda, kendi sesini katmaya hazırdı. Konuşmaya başladığında, sesi her zamankinden daha güçlü, daha kararlıydı. Geçmişin gölgesi, yavaşça çekiliyor, yerini belirsiz ama umut dolu bir geleceğe bırakıyordu.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık