Aşk Draması

Yarım Kalmış Suretler

10 dakikalık okuma · 1859 kelime

Elif, şampanya kadehini hafifçe sallarken, gözleri duvardaki tablolarda değil, salonun öteki ucundaki bir noktada takılı kalmıştı. Kalabalığın uğultusu, fondaki hafif caz müziği ve sanat kokan bu atmosfer, birdenbire anlamsızlaştı. Sanki zaman durmuş, sesler boğulmuştu. O an, sadece o vardı; ışıkların altında, bir grup insanın ortasında, yıllar sonra ilk kez karşısında duran Emre. Kalbi, uzun bir koşunun ardından nefes nefese kalmış gibi çarpmaya başlamıştı.

On yıl. Tam on yıl. Arada geçen koca bir hayat, sayısız yaşanmışlık, kapanmış yaralar ve yeniden inşa edilmiş bir dünya vardı Elif için. Emre ise sanki hiç yaşlanmamış, hiç değişmemişti. Aynı dalgalı kahverengi saçlar, aynı derin bakışlar, aynı düşünceli duruş… Sadece gözlerindeki o hüzün çizgileri daha da belirginleşmişti belki. Gözleri buluştuğunda, Elif kadehini sıkıca kavradı. Emre’nin yüzünde hafif bir şaşkınlık belirdi, ardından adeta bir gölge gibi hızla kaybolan bir ifadeye dönüştü. Elif başını çevirip, duvardaki soyut bir tabloya odaklandı. Kalbindeki o tanıdık sızı, hiç de soyut değildi. Gerçekti, kanlı canlıydı, on yılın tüm ağırlığını taşıyordu.

Sergi, Elif’in mimarlık ofisinin tasarladığı yeni sanat galerisinin açılışıydı. Görevini kusursuzca yerine getirmiş, projenin her aşamasında en ince detaya kadar dikkat etmişti. Başarılı bir mimar, kendine yeten, güçlü bir kadındı artık. Ama Emre’yi görmek, tüm bu inşa ettiği sağlam duvarları tuzla buz etmişti. Emre’nin burada ne işi vardı? O bir fotoğrafçıydı, ama bu sergi resim üzerineydi. Belki de Leyla’nın, ortak arkadaşlarının, sergisiydi? Evet, şimdi hatırladı. Leyla’nın uzun zamandır üzerinde çalıştığı koleksiyonu bu galeride sergileniyordu. Leyla’nın onu davet ettiğini, hatta ısrar ettiğini hatırlıyordu. “Gelmeyen çok şey kaçırır,” demişti Leyla. Ne kadar da haklıydı.

Leyla’nın sesi duyuldu: “Elif! Harika gidiyor, değil mi? Senin ellerine sağlık!”
Elif yapmacık bir gülümsemeyle Leyla’ya döndü. “Muhteşem olmuş Leyla, her zamanki gibi…” Göz ucuyla Emre’ye baktı. Hala oradaydı.
“Senin için bir sürprizim var,” dedi Leyla, göz kırparak. “Bak kimler geldi.”
Leyla’nın bakışlarını takip eden Elif, Emre’nin Leyla’ya doğru ilerlediğini gördü. Birlikte güldüler, Leyla’nın Emre’ye sarılması Elif’in midesini bulandırdı. Eskiden de Leyla’yla Emre’nin arası çok iyiydi. O üçlü, ayrılmaz bir bütündü adeta. Ta ki o güne kadar.
“Elif, Emre de geldi,” dedi Leyla neşeyle. “İkinizin de burada olması ne güzel. Eskiden olduğu gibi!”
Elif, donuk bir ifadeyle başını salladı. “Hoş geldin Emre,” dedi sesi metalik çıkarken.
Emre’nin gözleri, Elif’in yüzünde dolaştı. “Hoş bulduk Elif,” dedi yumuşak bir sesle. “Çok güzel bir galeri olmuş, tebrik ederim.”
Elif sadece başıyla onayladı, söyleyecek başka hiçbir şey bulamıyordu. Leyla aralarındaki gerginliği hissetmiş olmalıydı ki, “Hadi gençler, ben birazdan gelirim. Emre sen de resimleri incelersin,” diyerek uzaklaştı.

Sessizlik, serginin cıvıltısıyla tezat oluşturan, sağır edici bir gürültüye dönüştü. Elif ne yapacağını bilemez bir halde kadehini sıktı.
“Sen iyi misin Elif?” diye sordu Emre, sesi fısıltı gibiydi.
“İyiyim. Neden sordun ki?”
“Yüzün solmuş gibi.”
“Uzun bir gündü,” diye kestirip attı Elif. “Peki sen? Neler yapıyorsun?”
Emre omuz silkti. “Bildiğin gibi. Fotoğraf çekmeye devam ediyorum. Birkaç sergim oldu küçük çapta.”
Elif, Emre’nin hayallerini hatırladı. Büyük sergiler açmak, dünyayı dolaşıp insan hikayelerini fotoğraflamak… Onun için ne kadar da sıradan geliyordu Emre’nin “küçük çapta” dediği. Belki de Emre’nin hayatı da Elif’inki kadar yolunda gitmemişti. Ama bu, Elif’in içindeki öfkeyi dindirmeye yetmiyordu.
“Güzel,” dedi Elif soğukça. “Umarım her şey yolundadır.”
Emre, derin bir nefes aldı. “Elif, ben…”
“Geç oldu,” diye sözünü kesti Elif. “Benim gitmem gerekiyor.”
Kaçıyordu. Yıllardır kaçtığı gibi. Arkasına bile bakmadan kalabalığın arasına karıştı. Emre’nin çağrısı kulaklarına geliyordu ama o durmadı. Taksiye bindiğinde titriyordu. Onunla tekrar konuşmak, o buzdağının ucunu yeniden görmek, Elif’in tüm dengesini alt üst etmişti.

Gece boyunca uyuyamadı Elif. Anılar, zihninde bir film şeridi gibi dönüyordu. On yıl öncesi. Üniversite yılları. Genç, deli dolu, hayalleri olan iki insan. İstanbul’un boğazını el ele izledikleri geceler, Kadıköy’ün ara sokaklarında kayboldukları pazar sabahları, saatlerce konuşup gelecek planları yaptıkları kafeler… Emre, hayatının aşkıydı. Ona göre, bir ömür boyu sürecek olan aşkı. Ta ki o güne kadar. Emre, birdenbire, bir açıklama yapmadan, uzaklaşmıştı. Önce aramaları cevapsız bırakmış, sonra buluşma tekliflerini reddetmişti. Sonunda bir kafede son kez buluştuklarında, Emre’nin gözleri boş bakıyordu. “Yapamıyorum Elif,” demişti. “Birlikte olamayız. Bitti.”
“Ama neden? Ne oldu? Bir başkası mı var?”
Emre’nin yüzünde acı dolu bir ifade belirmişti ama sonra hızla maskelenmişti. “Hayır, kimse yok. Sadece ben… Artık istemiyorum.”
Elif o gün yıkılmıştı. Nedenini bilmediği bir ayrılık, bir ihanet gibi saplanmıştı kalbine. Haftalarca odasından çıkmamış, aylarca insan içine karışmamıştı. Sonra, inatla, küllerinden yeniden doğmuştu. Ama o günden sonra kalbine bir duvar örmüştü. Kimsenin kolay kolay geçemeyeceği, geçmek istese bile Elif’in izin vermeyeceği bir duvar.

Ertesi sabah, ofise geldiğinde Leyla’dan bir mesaj buldu. “Akşam yemeği? Üçümüz. Emre de gelecek.”
Elif mesajı okuduğunda telefonu elinden düşürecekti. “Üçümüz mü?” Leyla ne yapmaya çalışıyordu? Onların arasını düzeltmek mi? On yıl sonra mı?
Elif, Leyla’yı aradı. “Leyla, ne yapmaya çalışıyorsun?”
“Ne mi yapıyorum? Arkadaşlığımızı canlı tutmaya çalışıyorum Elif. Emre de eskiden olduğu gibi seninle konuşmak istiyor.”
“Konuşacak bir şeyimiz yok,” dedi Elif net bir şekilde.
“Belki de var Elif. Belki de vardır. Lütfen gel. Benim için.”
Leyla’yı kırmak istemiyordu. Leyla, zor zamanlarında yanında olmuş tek kişiydi. Elif’in yeniden ayağa kalkmasında büyük payı vardı. “Peki,” dedi isteksizce. “Nerede ve saat kaçta?”

Akşam, buluştukları restorana giderken Elif’in elleri terliyordu. Eski bir meyhane, samimi, loş ışıklı. Tam da Leyla’nın seveceği türden. Masaya yaklaştığında Emre’nin çoktan orada olduğunu gördü. Leyla henüz gelmemişti. Elif’in boğazı düğümlendi.
“Leyla henüz gelmedi mi?” diye sordu, sesi mümkün olduğunca kayıtsız çıkmaya çalışırken.
Emre, oturduğu yerden kalktı. “Hayır, sanırım işi uzadı.”
Bir anlık sessizlik.
“Aslında Leyla’nın gelip gelmeyeceği konusunda şüpheliydim,” dedi Emre, gözleri Elif’in gözlerine kenetlenmişti. “Seninle yalnız konuşmak istiyordum Elif.”
Elif sandalyesini çekti, “Konuşacak bir şeyimiz yok Emre.”
“Var,” dedi Emre, sesi her zamankinden daha kararlıydı. “Olmak zorunda. Benim için.”
Elif derin bir nefes aldı, “Dinliyorum o zaman.” Ama aslında dinlemek istemiyordu. Tüm bu yıllardır biriktirdiği öfkesi, kırgınlığı, acısı bir anda yüzeye çıkmıştı.
Emre, masadaki elini uzattı, Elif’inkine dokunmak ister gibiydi. Elif elini hızla geri çekti. Emre’nin yüzündeki ifade acıyla karıştı.
“Biliyorum Elif,” dedi. “Biliyorum, çok acı çektirdim sana. Yıllardır bunun pişmanlığıyla yaşadım.”
“Pişmanlık mı?” diye alay etti Elif. “O zaman neyden pişmanlık duyduğunu söyle bana Emre. Benimle dalga geçtiğinden mi, beni sebepsizce terk ettiğinden mi, yoksa…”
“Hayır!” diye sözünü kesti Emre. “Asla seninle dalga geçmedim. Seni çok sevdim Elif. Hayatımdaki her şeyden çok sevdim.”
Elif güldü. Acı bir kahkaha. “Sevseydin gitmezdin Emre. Sevseydin bırakmazdın beni o halde.”
Emre’nin gözleri doldu. “Yapmak zorundaydım Elif. Başka çarem yoktu.”
“Neymiş o çare? Ne oldu da benden kaçtın Emre? Bir açıklama bile yapmadan, beni bir bilinmeze attın. Ben aylarca nedenini düşünmekten çıldırdım. Kendimde mi bir hata aradım, neyi yanlış yaptım diye kendimi yedim bitirdim!”
Emre, başını öne eğdi. “Annem… Annem çok hastaydı Elif. Teşhisi yeni konulmuştu, böbrek yetmezliği. Acilen ameliyat olması gerekiyordu. Türkiye’deki doktorlar umut vermiyordu. Yurt dışında bir şansımız olduğunu söylediler. Ama bu, çok pahalıydı. Tüm birikimimizi, hatta daha fazlasını gerektiriyordu.”
Elif şaşkınlıkla Emre’ye bakakaldı. Bu hiç beklemediği bir şeydi.
“Ben… Ben sana yük olmak istemedim Elif. Senin hayallerin vardı, kariyerin vardı. Henüz üniversiteyi yeni bitirmiştik. Benim omuzlarımdaki yükü seninle paylaşmak, seni de bu belirsizliğe sürüklemek istemedim. Sana iyi bir gelecek sunamayacaktım. Seninle evlenip mutlu bir yuva kurmak isterken, tek yapabildiğim seni karanlığa çekmek olacaktı. Sana bunu yapmaya hakkım yoktu.”
“Peki ya bana bir açıklama yapmaya hakkın vardı Emre! Bana her şeyi anlatabilirdin! Ben senin için her şeyi yapardım! Seni desteklerdim, yanında olurdum!”
“Biliyorum,” dedi Emre, gözünden bir damla yaş süzülürken. “Biliyorum yapardın. Ama ben gururumdan, korkumdan, seni kaybetme korkumdan bunu yapamadım. Seni kendime bağlamak istemedim. Bırakıp gidecektim. Ne zaman döneceğim belli değildi, dönecek miydim, annem iyi olacak mıydı, hiçbiri belli değildi. Senin de benimle birlikte çökmeni istemedim. Bu, benim bencilliğimdi. Seni korumak adına yaptığım en büyük hata.”
Emre, ceketinin iç cebinden yıpranmış bir zarf çıkardı. “Bunları sana yazmıştım. Her gün yazdım. Ama hiç göndermedim. Cesaret edemedim. Belki şimdi anlarsın.”
Elif, titreyen elleriyle zarfı aldı. İçinden çıkan mektupların bazıları karalanmış, bazıları defalarca okunmaktan eskimişti. İlk mektubun tarihine baktı. Ayrıldıkları günden sadece bir hafta sonrasıydı.
Mektuplar, Emre’nin çaresizliğini, annesine duyduğu sevgiyi, Elif’e olan bitmeyen aşkını ve onu bırakmak zorunda kalmanın dayanılmaz acısını anlatıyordu. Her satırda pişmanlık, her kelimede özlem vardı. Elif okudukça nefesi kesildi. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Bu, on yılın tüm acılarının, yanlış anlamalarının ve bastırılmış duygularının dışa vurumuydu. Emre’nin o zamanlar bir bankada ek işe girdiğini, geceleri taksicilik yaptığını, sırf annesinin tedavisini karşılayabilmek için nasıl çabaladığını, tüm hayallerini bir kenara attığını öğreniyordu.
“Annem… Annem iyi şimdi,” dedi Emre, sesi titriyordu. “O da benimle birlikte geri döndü. Ama bu, benim içimdeki boşluğu doldurmadı. Senin yokluğun…”
Elif, elindeki mektupları masaya bıraktı. Gözleri yaşlıydı ama bu sefer sadece acı değil, derin bir hüzün ve anlama da vardı bakışlarında. “Bana bunu nasıl yaparsın Emre?” diye fısıldadı. “Nasıl sustun? Nasıl bana güvenmedin?”
“Korktum Elif,” dedi Emre. “Seni kaybetmekten o kadar korktum ki, seni incitmekten o kadar korktum ki, en büyük hatayı yaptım. Benden nefret edeceksin biliyorum. Ama yine de bilmeliydin. Belki de bu sayede içimdeki bu yük biraz hafiflerdi.”
Elif, sessiz kaldı. Bu kadar yıl, bu kadar öfke, bu kadar yanlış anlaşılma… Bir anda paramparça olmuştu. Emre’nin bencilliği sandığı şey, aslında büyük bir fedakarlık, büyük bir acıydı. Ama bu gerçek, Elif’in acısını silmeye yetmiyordu. Güvenini sarsan, kalbini kıran bir gerçeği kabullenmek kolay değildi.
“Leyla’nın her şeyi biliyor muydu?” diye sordu Elif, sesi kısıktı.
“Hayır,” dedi Emre. “Sadece annemin rahatsız olduğunu biliyordu, yurt dışına çıkmam gerektiğini. Ayrıntıları bilmiyordu. Ben kimseye anlatamadım. Sen hariç.”

Saatler geçmişti. Masada, yemekler yenmemiş, kadehler boş kalmıştı. Sadece ikisi vardı, geçmişin gölgeleriyle dolu, şimdinin belirsizliğiyle yüzleşen. Elif, mektupları tekrar okudu, Emre’nin gözlerinin içine baktı. Gördüğü şey, yıllar önceki o sevgi dolu gözlerdeki aynı yorgunluk ve pişmanlıktı.
“Neden şimdi?” diye sordu Elif. “Neden on yıl sonra?”
“Yüzleşmek istedim,” dedi Emre. “Seni tekrar görmek, beni durdurulmaz bir şekilde buraya çekti. Belki de bu, benim son şansımdır diye düşündüm. Sana gerçeği anlatmadan, asla huzur bulamayacaktım.”
Elif, bu kadar yıl boşuna mı acı çekmişti? Bu kadar yıl, Emre’ye olan öfkesiyle mi yaşamıştı? İçindeki sönmüş sanılan aşk ateşi, küllerin altından yeniden parlamaya başlamıştı. Ama bu, kolay bir ateş değildi.
“İkinci şanslar,” dedi Elif, sesi titriyordu. “Onlar için kolay değil Emre. Ben yeniden inşa ettim kendimi. Yeniden başladım.”
“Biliyorum,” dedi Emre. “Ve bunun için sana hayranlık duyuyorum. Senden hiçbir şey istemiyorum Elif. Sadece beni dinlemeni, beni anlamanı istedim. Belki bu, senin için hiçbir şeyi değiştirmez. Belki de bizi tamamen bitirir. Ama bu yükü daha fazla taşıyamazdım.”
Elif, elini uzattı ve masanın üzerinde duran Emre’nin elini tuttu. Sıcaklığı, on yıl öncesindeki gibiydi. Ona acı çektirmişti ama bu acının arkasında ne denli büyük bir fedakarlık ve sevgi olduğunu şimdi anlıyordu. Emre’nin elleri titredi, sonra Elif’in elini sımsıkı kavradı.
“Sana çok kızgınım Emre,” dedi Elif, gözyaşları yanaklarından akarken. “Çok kızgınım. Ama…”
Sözünü tamamlayamadı. Duygular boğazını tıkamıştı. Kırgınlık, öfke, sevgi, merhamet… Hepsi bir aradaydı.
“Ama ne Elif?” diye fısıldadı Emre, gözlerinde umut ışıkları belirmişti.
Elif, derin bir nefes aldı. Bu, kolay bir yolculuk olmayacaktı. Ama belki de bu yarım kalmış suretler, yeniden tamamlanabilirdi. Belki de hayat, onlara ikinci bir şans sunuyordu.
“Ama konuşmaya devam edelim,” dedi Elif. “Yavaşça. Her şeyi baştan konuşalım. Ama söz ver Emre, bir daha asla bana yalan söylemeyeceksin. Bana güveneceksin.”
Emre’nin gözleri sevinçle doldu. “Söz veriyorum Elif. Ne olursa olsun. Seni asla bırakmayacağım.”
Elif gülümsedi. Acı dolu, yorgun ama umut dolu bir gülümseme. Yaralarını sarmak, bu enkazın altından yeniden doğmak zaman alacaktı. Ama şimdi, en azından bir başlangıç, bir umut vardı. Emre’nin elini daha sıkı tuttu. Belki de bazı yarım kalmış suretler, on yıl sonra bile, yeniden hayat bulabilirdi.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık