Aile draması

Yitik Desenler

8 dakikalık okuma · 1212 kelime

Ayşe’nin nasırlı elleri, buz gibi zemini ovarken, pencereden sızan akşam güneşi, tozlu camlarda yorgun bir dans tutuyordu. Dışarıdan, bir kafeden süzülen keman sesleri, ruhunun en derin köşelerindeki paslı kapıları aralamaya çalışıyor, ama Ayşe’nin kalbi, bu nağmelere direniyordu. Kemana benzeyen bir çelloydu oysa Can’ın tutkusu. O kadar yakındı ki müziğe, ama bir o kadar uzaktı kendi yitik hayallerine. Yirmi sekiz yaşındaydı, ama ruhu, kırklı yaşlarının getirdiği bıkkınlıkla kaplıydı.

Yıllar önce, Ayşe pırıl pırıl bir genç kızdı. Mimarlık fakültesini birincilikle kazanmış, hayalleri Galata Kulesi’nden bile yüksekti. Kendi şehrinde bile yetinmeyip, Paris’in sanat dolu sokaklarında, çini desenlerinin, kemerli kapıların sırrını çözmek istiyordu. Defterleri, eskizlerle doluydu; hayal ettiği binaların siluetleri, Boğaz’ın lacivert sularına vuran ay ışığından daha parlaktı. Küçük kardeşi Can ise o zamanlar sekiz yaşındaydı, elleri küçücük, gözleri merakla doluydu. Bir gün, babasının ani vefatıyla, her şey tepetaklak oldu. Anneleri Fatma Hanım, zaten narin yapılı bir kadındı, bu yıkımın altında ezildi. Ayşe, o gün, sadece bir abla olmaktan öte, evin direği, annesinin desteği, Can’ın umudu olmak zorunda olduğunu anladı.

Kısa süre sonra, Can’ın müziğe olan yeteneği ortaya çıktı. Okulda bir yetenek gösterisi sırasında, sınıf öğretmeni, annelerini yanına çağırdı. “Bu çocukta başka bir ışık var, Fatma Hanım. Parmakları çello için yaratılmış gibi.” Evde zorla alınan ucuz bir çelloyla Can’ın çıkardığı ilk titrek notalar, Ayşe’nin kulağında bir ilahi gibi yankılandı. Can’ın gözlerindeki o parıltı, Ayşe’nin kendi kayıp hayallerinden daha önemli hale gelmişti. Ancak bir süre sonra, Fatma Hanım’ın hastalığı nüksetti. Doktor faturaları, ilaç masrafları, evin kirası… Her şey bir girdap gibi yutuyordu onları. Can’ın özel derslere, iyi bir enstrümana ihtiyacı vardı. Burslar bile sadece belirli bir yere kadar karşılıyordu masrafları.

Bir akşam, Ayşe, annesinin yatağının başında, Can’ın odasından gelen çello sesini dinlerken bir karar verdi. Üniversiteden ayrılacaktı. Bu karar, kalbine saplanan buz gibi bir hançer gibiydi, ama Can’ın geleceği, kendi geleceğinden daha parlaktı, daha gerçekti. Kimseye bahsetmedi. Annesine, “Fakülteye ara verdim anne, daha iyi bir iş bulup ikinizi de rahat ettireceğim,” dedi. Can’a ise, “Bana göre değilmiş mimarlık, daha pratik bir şeyler yapmak istiyorum,” diye geçiştirdi. Kimse itiraz etmedi, ya da edemedi. Ayşe’nin kararlılığının ardındaki gizli acıyı kimse göremedi.

Sonraki yıllar, Ayşe’nin sessiz fedakarlığının en görünmez tanığı oldu. Gündüzleri bir avukatlık bürosunda temizlikçi olarak çalışıyor, akşamları bir lokantada garsonluk yapıyordu. Geceleri ise, şehir uykuya daldığında, küçük bir terzi atölyesinde, sabahlara kadar dikiş dikiyordu. Parmakları, ince iğnelerin batışıyla nasır tutmuş, gözleri uykusuzluktan kan çanağına dönmüştü. Her kazandığı kuruş, Can’ın çello derslerine, yeni tellerine, katıldığı atölyelere gidiyordu. Can’ın gözlerindeki mutluluk, onun tek tesellisiydi. Can, okulunda dereceler yapıyor, ulusal yarışmalarda birincilikler alıyordu. Ayşe, her konserde en arka sıradan izliyordu onu, kalbi gururla şişiyordu. Ama kimseye, ne kadar acı çektiğini anlatamıyordu. Eski arkadaşlarından biriyle karşılaştığında, “Ayşe, sen ne yapıyorsun burada? Mimarlıkta nerelere gelmiştin?” diye sorduklarında, omuz silkip gülümserdi, “Kader işte, kısmet burayaymış.”

Hayatında bir tek Mert, Ayşe’nin içindeki derinliği hissedebilmişti. Aynı lokantada çalışan, kendi halinde, kitap kurdu bir adamdı Mert. Geceleri kapanıştan sonra, Ayşe’nin yorgun gözlerinde, bastırılmış bir hikaye gördü. Ona çay ikram etti, Ayşe’nin eskiz defterlerini fark etti, içindeki sanatçı ruhunu hissetti. Ayşe’nin kırılganlığına ve güçlü duruşuna hayran kalmıştı. Ona açılmak istedi, ama Ayşe her defasında bir duvar ördü aralarına. “Benim sana verecek hiçbir şeyim yok Mert. Benim hayatım sadece çalışmaktan ibaret.” Mert ise inatçıydı, “Herkesin bir hikayesi vardır Ayşe. Seninkini dinlemek isterim.” Ama Ayşe anlatmadı. Anlatamazdı. Mert’i bu ağır yükün altına sokmak istemezdi. Kendine bile itiraf edemediği hayallerini ona nasıl anlatabilirdi ki?

Yıllar geçti. Can, Türkiye’nin en iyi konservatuvarlarından birine tam burslu olarak kabul edildi. Avrupa’dan teklifler gelmeye başladı. Ayşe, annesinin elini tutarak, Can’ın mezuniyet töreninde ayakta alkışlarken, gözlerinden süzülen yaşlar, hem gururun hem de yorgunluğun tuzlu izleriydi. Can, sahneden, teşekkür konuşmasında, ailesine, özellikle de ablasına teşekkür etti. “Ayşe ablam olmasaydı, bugün burada olamazdım. Onun fedakarlığı sayesinde ben buralara geldim.” Ayşe, bu sözleri duyunca yüreğinin ağzına geldi. Acaba her şeyi biliyor muydu? Ama Can’ın gözlerinde sadece samimi bir minnet vardı, kurbanı olduğu bir sırrın ağırlığı yoktu.

Can, Milano’daki prestijli bir müzik akademisine kabul edildi. Valizlerini hazırlarken, annesinin eskiden kullandığı, şimdi Ayşe’nin eşyalarının durduğu çekmecenin en dibinde, sararmış bir zarf buldu. Zarfın içinde, Ayşe’nin lise diploması, üniversiteye giriş belgesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden gelen kabul mektubu vardı. Mektubun köşesi katlanmış, üzerine Ayşe’nin gençlik el yazısıyla bir not düşülmüştü: “Can’ın ilk çello dersi: 500 TL. Kayıt ücreti: 1200 TL. Benim hayallerim: Bir başka sefere…” Can’ın kanı çekildi. Hemen altında, Ayşe’nin isminin yazılı olduğu, çello atölyesinden alınmış makbuzlar, özel ders dekontları duruyordu. Hepsi, onun o küçücük maaşından kesilen paraların kanıtıydı. Yanında, o parlak günlerde Ayşe’nin çizdiği, yarım kalmış mimari projelerle dolu eskiz defterleri vardı. Boğaz Köprüsü’nün siluetini, kendi hayalindeki minarelerin motiflerini taşıyan tasarımlar… Her çizim, bir hayalin sessiz çığlığıydı.

Can, o an, ablasının yıllarca omuzlarında taşıdığı o devasa yükün altında ezildiğini fark etti. Ona her zaman gülen, güçlü, “ben iyiyim” diyen ablasının ardındaki devasa boşluğu gördü. Kalbi parçalandı. Hızla odasından fırladı, Ayşe’nin çalıştığı lokantaya koştu. Hava kararmıştı, lokanta kapanmak üzereydi. Ayşe, yorgun argın masaları topluyordu.
Can, kapıdan içeri daldığında, Ayşe şaşkınlıkla ona baktı. “Can? Ne oldu, bir şey mi var?”
Can’ın gözleri doluydu, elinde sararmış mektup ve makbuzlarla ona yaklaştı. “Abla… sen… sen neden yaptın?” Sesi titriyordu, gözyaşları yanaklarından aşağı süzülüyordu.
Ayşe, elindeki tepsiyi düşürür gibi oldu. Bütün vücudu buz kesti. Yıllardır koruduğu sırrı, tüm çıplaklığıyla açığa çıkmıştı. İnkar etmeye çalıştı, “Neden bahsediyorsun Can?” dedi titrek bir sesle.
Ama Can’ın gözleri, onun yalan söylemesine izin vermedi. “Benim çello derslerim, o enstrüman… Senin üniversite kaydın… Ablacım, ben biliyordum ama bu kadarını değil. Neden hiç söylemedin?”
Ayşe’nin gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. Yıllardır içine attığı tüm acılar, tüm fedakarlıklar, tüm pişmanlıklar, o an bir sel gibi akıp gitti. Dizleri çözüldü, bir sandalyeye yığıldı. “Senin için Can… Senin yeteneğin vardı. Benimki sadece bir hayaldi. Senin hayallerin daha büyüktü…”

Can, dizlerinin üzerine çöktü, ablasının ellerini tuttu. Nasırlaşmış, yorulmuş ellerini öptü. “Benim en büyük hayalim sensin abla. Sen olmasaydın, bu notalar hiç var olmazdı.”
O gece, Ayşe yıllar sonra ilk kez ağladı. Hıçkırıkları, lokantanın boş duvarlarında yankılandı. Can ise onu ilk kez bu kadar kırılgan görüyordu. O güne dek hep güçlü, hep fedakar, hep “iyi” olan ablası, şimdi bir çocuk gibi ağlıyordu. Mert, kapıdan onların bu anına tanıklık etti. Gözlerinde hüzünle karışık bir anlama vardı. Ayşe’nin sırrı, nihayet ortaya çıkmıştı.

Bir hafta sonra, Can Milano’ya uçmadan önce, ablasını evde otururken buldu. Elinde bir paket vardı. “Abla, bu senin için. Milano’dan bana esin veren bir şey getir.”
Paketin içinden, yepyeni bir eskiz defteri, pahalı resim kalemleri ve bir set mimarlık maket malzemeleri çıktı. Ayşe’nin gözleri doldu. “Ben yıllardır bunları kullanmadım ki Can…”
“Başlamak için hiçbir zaman geç değildir abla,” dedi Can, gülümseyerek. “Belki benim notalarım sana ilham verir. Benim için en güzel mimari sensin, benim köprülerim, benim kulelerim sensin.”

Can’ın ilk büyük konseri Milano’daki tarihi bir salonda gerçekleşti. Sahneye çıktığında, spot ışıkları tüm izleyicilerin üzerinde gezindi. Konserin sonunda, en sevilen parçalarından birini çalmadan önce mikrofona yaklaştı. “Bu geceki son parçamı, hayatımın mimarı olan bir kadına, ablama ithaf ediyorum. Onun sessiz fedakarlığı olmasaydı, benim müziğim sadece bir rüya olarak kalırdı.”
Ayşe, en arka sıradan onu izlerken, gözyaşları yanaklarından sessizce süzülüyordu. Şimdi, o sessiz fedakarlık, tüm dünyanın duyduğu bir melodiye dönüşmüştü. Belki de mimarlık hayali tozlu raflarda kalmıştı, ama Can’ın müziği, Ayşe’nin yarım kalan desenlerini, ruhunun en derinliklerinde, yeniden işlemeye başlamıştı. Belki de yeni bir başlangıç için, gerçekten de hiçbir zaman geç değildi. İlk kalemini eline aldığında, titrek ama umut dolu bir çizgiyle, yeni bir hayatın desenini atmaya başladı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top