aile draması

Yitik Fırçalar ve Suskun Gözler

8 dakikalık okuma · 1175 kelime

Elif, annesi Fatma’nın gözlerindeki o kırık hayali ilk ne zaman fark ettiğini hatırlamıyordu. Belki de hep oradaydı, anneannesinin dizinin dibinde oyaladığı çocukluk günlerinden beri, dikiş makinesinin başında eğilen annesinin profilinde, pencereden dışarı bakarken uzayan bakışlarında. Fatma, dört duvar arasında, sessizce akıp giden bir su gibiydi; huzur veren, dingin, ama asla coşkulu olmayan. Bu durum, Elif’in içini kemiren, adı konmamış bir sıkıntı yaratıyordu. Babası Kadir ise, bu sessizliği tamamlayan bir gölgeydi sanki. Sabah işine gider, akşam döner, sofrada az konuşur, sessizce televizyon izlerdi. Onların hayatı, dışarıdan bakıldığında dört dörtlük bir uyum içindeydi, kimse kolay kolay sorgulamazdı bu iki insanın neden birbirlerine sanki birer görev arkadaşıymış gibi davrandığını. Ama Elif biliyordu, bu evde görünmez bir duvar vardı, kalın ve sağlam.

Otuzuna merdiven dayamış bir şehir plancısı olan Elif, kendi hayatını kurmaya çalışırken bile bu duvarın gölgesinden kurtulamıyordu. Her ilişkinin sonu, annesi ve babasının “sessiz sakin” ilişkisine dönüyormuş gibi geliyordu ona. Daha genç, daha isyankar ruhlu kız kardeşi Ayşe ise, bu evden kaçıp kurtulmanın yollarını erkenden bulmuş, şehir dışında bir üniversitede kendine yeni bir hayat kurmuştu. Ayşe’nin her ziyareti, bu sessizliğe atılan bir çığlık gibi olur, sonra o da giderdi ve geriye daha yoğun bir suskunluk kalırdı.

Bu seferki Ayşe ziyareti biraz farklıydı. Üniversite harçlığı için eski eşyaları internetten satmaya kalkan Ayşe, annesinin babadan kalma, kilitli sandığını karıştırırken, en dibinde bir şey bulduğunu söyledi Elif’e telefonda. “Abla, garip bir şeyler buldum. Annemin hiç bahsetmediği şeyler. Eski eskizler, mektuplar… Gel de bak. Sanki annem hiç tanımadığımız biriymiş gibi.”

Elif, Ayşe’nin bu hevesli, biraz da pervasız tavrına alışkındı ama telefondaki sesinde bu kez farklı bir merak vardı. Haftasonu annelerini ve babalarını bahane ederek eve gitti. Ayşe, Elif’i görür görmez elindeki yıpranmış, tozlu bir klasörü uzattı. Klasörün içinde karakalem çizimler, suluboya eskizler ve paslanmış ataçlarla tutturulmuş sararmış mektuplar vardı. Eskizler şaşırtıcı derecede profesyoneldi; bir kadın figürü, Kadıköy’deki iskelenin kalabalığı, Boğaz’ın dalgaları, hepsi müthiş bir yetenekle kağıda dökülmüştü. Mektuplar ise İtalyanca yazılmıştı.

“Ne bunlar Ayşe? Annemin mi?” Elif’in sesi bir fısıltıdan ibaretti. Annesi Fatma, ev işleri dışında bir hobisi olduğunu hiç belli etmemişti. Bırakın resim yapmayı, bir dergi karıştırmışlığını bile görmemişlerdi.

“Evet, adı yazıyor hepsinde. Bir de şu var,” dedi Ayşe, klasörün en dibinden katlanmış bir başka zarf çıkararak. Zarfın üzerinde, İtalyanca “Accademia di Belle Arti di Firenze” (Floransa Güzel Sanatlar Akademisi) yazıyordu. İçinde ise Fatma’nın adına düzenlenmiş, 1970’lerin sonuna tarihlenmiş bir kabul mektubu ve bir burs belgesi vardı.

Elif ve Ayşe birbirlerine baktılar. Bu, annelerinin sessiz ve sıradan hayatıyla taban tabana zıt bir gerçekti. Anneleri, yetenekli bir ressam adayıydı ve Floransa’da eğitim alma şansı kazanmıştı. Peki ne olmuştu da, o sanatsal hayallerini bırakıp bu monoton hayata sıkışıp kalmıştı?

O akşam yemek masası, her zamankinden daha ağır bir sessizliğe büründü. Elif, tabağındaki yemeği karıştırırken, göz ucuyla annesine baktı. Fatma her zamanki gibi sakindi, ama Elif, artık o gözlerdeki kırık hayalin nedenini biliyordu. İçinde bir fırtına kopuyordu. Ayşe ise, daha cesurca annesine doğru döndü.

“Anne, bu klasörleri bulduk. Bunlar ne?” Ayşe, klasörü masaya bıraktı.
Fatma’nın elindeki çatal tabağa düştü, metalin sesi porselenle birleşince küçük bir şangırtı duyuldu. Yüzündeki ifade, önce şaşkınlık, sonra acı dolu bir kabullenişe dönüştü. Babaları Kadir ise, başını tabağından kaldırmadan, sanki bu konuşma onunla ilgili değilmiş gibi yemeğine devam etti.

“Nereden buldunuz bunları?” Fatma’nın sesi, yıllardır bastırdığı bir acıyla titriyordu.
“Babaannemin sandığındaydı,” dedi Elif. “Anne, sen… sen resim mi yapıyordun? Floransa’ya gidecekmişsin?”
Fatma’nın gözleri doldu. “Eskidendi… Çok eskiden.”
Kadir sonunda başını kaldırdı. Gözlerinde yorgun bir bakış vardı. “Kapatın o konuyu, eskide kaldı her şey.”

Bu cümle, Elif’i çileden çıkardı. “Nasıl eskide kalır baba? Annem koskoca bir hayali bırakmış! Kimse mi konuşmayacak bunu? Sen biliyor muydun baba?”
Kadir’in yüzündeki ifade sertleşti. “Biliyordum tabii. Ne olmuş yani? Olmadı, olmadı işte. Kader!”
“Kader mi?” diye bağırdı Ayşe. “Yoksa senin yüzünden mi oldu?”

O an, evin içinde yıllardır biriken tüm gerilim patladı. Fatma birden masadan kalktı, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. “Yeter! Ne var bunda konuşulacak? Evet, olacaktı. Gidecektim. Ama sonra olmadı.”
Elif, annesinin yanına gitti. “Neden anne? Niye vazgeçtin?”
Fatma, kızlarına baktı, gözlerinde derin bir keder vardı. “Babamın işleri kötüye gitmişti o zaman. Borç içindeydik. Kardeşim hastalanmıştı. Annem çok düşkündü. Benim gitme gibi bir lüksüm yoktu.” Sesi çatallaştı. “Evlenmem gerekiyordu. Babanız o zamanlar… o zamanlar bana bir çıkış yolu gibi görünmüştü. Güvence gibi.”

Kadir, yavaşça yerinden kalktı. “Ben mi seni zorladım Fatma? Sen karar verdin. Ben sana istikrar sundum. Sen de kabul ettin.”
“İstikrar mı?” Fatma’nın sesi artık bir fısıltı değil, bir çığlıktı. “Sen hiç anladın mı benim neyi kaybettiğimi? Hiç bir kez olsun ‘Keşke gitseydin, keşke hayallerinin peşinden koşsaydın’ demedin. Benim fırçalarım küflendi Kadir, ruhum soldu, sen hiç fark etmedin!”
Fatma’nın bu kadar öfke ve acıyla dolu olduğunu hiç görmemişlerdi. Kızları şaşkınlık içinde donakalmıştı. Kadir ise, karısının bu patlaması karşısında küçülmüş, omuzları çökmüştü. Yıllardır süren sessizliğin altında yatan bu derin acı, bir yanardağ gibi patlamıştı.

“Ben… Ben seni sevdim Fatma,” dedi Kadir, sesi boğuktu. “Biliyorum, belki doğru ifade edemedim. Ama o zamanlar… Ailenin durumunu biliyordum. Sana yardım etmek istedim. Belki ben de gençtim, ne diyeceğimi bilemedim. Sen mutlu olursun sandım benimle. Ben sana iyi bir koca olmaya çalıştım, iyi bir baba olmaya çalıştım. Sen, hayatının geri kalanını benimle geçirmeyi kabul ettiğinde, benim için de her şey bitmişti. Geriye dönüp o yarayı deşmek istemedim hiç.”
Fatma’nın yüzündeki öfke yavaşça silindi, yerini derin bir üzüntüye bıraktı. “Yara deşmek istemedin, evet. Ama yaranın varlığını da kabul etmedin Kadir. Sanki hiç olmamış gibi davrandın. En çok bu acıttı beni.”

O gece, evin içinde, yılların yüküyle ezilmiş bir kırgınlık ve pişmanlık duygusu asılı kaldı. Elif ve Ayşe, annelerinin ve babalarının gençliklerine, onların seçimlerine, kaçırılan fırsatlara ve yanlış anlamalara tanık olmuşlardı. Bu, sadece annelerinin yitirilmiş hayali değil, aynı zamanda babalarının da bilinçsizce sebep olduğu, içinde yaşadığı bir acıydı. Kadir, karısının acısını görmezden gelerek, kendi içinde bir suçluluk duygusu taşıyor, bu durumu sessizce kabullenmeye çalışıyordu.

Ertesi sabah, mutfaktan gelen tıkırtılarla uyandı Elif. Merakla mutfağa indiğinde, annesini tezgahın başında, yıllardır dokunulmamış olan eski bir eskiz defterinin sayfalarını çevirirken gördü. Defterin yanında, bir zamanlar parlak olan ama artık kurumuş, sertleşmiş fırçalar duruyordu. Fatma, gözleri dolmuş bir şekilde sayfalara bakıyordu.

Elif annesinin yanına oturdu. “Anne,” diye fısıldadı.
Fatma, başını kaldırdı, gözlerinde hala hüzün vardı ama bir ışık da belirmişti. “Elif, biliyor musun? Bu defterde bir çiçek çizimi vardı. Açmayan bir gonca. Ona benzer bir hayat yaşadığımı düşünürdüm hep.”
“Ama artık öyle olmak zorunda değil,” dedi Elif, annesinin elini tutarak. “Belki geç, ama hala bir şeyler yapılabilir. Belki bir resim kursuna gidersin? Belki küçük bir atölye kiralarız?”
Fatma gülümsedi. O gülümseme, Elif’in çocukluğundan beri görmediği kadar sahici, umut doluydu. “Kim bilir? Belki de…”

Birkaç hafta sonra, Fatma, mahalledeki bir halk eğitim merkezinde suluboya kursuna yazıldı. İlk başta çekingendi, ama fırçayı yeniden eline aldığında, yılların pasının çözüldüğünü hissetti. İlk çizimi, açmaya yüz tutmuş bir gonca çiçeğiydi. Kadir, her akşam Fatma’yı kurs çıkışı bekliyor, sessizce ama ilgili bir şekilde gününün nasıl geçtiğini soruyordu. Aralarındaki görünmez duvar hala tam yıkılmamıştı belki, ama artık delikleri açılmış, karşılıklı rüzgarlar esmeye başlamıştı. Elif ve Ayşe, annelerinin yeniden canlandığını gördükçe, kendi hayatlarındaki o ağırlığın da hafiflediğini hissettiler. Yılların suskunluğu, bir kadının yeniden keşfedilen fırçalarıyla kırılıyordu; geç de olsa, yitik bir hayal yeniden yeşermeye başlıyordu, aileleri için de yeni bir başlangıç müjdesiyle birlikte.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top