aile dramı

Yitik Güvenin Gölgesi

8 dakikalık okuma · 1406 kelime

Babamın cenazesinin üzerinden bir hafta geçmişti. Evin sessizliği, kulaklarımda yankılanan bir çığlık gibiydi. Annem çoktan gitmişti, şimdi babam da… Koca bir ömrün yorgunlukları, hatıraları, pişmanlıkları bu evde asılı kalmıştı sanki. Kendimi, çocukluğumun geçtiği, şimdi acı bir sessizliğe bürünen bu evi toplamaya adamıştım. Babamın çalışma odası. Onun mabedi. Köşedeki ceviz çalışma masasının üzerindeki her eşyanın ayrı bir anısı vardı. Toplamaya kıyamazken, gözüm masanın çekmecelerinden birinde, tozlu bir kutuya takıldı. Üzerinde sadece “CEM” yazıyordu, babamın zarif el yazısıyla.

Cem. Bu isim beynimde bir şimşek çaktırdı. Çocukluğumun gülen yüzü, abim gibi sevdiğim, babamın gözdesi, Mine’nin ilk aşkı… Sonra bir anda kayboluşu. Yıllar önce, on dokuz yaşındayken, Cem aniden ortadan kaybolmuştu. İş ortaklarının batık bir projede onu dolandırıcılıkla suçlamasıyla manşetlere çıkmış, ardından da sırra kadem basmıştı. Kimisi intihar etti dedi, kimisi yurt dışına kaçtı. Babam bu olayın ardından bambaşka bir adam olmuştu. Bir daha hiç eski neşesine kavuşamamıştı.

Kutuyu yavaşça açtım. İçinde sararmış mektuplar ve bir fotoğraf vardı. Fotoğrafta babam, Kenan (kocam), Mine ve Cem, bir teknenin güvertesinde gülümseyerek poz vermişlerdi. Hepsi gençti, pırıl pırıl. Gözlerinin içi gülüyordu. Özellikle Cem’in. Mektuplar Cem’den babama yazılmıştı. Okumaya başladım. İlk mektuplar umut doluydu. Yeni iş projeleri, hayaller, babama olan güveni. Cem, Kenan ile ortak bir proje için babamdan destek istemiş, babam da onu kırmamıştı. Gururla, Kenan ve Mine’nin de bu işe gönül verdiğini anlatıyordu. Onlar eski dostlardı. Benim de hem kocam, hem de çocukluk arkadaşım. Ne güzel bir dörtlüydük.

Sonraki mektuplar yavaşça kararmaya başladı. Bir projede çıkan aksaklıklar, Kenan’ın sert tutumu, Mine’nin uzaklaşması… En son mektup, mürekkebi dağılmış, kelimeleri titrek bir elden çıktığı belli, yüreğime bir hançer gibi saplandı: “Bana bunu nasıl yaptılar, Baba? İhanetin böylesini ömrümde görmedim. Kenan ve Mine… Onlar beni batırdılar. Her şeyi üzerime yıkıyorlar. Biliyorum, sen de şahit oldun bazı şeylere, ama beni koruyamadın. Şimdi nereye gideyim? Benim için artık hiçbir yer güvenli değil. Bu vicdan azabıyla nasıl yaşayacağım?”

Ellerim titredi. Cem, bu mektubu yazdıktan sonra mı kaybolmuştu? Babam bunu biliyor muydu? Neden hiç bahsetmedi? Gözlerim fotoğraf ile mektuplar arasında mekik dokudu. O gülen yüzler, şimdi birer gölgeye dönüşmüştü zihnimde.

Aklıma ilk gelen Kenan ve Mine’ye sormaktı. Ama acele etmedim. Babamın neden bu kutuyu sakladığını, neden bu notu bıraktığını anlamam gerekiyordu. Kutunun altında, eski, kilitli bir ajanda buldum. Babamın el yazısıyla “Gerçekler bazen en yakınındaki sırlar olur. Baban.” yazıyordu. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Kilitli ajanda, cevapsız sorular… Odada panik içinde anahtar aramaya başladım. Bir saat sonra, babamın çocukluğumdan kalma eski bir anahtarlığında, minik, pirinç bir anahtar buldum. Tam da ajandaya uyuyordu.

Ajanda açıldığında, babamın düzenli ve titiz notlarıyla karşılaştım. Başlangıçta günlük olaylar, hava durumu, randevular… Sonra Cem’in adının geçmeye başlamasıyla satırlar derinleşiyordu. Babam, Kenan ve Mine’nin, Cem’i nasıl kandırıp bir şirket kurdurduğunu, sonra bu şirketin içini nasıl boşaltıp tüm suçu Cem’in üzerine yıktıklarını adım adım yazmıştı. Kenan ve Mine, Cem’i saf ve idealist bulmuş, onun üzerinden kendilerine bir gelecek inşa etmek istemişlerdi. Babam bunu fark ettiğinde çok geç olmuştu. Cem’in batık gösterilen şirketinden elde edilen kârların, Kenan’ın ilk büyük şirketinin temellerini attığını, Mine’nin de bu süreçte Kenan’ın en büyük destekçisi, ortağı olduğunu yazıyordu. Babam, Cem’e yardım etmeye çalışmış ama Kenan’ın tehditleri ve kurduğu karmaşık yasal ağlar karşısında eli kolu bağlanmıştı. Hatta babamın da bu işten zararlı çıkacağı, itibarının sarsılacağı ima edilmişti. Cem’in kayboluşuyla, her şey örtbas edilmişti.

Okudukça nefesim kesildi. Hayatım bir yalandan ibaretmiş gibi geldi. Yıllarca güvendiğim, sevdiğim, hayatımı paylaştığım insanlar… Kocam, en yakın arkadaşım… Onlar bir insanın hayatını karartmış, babamın da vicdanını zehirlemişlerdi. Bu gerçeği bunca yıl nasıl sakladılar? Benimle evlenirken, çocukluk arkadaşım Mine ile kanka rolü yaparken, içlerinde bu korkunç sırrı nasıl taşıdılar?

İlk defa Kenan’a farklı gözlerle bakmaya başladım. Akşam eve geldiğinde, her zamanki gibi beni öptü, sarıldı. Ama ben o an hissettiğim soğukluğu ve mesafeyi tarif edemezdim. Yüzüne baktığımda, ajandadaki satırlar, Cem’in çaresiz mektubu canlanıyordu gözümde. Gözlerinin ardında gizlediği o karanlığı görmeye başlamıştım sanki.

Mine’yi aradım. O da Kenan gibiydi. Neşeli, her zamanki Mine. Ama konuşurken Cem’in adını geçirdiğimde, sesi bir an tereddüt etti. “Cem mi? Ah, zavallı Cem. Ne olduysa oldu, gitti işte. Niye açtın şimdi bu konuyu Ayşe’ciğim, canını mı sıkacaksın?” Hızlıca konuyu değiştirme çabası, içimdeki şüpheyi dev bir dağa dönüştürmüştü.

Günler geçti. Yemek masasında Kenan’ın her iltifatı, Mine’nin her samimi gülüşü bir zehre dönüştü. Babamın ajandası yastığımın altındaydı. Her gece uykumdan uyanıp satırları tekrar okuyor, her kelimenin ağırlığı altında eziliyordum. Babamın son yıllardaki sessizliği, içine kapanıklığı, kederli hali… Şimdi hepsi anlam kazanmıştı. Bu sır, onu tüketmişti. Ve Kenan ile Mine, benim etrafımda, babamın mezarına çiçek koyarken bile, bu sırrın üzerine inşa ettikleri hayatlarıyla sırıtıyorlardı.

Bir akşam Kenan işten döndüğünde, içimdeki fırtına dinmek bilmedi. Sakin kalmaya çalıştım. “Kenan, hatırlıyor musun, babamın çalışma odasını toplarken bir kutu buldum. Cem’in eşyaları vardı içinde.”

Kenan’ın yüzündeki gülümseme anında dondu. “Cem mi? Ah, evet. Ne oldu o adama, hâlâ belli değil değil mi? Ne talihsiz bir adamdı. Babam da çok üzülmüştü o zamanlar.”

Gözlerimi kısmıştım. “Üzüldü, evet. Özellikle de sana ve Mine’ye ne kadar güvendiğini öğrendiğinde…”

Kenan’ın gözlerinde şimşekler çaktı. “Ne saçmalıyorsun Ayşe? Ben ve Mine? Ne alakası var bizimle? Biz sadece destek olmuştuk Cem’e. O kendi hataları yüzünden battı.” Ses tonu buz gibiydi.

“Kendi hataları yüzünden mi?” dedim. Sesim titremesin diye zor tuttum kendimi. “Yoksa sizin onu batırmanız yüzünden mi?”

Sözlerim Kenan’ın yüzündeki son maskeyi de düşürdü. Gözleri öfkeyle parladı. “Sen ne biliyorsun? Kim doldurdu kafanı? Baban mı?”

Bu tepki, her şeyin doğruluğunun kanıtıydı. Ajanda ve Cem’in mektupları masanın üzerine fırlattım. “Evet, babam! Yıllarca vicdan azabıyla yanan babam! Senin ve Mine’nin bir insanın hayatını nasıl çaldığını, hayallerini nasıl yıktığını, bir aileyi nasıl dağıttığını tek tek yazmış! Cem’in o son mektubu… ‘İhanetin böylesini ömrümde görmedim’ diyor! Ne yaptınız Cem’e, Kenan? Ne yaptınız?”

Kenan’ın yüzü bembeyaz oldu. Mektuplara ve ajandaya baktı. Sanki görünmez bir güç tarafından boğazı sıkılmış gibiydi. Konuşamadı.

“Konuşsana!” diye bağırdım. “Bunca yıldır hayatıma yalanlarla nasıl devam ettin? Benimle evlenirken, babamın elini öperken, Cem’in hayaletinin aramızda olduğunu hiç mi düşünmedin? Mine ile her güldüğünüzde, vicdanınız hiç mi sızlamadı?”

O sırada kapı çaldı. Mine’ydi. Her zamanki gibi neşeli bir sesle içeri girdi. “Ayşe’ciğim, Kenan, nasılsınız? Akşam yemeği için getirdiklerimi…”

Ortamdaki gerginliği anında hissetti. Gözleri masadaki ajandaya ve mektuplara kaydı. Kenan’ın solgun yüzünü görünce, onun da rengi attı. “Ne oluyor burada?” diye sordu kısık sesle.

“Ne mi oluyor?” dedim. Sesim bir bıçak gibi keskin çıkıyordu. “Gerçekler oluyor, Mine. Yıllarca sakladığınız, babamın ruhunu çürüten, bir insanın hayatını mahveden gerçekler.”

Mine’nin gözleri kocaman açıldı. Kenan’a baktı, Kenan’dan bana. Sonra gözleri masadaki belgelere saplandı. “Ayşe, saçmalama…”

“Saçmalıyor muyum?” dedim ve Cem’in son mektubunu elime alıp okumaya başladım. Cem’in babama yazdığı son satırlar, evde yankılandı. Mine’nin yüzü kireç gibiydi. Gözleri doldu ama bu gözyaşları pişmanlıktan mı, yoksa yakalanmanın şokundan mıydı, ayırt edemiyordum.

Kenan nihayet konuştu, sesi kısık ve çatlak. “Ayşe, dinle… Bu o zamanlar çok farklıydı. Bir iş hatasıydı. Kimseye zarar vermek istemedik. Cem de… O biraz saf bir çocuktu. Her şeyi yanlış anladı.”

“Yanlış mı anladı?” diye haykırdım. “Yani babam da mı yanlış anladı? O saf Cem’in intihar etmesine veya sırra kadem basmasına sebep olan sizler değil miydiniz? Ve sonra benimle evlenip babamın mirasına konmak, benim güvenimle oynamak… Bu da mı bir ‘iş hatasıydı’?”

Mine hıçkırmaya başladı. “Ayşe, lütfen… Yıllar geçti. Biz seni kaybetmekten çok korktuk. Her şeyi unuttuk sandık. Baban da… Biliyorum, o da çok üzgündü ama o da sustu. Bize zarar vermedi.”

“Evet, sustu!” dedim. “Ama bu onu bitirdi! Yıllarca o sırrın yüküyle yaşadı ve öldü! Ve siz… Siz bunun üzerinden bir imparatorluk kurdunuz! Benimle olan hayatınızı bu ihanetin üzerine inşa ettiniz!”

İçimde bir şey koptu. Yılların sevgisi, güveni, dostluğu, hepsi bir anda anlamsızlaştı. Karşımda duran bu iki insan, tanıdığım Kenan ve Mine değildi. Onlar, maskelerinin ardında korkunç birer yabancıydı.

Kenan dizlerinin üzerine çöktü. “Ayşe, lütfen… Bizi bırakma. Her şeyi düzeltiriz. Cem’i buluruz, ona yardımcı oluruz. Ne istersen yaparız, yeter ki sen gitme.”

Mine’nin gözlerinden yaşlar akıyordu. “Seni çok seviyoruz Ayşe. Sensiz ne yaparız?”

Bu sözler, kulaklarımda boş birer yankıydı. Sevgi mi? Hangi sevgi? Benimle kurdukları bu hayatın temeli çürük değil, baştan sona zehirliydi. Babamın ajandasındaki son cümle gözlerimin önünde belirdi: “Gerçekler bazen en yakınındaki sırlar olur.” Ve o sırlar, beni en yakınlarımdan sonsuza dek koparmıştı.

Bavulumu hazırlarken ellerim titremedi. Kalbim, taş kesmişti sanki. Arkamda duran Kenan ve Mine’nin yalvaran sesleri, artık bana ulaşmıyordu. Odadan çıktım, sonra evden. Hava kararmış, yıldızlar gökyüzünü doldurmuştu. Benim dünyamda ise tüm ışıklar sönmüştü. Ama belki de bu karanlık, yepyeni bir başlangıç için bir fırsattı. Kendi gerçeklerimle, kendi doğrularımla inşa edeceğim, yalanlar üzerine kurulmamış bir hayat için. Babamın ruhu şimdi huzur bulabilirdi, çünkü gerçek gün yüzüne çıkmıştı. Ve ben, artık bu yükü tek başıma değil, gerçeklerin ağırlığıyla ama yalanların esaretinden kurtulmuş olarak taşıyacaktım.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top