Aile Dramı

Yerin Kulağı Vardır, Göğün Gözü

8 dakikalık okuma · 1587 kelime

Elif, kırk iki yıllık hayatının her günü, sabahın ilk ışıklarıyla uyanırdı. O sabah da aynıydı; yatak odasının penceresinden sızan soluk gün ışığı, Boğaz’ın lacivert sularına vurup odaya dans eden pırıltılar gönderiyordu. Ancak Elif’in gözleri, o pırıltıların ardındaki sisli geçmişe takılı kalmıştı. Burnuna gelen anlık toprak kokusu, yağmur sonrası yıkanmış çam kokusu, onu yine yıllar öncesine, Bursa’nın o küçük, unutulmuş köyüne, çocukluğuna götürmüştü. Başarılı bir mimardı. Sevgi dolu bir eşi, on yaşında zeki ve hayat dolu bir kızı vardı. Harika bir evi, imrenilecek bir kariyeri… Ama içinde, kimseye açıklayamadığı, hep orada duran, derin bir boşluk, eksik bir parça vardı. Ne kadar doldurmaya çalışsa da, ne kadar başarılı olsa da, o boşluk inatla oradaydı.

O gün, yeni tamamladığı bir projenin açılışı için son kontrolleri yapacaktı. Hızla hazırlanıp mutfağa geçti. Kızı Ada, kahvaltı masasında çizim yapıyordu. Eşi Can, sabah haberlerini izlerken kahvesini yudumluyordu. Elif, bu tabloya her baktığında şükrederdi. Ama o toprak kokusu, o sisli anı, yine Mehmet’in yüzünü getirmişti gözlerinin önüne. Mehmet. Çocukluk arkadaşı, ruh ikizi, sırdaşı… Sanki dünmüş gibi hatırlıyordu onun çekingen gülümsemesini, ahşap yontmaktan nasırlaşmış küçük ellerini. Birden kalbi sıkıştı. Yutkundu.

“İyisin değil mi, hayatım?” Can’ın sesi onu düşüncelerinden sıyırdı.

Elif gülümsedi. “Evet, iyiyim. Sadece biraz yorgun.”

O günkü yoğun iş temposu, Elif’in zihnini biraz olsun dağıtabilmişti. Akşamüstü, iş çıkışı, mimar arkadaşı Serap’ın ısrarıyla yeni açılan bir sanat sergisine gitmeyi kabul etti. Serap, “Elif, biraz kafanı dağıtman lazım. Bu sanatçı çok ilginç, mutlaka görmelisin eserlerini,” demişti. Elif, sanatla hep ilgilenmişti ama son zamanlarda ruhu o kadar yorgundu ki, ilham perileri onu terk etmiş gibiydi.

Sergiye girdiklerinde, modern ve soyut heykellerin arasında dolanmaya başladılar. Elif, eserlerin çoğuyla yüzeysel bir bağ kuruyordu, ta ki bir köşede duran, diğerlerinden daha mütevazı ama bir o kadar da etkileyici bir dizi heykele rastlayana kadar. Topraktan, yontulmuş ahşaptan ve bulunmuş doğal objelerden yapılmıştı. Her biri, Anadolu’nun derinliklerinden, bir köyün toprağından fırlamış gibiydi. Bir tanesi özellikle dikkatini çekti. Küçük, narin bir ahşap kuş heykeli. Yontuluşu, detayları… Kalbi hızla atmaya başladı. Neden bilmiyordu ama bu kuş, sanki avuçlarında büyümüş gibiydi. Sanki o kuşu, tahta talaşlarının kokusuyla birlikte çok önceden tanıyormuş gibiydi.

Sergi kartına baktı. Sanatçının adı: Mert Demir.

Elif, kuş heykeline uzun uzun baktı. Serap yanına geldi. “Nasıl buldun? Çok etkileyici, değil mi? Sanatçı hakkında pek bilgi yok ama eserleri adeta konuşuyor.”

Elif, Serap’ı duymazdan geldi. O kuş… Mehmet’in ona bir zamanlar yonttuğu kuşa benziyordu. Ama hayır, imkansızdı. Yıllar geçmişti, Mehmet’i en son gördüğünde on yaşındaydı. O bir çocuktu, sadece bir hatıraydı. “Öylesine bir benzerlik,” diye mırıldandı içinden. Ama kalbi, beynine itiraz ediyordu.

Eve döndüğünde yemekleri yedi, Ada’yı uyuttu ama içindeki huzursuzluk geçmemişti. Elif, bilgisayarının başına oturdu. “Mert Demir” adını arama motoruna yazdı. Karşısına çıkan ilk sonuçlar, sergi yorumları ve birkaç sanat blogu yazısıydı. Fotoğraflar… Bir söyleşi videosu. Tıkladı.

Ekranda, orta yaşlarında, gür sakallı, derin bakışlı bir adam belirdi. Yüzü yaşlanmış, çizgiler oluşmuştu ama gözleri… O gözler… Sanki zamanın yıpratamadığı bir yerlerden, Mehmet’in çocukluk gözleri bakıyordu ona. Sanatçı, eserlerinden bahsediyordu. Sesi, tınısı… Tanıdık bir melodinin uzaktan yankısı gibiydi.

“Eserlerimde hep geçmişimden ilham alırım,” diyordu Mert Demir. “Anadolu topraklarında, küçük bir köyde büyüdüm. Oradaki her ağaç, her taş, her dere kenarı benim için birer anı barındırır. Çocukluğumda, en yakın arkadaşımla paylaştığımız sırlar, yonttuğumuz tahta kuşlar… Bunlar benim sanatıma yön veren ilk kıvılcımlardı.”

Elif’in nefesi kesildi. Tahta kuşlar… Sırlar… Köy… Bu kadar tesadüf olabilir miydi? O boşluk, o tarif edilemez özlem, birdenbire bir isme, bir yüze bürünüyordu. Ama Mert Demir? Mehmet değil miydi adı?

Gözlerini kapattı. Anılar, bir sel gibi hücum etti zihnine. Bursa’nın eteklerinde, yemyeşil ağaçların arasında kaybolmuş küçücük bir köy. Komşu evlerde oturan Elif ve Mehmet. Yoksul ama mutlu bir çocukluk. Mehmet, utangaç, sessiz ama elleriyle harikalar yaratan bir çocuktu. Babası marangozdu, Mehmet de ondan öğrenmişti ahşap oymayı. Elif ise, hayal gücü geniş, her şeyi merak eden bir kızdı. Dere kenarındaki incir ağacının altında saatlerce oturur, Elif masallar anlatır, Mehmet de küçük tahta parçalarını yonta yonta dinlerdi. İşte o zaman yontmuştu Elif’e o küçük kuşu. “Bu kuş, sen nerede olursan ol, sana beni hatırlatacak Elif. Ve ben de seni hep bulacağım.”

On yaşındaydı Elif. Babası, öğretmenlik yaptığı köy okulundan İstanbul’a tayin olmuştu. Büyük bir şehre taşınacaklardı. Mehmet’le vedalaşmak, Elif’in hayatındaki en büyük acılardan biriydi. O gün, incir ağacının altında sarılmış, hıçkırıklarla ağlamışlardı. Mehmet, Elif’e verdiği kuş heykeline sımsıkı sarılmasını söylemişti. “Mektup yazarım Elif, her gün yazarım.”

İlk aylar mektuplaşmışlardı. Mehmet’in el yazısıyla, sayfalarına talaş kokusu sinmiş mektuplar. Sonra Elif’in ailesi, İstanbul içinde başka bir semte taşınmıştı. Adres değişti, telefon numarası değişti. Mehmet’in son mektubu, “Yine mi unuttun beni Elif? Mektuplarıma neden cevap vermiyorsun?” diye bitiyordu. O mektup, Elif’e bir tokat gibi çarpmıştı. Cevap yazmaya çalışmıştı ama mektupları geri gelmişti. Adresi yanlış yazıyordu belki de. Sonra Mehmet’ten bir daha haber alamamıştı. Zamanla, Elif, Mehmet’in kendisini unuttuğuna, büyük şehir hayatına uyum sağlamanın getirdiği yoğunluğa yenik düştüğüne inanmıştı. Bu inanç, içinde derin bir yara açmış, o boşluğun temelini oluşturmuştu.

Şimdi ise, o boşluk, Mert Demir adlı bir sanatçının yüzüyle, sesiyle, eserleriyle karşısına dikilmişti.

Günler geçti. Elif, internetteki her köşe bucağı taradı. Mert Demir hakkında ne bulursa okudu, videoları izledi. Sanatçının bir sonraki söyleşisi bir hafta sonu, şehrin merkezindeki bir sanat galerisinde olacaktı. Gitmeliydi. Başka çaresi yoktu. Bu, sadece Mehmet’i bulma meselesi değildi; kendi kayıp parçasını bulma meselesiydi.

“Can,” dedi bir akşam yemekte, sesi titrek. “Sana bir şey anlatmam lazım.”
Can, elindeki çatalı tabağa bıraktı. Elif’in yüzündeki ciddiyeti ve hüznü fark etmişti. “Dinliyorum hayatım.”
Elif, Mehmet’i, köydeki çocukluklarını, o kadar yıl içinde taşıdığı özlemi, bir sergide gördüğü heykeli, sanatçıyı, her şeyi anlattı. Kelimeler boğazına düğümleniyor, bazen hıçkırıklara dönüşüyordu.
Can, sessizce dinledi. Yemeği bitmişti. Sonunda, Elif’in ellerini tuttu. “Yıllarca bu yükü tek başına mı taşıdın Elif? Neden daha önce anlatmadın?” Sesi sitemden çok şefkat doluydu.
“Bilmiyorum Can. Sanki kimse anlamaz gibi geliyordu. Bir hayaleti kovalamak gibiydi. Ama şimdi… Şimdi o hayalet canlanmış gibi.”
“Gitmelisin,” dedi Can kararlı bir sesle. “Ne olursa olsun gitmeli, öğrenmelisin. Belki de bu, yıllardır içindeki o boşluğu doldurmanın tek yolu.”

Can’ın desteği, Elif’e güç verdi. Söyleşi günü, kalbi göğüs kafesini zorlayarak atıyordu. Galerinin kapısından içeri girdiğinde, kalabalığın arasında Mert Demir’i aradı. Sahneye çıktığında onu hemen tanıdı. Sakalları uzundu, yüzünde yılların yorgunluğu vardı ama gözlerindeki o çocuksu ışıltı hala duruyordu. Elif, kalabalığın en arkasına geçti, kimseye görünmeden onu izledi. Mert Demir konuşuyordu. Sanatından, ilham kaynaklarından, yaşam felsefesinden… Sanki Elif’in çocukluk Mehmet’i, yılların deneyimiyle yoğrulmuş, olgunlaşmış haliyle karşısındaydı. Her kelimesi, Elif’in ruhuna dokunuyordu. Özellikle, “Bazı kayıplar vardır ki, zaman onları unutturmaz, sadece üzerini örter. Ve bir gün, bir koku, bir ses, bir eser, o örtüyü kaldırır ve tüm acılarla, tüm özlemlerle yeniden yüzleşirsiniz,” dediğinde, Elif’in gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.

Söyleşi bittiğinde, insanlar Mert Demir’in etrafını sarmıştı. Elif, yavaşça ilerledi. Kalabalığın dağılmasını bekledi. En sonunda, Mert Demir yalnız kaldığında, Elif derin bir nefes aldı ve ona yaklaştı.

“Mert Demir?” Sesi fısıltı gibi çıktı.
Sanatçı arkasını döndü. Yorgun ama nazik bir ifadeyle Elif’e baktı.
Elif’in gözleri, Mehmet’in gözleriyle buluştu. Bir an duraksadı. Sanki zaman donmuştu. Mehmet’in gözlerinde önce bir şaşkınlık, sonra bir sorgulama, ardından ise tarif edilemez bir tanıma parıltısı belirdi.
“Elif?” Adı, bir soru gibi, geçmişten gelen bir yankı gibi çıktı dudaklarından.
Elif başını salladı, gözlerinden yaşlar süzülmeye devam ediyordu. “Benim, Mehmet. Benim.”

Galerinin hemen yakınındaki sessiz bir kafeye oturdular. Mehmet, hala Elif’i şaşkınlıkla süzüyordu. “İnanamıyorum. Kaç yıl oldu Elif? Otuz yıldan fazla…”
Elif, başını salladı. “Biliyorum. Ben de inanamıyorum. Seni bulacağıma hiç umut etmemiştim. Ama o kuş heykeli… O kadar benziyordu ki.”
Mehmet’in yüzüne hüzünlü bir gülümseme yayıldı. “Evet, o kuş… O hep aklımdaydı. Senin için yonttuğum ilk şeydi. Yaptığım her kuşta, hep seni düşündüm Elif.”

Saatlerce konuştular. Kayıp mektupları, taşınma kargaşasını, Mehmet’in ailesinin de kısa süre sonra başka bir köye taşınmasını… Her ikisi de, birbirlerinin kendilerini unuttuğuna inanmışlardı.
“Ben sana kızgındım Elif,” dedi Mehmet, sesi titreyerek. “Büyük şehre gidince bizi unuttuğunu düşündüm. Mektuplarıma cevap vermeyince, bilerek yapıyorsun sandım. Yıllarca içimde bir kırgınlık taşıdım.”
“Ben de sana çok kızgındım Mehmet. Beni unuttun sandım. Oysa ben sana yazmaya çalıştım, adresini bulamadım. Çocuk aklı işte, ne yapabilirdim ki?” Elif’in gözleri doldu yine. “O boşluk, içimdeki o koca boşluk hep sendin Mehmet. Sensiz geçen, cevapsız kalan o çocukluğumdu.”

Mehmet, çantasından küçük bir kadife kese çıkardı. Keseyi açtı ve içinden narin, küçük bir ahşap kuş çıkardı. Elif’e uzattı. “Bu… Bu senin için yonttuğum o kuş Elif. İlk kuş. Hep yanımdaydı. Bir gün beni bulacağına hep inandım.”
Elif, kuşu titrek elleriyle aldı. Küçük, pürüzsüz ahşap, hala Mehmet’in çocukluk kokusunu taşıyor gibiydi. Gözlerinden yaşlar sel gibi akıyordu. Mehmet’in de gözleri dolmuştu. İki yetişkin, otuz yıl önceki çocukluk acılarını, şimdi, yıllar sonra birbirleriyle paylaşmanın huzurunu yaşıyorlardı. Bu, bir kayıp ve yeniden kavuşma değil, aynı zamanda bir yas ve şifa süreciydi.

O gece, Elif eve döndüğünde, Can onu kapıda karşıladı. Elif’in yüzündeki hem ağlamışlığın izlerini hem de derin bir huzuru gördü.
“O’ydu değil mi?” diye sordu Can, yumuşak bir sesle.
Elif başını salladı, Can’a sarıldı. “Evet, o’ydu Can. Mehmet’ti. Mert Demir… Sadece sanatı için bir isim uydurmuş. O bendim… Bizdik. Kayıp olan bizdik.”
Elif, tüm detayları Can’a anlattı. Can, Elif’in bu yükten kurtulmuş olmasına içtenlikle sevindi. Bu, onların ilişkisini de daha derin, daha şeffaf bir seviyeye taşımıştı. Elif’in eksik parçası tamamlanmıştı.

Ertesi hafta, Elif ve Mehmet, yıllar sonra ilk kez, o eski köylerine doğru yola çıktılar. Artık romantik bir aşk değil, zamanın ve kayıpların ötesinde, çocukluklarının saf ve derin bağını yeniden inşa eden iki yetişkindiler. İncir ağacı hala duruyordu. Dere kenarı, anılarla doluydu. Elif, Mehmet’in ona yeniden yonttuğu bir ahşap kuşu, evdeki çalışma masasına koydu. Bir yanında Can ve Ada’yla çekilmiş mutlu aile fotoğrafı, diğer yanında o küçük, anlam dolu kuş. Elif artık biliyordu; içinde hissettiği o boşluk, artık dolmuştu. Yerin kulağı vardı, göğün gözü… Ve kaybolan her şey, bir gün, kendi yolunu bulur, yeniden kavuşurdu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top