Aile draması
Yitik Gölgenin Bedeli
Levent, alkış tufanının ortasında, avuç içlerinin terlediğini fark ettiğinde, göğsünde buzdan bir yumru hissetti. Bu, aldığı ödülün ağırlığından değildi; yıllardır toprağın altına gömdüğünü sandığı o gecenin, ruhunun dehlizlerinden sızan soğuk eliydi. Kalabalık, “Yılın İş Adamı” plaketini gururla tutan Levent Demir’i ayakta alkışlıyordu. Gülümsemesi, aynalara sığdırdığı özenle örülmüş bir maskedeydi. İçinde ise fırtınalar kopuyordu, dudaklarının kenarına kadar ulaşan acı bir tat, geçmişten gelip genzini yakan bir koku vardı.
Kürsüden inerken gözleri, salonun en arkasında oturan, tanıdık gelmeyen yaşlı bir kadına takıldı. Kadın, diğerlerinin aksine alkışlamıyor, boş gözlerle sahneye bakıyordu. Levent’in ödülünü aldığını dahi fark etmemiş gibiydi. Birden, kadının gözleri Levent’in gözleriyle buluştu. Kısa bir an. O an, zaman durdu. Kadının bakışlarında, Levent’in bildiği ama unutmak için yıllarını harcadığı o tarifsiz hüzün vardı. Levent’in nefesi kesildi. Belki de sadece bir tesadüftü, diye düşündü, ama kalbi deli gibi atıyordu. Kadın, gözlerini ondan ayırmadan salonu terk etti. Levent’in başarısı, zafer naraları ve ışıklı sahne, bir anda anlamsız, boş bir dekora dönüştü.
Eve geldiğinde, lüks malikanesinin geniş salonları ona her zamankinden daha soğuk ve boş geldi. Karısı Ayşe, ödülü kutlamak için küçük bir parti organize etmişti, ama Levent’in neşesi yoktu. Zoraki tebessümlerle etrafta dolaşıyor, insanların tebriklerini duymazdan gelmeye çalışıyordu. On yedi yaşındaki kızı Defne, babasına sarıldı. “Baba, seninle gurur duyuyorum! En iyisisin!” dedi. Levent, kızının masumiyetine tutundu, ama kelimeleri boğazına düğümlendi. Defne’nin yaşı, Can’ın öldüğü yaşa çok yakındı. Bu düşünce, yıllardır beyninin kuytularında gizlenen bir zehir gibi yayılıyordu.
Yirmi yıl önceydi. Levent, hırslı, gözü kara bir gençti. Hayatı, her şeyini üzerine kurduğu küçük bir ithalat şirketini büyütmekten ibaretti. Bir gece, yağmurlu bir yolda, arkadaşı Ozan’la birlikte arabadaydılar. Ozan, Levent’in en yakın arkadaşıydı, yetimhanede büyümüş, Levent’in ailesi tarafından sahiplenilmiş, adeta bir kardeşti. O gece, Levent direksiyon başındaydı. Bir anlık dalgınlık, hız tutkusu ve alkolün etkisiyle direksiyon hakimiyetini kaybetti. Araba, yoldan çıkarak ağaca çarptı.
Her şey bir sis perdesinin arkasından gibiydi. Kaza, şiddetliydi. Levent, kanlar içinde, bilinci yerine geldiğinde Ozan’ın hareketsiz bedenini gördü. Sonra, birkaç metre ötede, çamurların içinde yatan genç bir çocuk… Can. O da hareketsizdi. Birkaç saniye içinde Levent’in hayatı altüst olmuştu. Kaza yerine gelen ilk ekibin siren sesleri yaklaştıkça, beyninde şeytani bir fikir beliriverdi. Ozan ölmüştü. Can da… kim bilir. Levent, kendisi de yaralı olmasına rağmen, inanılmaz bir güçle Ozan’ın cansız bedenini şoför koltuğuna, kendi bedenini ise yolcu koltuğuna taşıdı. Sonrası, büyük bir sis perdesiydi. Hastane, sorgulamalar… Levent, şokun etkisiyle hiçbir şey hatırlamadığını, Ozan’ın sürdüğünü iddia etti. Ozan’ın arkasında kimsesi yoktu. Levent’in ailesinin de o dönemki küçük çaplı bağlantıları devreye girdi. Kaza, “Ozan’ın dikkatsizliği sonucu” olarak kayıtlara geçti. Can, olay yerinde hayatını kaybetmişti. Levent, bu korkunç sırrın üzerine başarıdan bir imparatorluk inşa etti.
Parti bittiğinde, Levent çalışma odasına çekildi. Duvarlardaki başarı plaketleri, kupa yığınları, fotoğraflar… Hepsi, onun yalanının birer nişanı gibi parlıyordu şimdi. Oturduğu devasa deri koltuğa yığıldı. Yıllardır görmezden geldiği o gece, bütün dehşetiyle geri dönmüştü. Ozan’ın gözleri, Can’ın o cansız, çocuk bedeni… En çok da kadının gözleri. O kadının, Emine Hanım’ın, Can’ın annesi olduğunu biliyordu. Yıllardır onu uzaktan takip etmiş, hayatının nasıl değiştiğini, oğlunu kaybetmenin onu nasıl perişan ettiğini, sonra da nasıl kendi içinde bir adanmışlık bulduğunu izlemişti. Emine Hanım, oğlunun anısına “Can Suyu Derneği” adında küçük bir vakıf kurmuş, kaza kurbanı çocukların ailelerine yardım ediyordu.
Levent’in uykuları iyice kaçmaya başladı. Sabahları yorgun, geceleri hayaletlerle boğuşuyordu. Karısı Ayşe, onun bu haline anlam veremiyordu. “Neyin var Levent? Çok dalgınsın son zamanlarda,” diye soruyordu endişeyle. Levent, her seferinde işlerin yoğunluğunu bahane ediyordu. Ama gerçek, onun içini kemiriyordu. Kazandığı her kuruş, boğazından geçmiyordu. Yediği her lokma, midesinde bir taş gibi duruyordu.
Birkaç hafta sonra Levent, Ayşe’yi de bahane ederek Can Suyu Derneği’ne yüklü bir bağış yapmaya karar verdi. Amacı, vicdanını biraz olsun rahatlatmaktı. Derneğin adresini bulduğunda, şehrin kenar mahallelerinden birinde, küçük, mütevazı bir binayla karşılaştı. Kapıyı çaldı ve içeri girdi. Derneğin tek çalışanı, Emine Hanım’dı. Levent, onu görür görmez bir an donup kaldı. Tanınmamak için koyu renk gözlüklerini takmıştı, ama Emine Hanım’ın o yaşlı, kederli yüzü, yıllardır rüyalarına giren yüzdü.
Emine Hanım, içeri giren bu şık adama nazikçe gülümsedi. Levent, sesinin titrememesi için kendini zorladı. “İyi günler Emine Hanım. Ben Levent Demir. Şirketimiz adına Can Suyu Derneği’ne bir miktar bağış yapmak istiyoruz.”
Emine Hanım’ın gözleri parladı. “Ah, ne güzel bir sürpriz! Allah razı olsun Levent Bey. Böyle büyük bir şirket adımızı duymuş, bize yardım etmek istemiş, inanamıyorum.” Levent, kadının sesiyle daha da sarsıldı. O kadar kırılgan, o kadar naif bir sesti ki, içindeki canavar daha da büyüdü.
Levent, derneğin çalışmalarını sordu. Emine Hanım, oğlunun fotoğrafının durduğu masanın başından kalkmadan, elindeki yıpranmış cüzdanı işaret ederek, “Bazen hiç kimse bize ulaşmıyor. Kaza kurbanı çocukların ailelerini bulmak, onlara bir nebze destek olmak için elimizden geleni yapıyoruz. Can’ım… O da gitti, bir hiç uğruna. Katili bulunamadı bile. Kaza raporunda, ölen diğer sürücü suçlu bulundu ama… İçim bir türlü rahat etmedi Levent Bey. Can’ım daha on yedi yaşındaydı. Hayalleri vardı, umutları vardı. Bir sürücü hatası yüzünden yok oldu gitti.” Emine Hanım’ın gözleri doldu.
Levent’in boğazı düğümlenmişti. Kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibi atıyordu. “Peki… hiç mi şüpheniz olmadı? Kazayla ilgili…”
Emine Hanım hüzünle gülümsedi. “Oldu tabii. Çok oldu. Ama ben kimim ki? Fakir bir kadınım. Oğlum toprağa girdikten sonra, adalet arayacak ne gücüm ne de param kaldı. Raporlar netti, şahitler… Ya da şahit diye uydurulanlar… Kaza yerinde bir sürücü daha varmış denildi, ama o da ölmüş. Geriye kalan tek sağlam sürücü oydu, Ozan. Levent Bey, ben kimseden para pul istemedim. Sadece oğlumun hatırasını yaşatmak, başka canlar yanmasın diye uğraşıyorum.”
Levent’in alnından soğuk terler boşalıyordu. Emine Hanım, farkında bile olmadan, onun ruhundaki en derin yaraya parmak basıyordu. O an, o küçük derneğin odasında, yirmi yıllık bir yalanın ağırlığı, Levent’in omuzlarına bir dağ gibi çöktü.
Dernekten ayrılırken, Emine Hanım’ın sözleri kulaklarında yankılanıyordu. “Sadece oğlumun hatırasını yaşatmak…” Levent, Emine Hanım’ın bu naif dürüstlüğü karşısında kendi kibrinden ve yalanlarından utanıyordu. Onun başarılı hayatı, bu acılı kadının yıkık hayatı üzerine kurulmuştu.
Ertesi gün, Levent’in odasına orta yaşlı bir adam geldi. Adı Serkan’dı. Levent’in çocukluk arkadaşıydı ve olay gecesinden bu yana sessiz kalan tek kişiydi. Serkan, o gece olay yerine ilk ulaşanlardan biriydi. Levent’in panik içinde Ozan’ın bedenini direksiyona taşıdığını, Levent’in gözlerini ona diktiğini görmüş ama Levent’in ailesinin de baskısıyla yıllarca susmuştu. Şimdi, bir müddet önce ciddi bir rahatsızlık geçiren Serkan, hayatı sorguluyordu.
“Levent,” dedi Serkan, sesi titriyordu. “Ben daha fazla taşıyamayacağım bu yükü. Her gece Ozan’ın yüzünü görüyorum. Gittiğim her yerde Can’ın annesinin hıçkırıkları kulağımda. Oğlumu karşımda görünce, vicdanım kanıyor.”
Levent’in rengi atmıştı. “Ne saçmalıyorsun Serkan? Hangi yük? Hangi yüz?”
Serkan, Levent’in masasına bir gazete kupürü fırlattı. “Bu gazete, yirmi yıl önceki kaza haberi. Ozan’ın resmi var. Katil Ozan yazıyor. Sen ve ben biliyoruz ki katil Ozan değildi. Ben yirmi yıl sustum. Senin için, ailem için, kendi geleceğim için. Ama artık yapamayacağım.” Serkan’ın gözleri dolu doluydu. “Ben polise gideceğim Levent. Ya da Can Suyu Derneği’ne… Önce Emine Hanım’a anlatacağım her şeyi.”
Levent, sandalyesinden fırladı. Serkan, tek tanığıydı. Bu sırrın açığa çıkması, onun imparatorluğunun sonu, itibarının yerle bir olması demekti. “Yapma Serkan! Düşün ailemizi, çocuklarımızı! Her şeyimi kaybederim!”
Serkan başını iki yana salladı. “Sen her şeyini bir yalan üzerine kurdun Levent. Ben de bu yalanın parçası oldum. Oğluma, karıma yüz çevirdim. Ben artık bu yükü taşıyamıyorum. Senin de taşıman gerek. Belki de bu, ikimizin de günahı için bir bedeldir.”
Serkan’ın odadan çıkmasıyla, Levent’in bütün dünyası başına yıkıldı. Panik, korku, çaresizlik… Ama bunların arasında, incecik bir hürriyet ışığı da belirdi. Yirmi yıldır üzerinde taşıdığı zincirlerin belki de kopma zamanı gelmişti. Vicdanı, daha fazla dayanmıyordu.
Levent, o gece sabaha kadar düşündü. Defne’nin masum gülüşü, Ayşe’nin güven dolu bakışları, ve en önemlisi Emine Hanım’ın kederli ama onurlu duruşu gözlerinin önünden gitmiyordu. Ne yapmalıydı? Serkan’ı durdurmak için ne gerekiyorsa yapabilir miydi? Ya da her şeyi göze alıp, yalanını itiraf mı etmeliydi? İtirafın bedeli, sadece hapis değil, toplumsal dışlanma, itibar kaybı, ailesinin yıkımı demekti.
Güneş doğarken, Levent bir karara varmıştı. Serkan’ı durdurmayacaktı. Hatta belki de onunla birlikte, adaletin karşısına çıkacaktı. Ama önce, Emine Hanım’la konuşmalıydı. Yalanını, bizzat mağdurun gözlerinin içine bakarak itiraf etmeliydi. Bu, belki de yirmi yıl sonra ilk kez gerçekten nefes almasını sağlayacak bir adımdı. Belki de bir nebze olsun affedilmenin, hafiflemenin yolu buydu.
Levent, karısına ve kızına mektuplar yazdı. Her şeyi anlattı, neden yaptığını, neden sustuğunu, pişmanlığını dile getirdi. Sonra, üzerinde imzası olan istifa dilekçelerini hazırladı. Banka hesaplarını, ailesinin zor durumda kalmayacağı şekilde ayarladı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, arabasına atladı ve Can Suyu Derneği’nin yolunu tuttu.
Derneğin kapısı henüz kapalıydı. Levent, içeriden gelen tıkırtıları duyuyordu. Emine Hanım erkenden gelmiş olmalıydı. Derin bir nefes aldı. Avuç içleri yine terlemeye başlamıştı, ama bu sefer, kalbindeki buzdan yumru dağılıyor gibiydi. İçinde büyük bir korku vardı, ama aynı zamanda tarifsiz bir hafiflik de hissediyordu. Kapıyı çalmadan önce, elini Can’ın küçük fotoğrafının olduğu yıpranmış kapı paneline uzattı. Parmak uçlarıyla çocuğun gülümsediği yüze dokundu. Gözlerini kapattı. Yirmi yıl süren yalanın, yitik gölgenin bedelini ödeme vakti gelmişti. Kapıyı çaldı, ve kalbinin tüm ağırlığıyla içeri girdi. Hayatında ilk kez, gerçekten vicdanıyla yüzleşiyordu. Bundan sonra ne olacağını bilmiyordu, ama en azından artık, kendisiyle dürüst olacaktı.
