Aile draması

Yarım Kalmış Bir Şarkı

8 dakikalık okuma · 1530 kelime

Elif, mutfakta özenle sebzeleri doğrarken, salonun köşesinden gelen kısık seslere kulak kesilmişti. Annesi Meryem Hanım, pencereden dışarıyı seyrederken kendi kendine mırıldanıyordu. Son zamanlarda bu mırıldanmalar artmıştı. Alzheimer’ın sinsi gölgesi, anıların renklerini soldururken, bazen de hiç beklenmedik bir parlaklıkla geçmişten kareleri gün yüzüne çıkarıyordu. Defne, üniversiteden yeni gelmiş, odasına kapanmak yerine anneannesinin yanına sokulmuştu. Elindeki eski, yıpranmış fotoğraf albümünü dikkatle inceliyordu.

“Anneanne, bu amca kim?” diye sordu Defne, ince parmağıyla siyah beyaz bir fotoğraftaki genç, neşeli adama dokunarak. Adamın elinde bir ud vardı, gözleri gülüyordu. Meryem Hanım, Defne’nin işaret ettiği fotoğrafa uzaktan baktı, gözlerinde geçmişin sisli perdesi aralandı sanki. Bir anlık duraksamanın ardından, dudaklarından dökülen kelimeler, Elif’in elindeki bıçağın sebzeye değmesini durdurdu.

“Kemal… Ah, Kemal’im…” Meryem Hanım’ın sesi, genç bir kızın özlemiyle doluydu. “Biliyor musun, o ne güzel ud çalardı. Sanki tellere değil de benim kalbime dokunurdu. Bir şarkısı vardı… Yarım kaldı.”

Elif’in içini tuhaf bir ürperti kapladı. Yıllardır annesinin ağzından duymadığı bir isimdi Kemal. Babası Metin’i erken yaşta kaybetmişlerdi. Metin Bey, Elif’in çocukluğundan beri tanıdığı, sakin, güven veren bir adamdı. Anneleri Meryem Hanım da hep o sakinlikte yaşamış, hiç dile gelmeyen bir melankoliyle sessizce hayatını sürdürmüştü. Elif, Kemal ismini daha önce hiç duymamıştı. “Hava kararıyor anne, içeri gel istersen. Üşüteceksin,” diyerek konuyu değiştirmeye çalıştı. Kalbinde nedensiz bir sıkıntı vardı.

Defne, anneannesinin yanından ayrılır ayrılmaz, mutfağa annesinin yanına geldi. “Anne, Kemal kim? Anneannem çok garip konuştu az önce.”

Elif, “Boş ver kızım, annemin kafası karışık. Eskilerden bir arkadaşıdır herhalde. Sen gel de bana yardım et.” Sesi, istemeden gergin çıkmıştı. Defne annesinin bu ani tepkisini anlamlandıramadı. Her zaman sakin, her zaman mantıklı olan annesi, anneannesinin anlattığı bu ufak detay karşısında neden bu kadar savunmacı olmuştu? Defne’nin aklının bir köşesine takıldı bu durum.

O akşam yemek masası, Elif’in sıkıntılı sessizliğiyle doluydu. Demir, Elif’in halinden bir şeyler olduğunu sezmişti ama eşinin suskunluğunu bozmak istemedi. Defne ise, anneannesinin gözlerindeki hüzünlü parıltıyı, “Kemal” ismini fısıldarken çıkan sesi, babası Metin’in hiç ud çalmadığını düşünüyordu. Kendi babası Metin Bey’in bir enstrümanla ilişkisi olmamıştı. Oysa Meryem Hanım, Kemal’i anlatırken sanki bir müzisyenden, bir sanatçıdan bahsediyordu.

Günler geçtikçe Meryem Hanım’ın geçmişe dönük anımsamaları arttı. Özellikle “Kemal” ismini daha sık anıyor, bazen bir melodi mırıldanıyordu. Bir öğleden sonra Defne, anneannesiyle televizyonda eski bir Türk filmi izlerken, filmdeki kemancı karakterinin çaldığı müziğe Meryem Hanım’ın gözlerinin dolduğunu gördü. “Bu şarkı… Kemal’in şarkısıydı,” diye fısıldadı Meryem Hanım. “O çalardı, ben söylerdim. Ne güzel günlerdi…”

Defne’nin merakı iyice kamçılandı. Annesiyle bu konuyu konuşmak istese de, Elif her seferinde konuyu kapatıyor, annesinin ileri yaşına ve hastalığına yoruyordu bu anıları. “Hastalığı ilerliyor Defne, biliyorsun. Eski defterleri açmaya gerek yok. Neyin ne olduğunu karıştırıyor.” Ama Elif’in sesindeki o gergin tını, Defne’nin kulağından gitmiyordu.

Defne, annesinin bu isteksizliğine rağmen kendi araştırmasına başladı. Annesinin eski fotoğraflarını, anneannesinin sandığını karıştırmayı denedi. Meryem Hanım’ın odasındaki kilitli çekmece yıllardır hiç açılmamıştı. Elif hep “içinde önemli bir şey yok, eski ıvır zıvır” derdi. Ama Defne’nin aklı o çekmecedeydi.

Bir hafta sonu Elif ve Demir, arkadaşlarıyla kahvaltıya dışarı çıkmışlardı. Defne, fırsat bu fırsat diyerek anneannesinin odasına girdi. Meryem Hanım uyuyordu. Defne, kilitli çekmeceyi zorlamanın bir yolunu ararken, anneannesinin komodininde duran, yıllardır görmediği eski bir gümüş anahtarlık dikkatini çekti. Anahtarlığa bağlı, minik, pirinç bir anahtar vardı. Sanki bir şeye aitti. Denemekten zarar gelmezdi. Anahtarı çekmece deliğine soktu ve çevirdi. Tık! Çekmece açıldı.

Defne’nin kalbi hızla çarpıyordu. İçerideki eşyalar, sanki zaman kapsülünden fırlamış gibiydi. Sararmış mektuplar, eski bir ud mızrabı, kurumuş bir çiçek ve küçük, kadife kaplı bir defter. Defne, defteri eline aldı. Kapağında Meryem Hanım’ın gençlik el yazısıyla yazılmış “Hatıra Defteri” yazıyordu.

Defteri açtı. İlk sayfalardaki yazılar genç, coşkulu ve sevgi doluydu.
“15 Mayıs 1968, Kemal… Gözlerin… Sesin… Udunun tınısı… Biliyorum ki ruhlarımız bir, kalplerimiz bir. Babam seni kabul etmezse, kaçarız Kemal. Yeter ki sen yanımda ol.”
Defne’nin nefesi kesildi. Bu ne demekti? Bu satırlar, annesi Elif’in babası Metin’den önce yazılmıştı. Kemal… Meryem Hanım’ın ilk ve büyük aşkı mıydı?

Sayfaları hızla çevirdi. Aşkın ve umudun dolu olduğu satırlar, giderek hüzünleniyordu.
“20 Eylül 1969, Babam kararlı. Metin Bey ile evleneceğim. Sana veda bile edemeden beni bu şehirden uzaklaştırıyorlar Kemal. Kalbim kanıyor. Yüzüğü parmağıma takacaklar ama kalbim hep seninle olacak. Bu bir son değil, biliyorum.”
Ardından uzun bir boşluk. Sonra, daha sonraki tarihlerde yazılmış, yorgun ve kabullenmiş satırlar:
“24 Mart 1973, Elif doğdu. Metin iyi bir adam. Elif de çok güzel bir bebek. Ama bazen ona bakarken… Gözlerinde senin bakışını arıyorum Kemal. Beni affet oğlum. Sana verdiğim sözü tutamadım.”

Defne’nin gözleri doldu. Annesinin babası Metin Bey, Meryem Hanım’ın gerçek aşkı değildi. Meryem Hanım, Elif’in babasıyla bir görücü usulü evlilik yapmıştı. Ve Kemal’i, hayatının aşkını geride bırakmıştı. Peki ya “oğlum” dediği kişi kimdi? Elif’ten önce bir oğlu mu vardı? Defterin son sayfalarında, neredeyse solmuş bir gazete kupürü vardı. Küçük bir haber: “Genç Müzisyen Kemal Yılmaz, Trafik Kazasında Hayatını Kaybetti.” Tarih: 1972. Yani Elif doğmadan bir yıl önce…

Elif, kapının çalındığını duyunca panikle defteri ve mektupları tekrar çekmeceye koydu. Anahtarı da eski yerine bıraktı. Tam her şeyi toplarken, kapı açıldı ve Elif içeri girdi. Yüzü asıktı.

“Defne, ne yapıyorsun anneannemin odasında?” Elif’in sesi beklenenden daha sertti.

Defne, yüzündeki karmaşık ifadeyi saklamaya çalıştı. “Hiç… Sadece anneanneme bakmaya gelmiştim.”

Elif, Defne’nin elindeki hafif tozlu elleri fark etti. O an, çekmecenin açık olduğunu görmese bile bir şeylerin açığa çıktığını hissetti. “Ne buldun Defne?” dedi, sesi çatallanmıştı. “Ne karıştırdın anneannemin eşyalarını?”

Defne, annesinin gözlerinin içine baktı. Gördüğü şey öfke değil, derin bir acı ve korkuydu. “Anne… Kemal kimdi? Neden bana hiç anlatmadın? Anneannemin bir oğlu mu vardı, Elif doğmadan önce?”

Elif’in yüzündeki kan çekildi. Yıllardır içten içe taşıdığı sır, şimdi genç kızının gözlerinde parlıyordu. Annesine baktı, Meryem Hanım hâlâ mışıl mışıl uyuyordu, sanki geçmişin fırtınaları onu etkileyemezdi. Elif, titreyen elleriyle Defne’nin omuzlarına dokundu. “Gel, konuşalım.”

Salona geçtiler. Demir de gelmiş, karısının ve kızının arasındaki gerginliği hissedince endişelenmişti. Defne, sessizce çekmecede bulduğu her şeyi anlattı. Meryem Hanım’ın defterinden alıntılar yaptı, Kemal’in hikayesini, gazete kupürünü anlattı. Demir, duyduklarına inanamıyordu. Elif ise, ağlamamak için kendini zor tutuyordu.

“Anneannemin Metin dedeme zorla mı verildiğini sanıyorsun?” diye sordu Defne. “Ve Kemal… O ölmeden önce Elif doğmadan önce bir çocuğu mu oldu anneannemin? Yoksa o ‘oğlum’ dediği Kemal miydi?”

Elif, derin bir nefes aldı. “Hayır, Defne. Oğlu yoktu annemin. Oğlu Kemal’di. Yani Metin’den önce sevdiği adam, Kemal… Ona evlat sevgisiyle de bağlıydı, ona hiç sahip olamayacağı için, o yarıda kalmış hayatına bir ağıttı o ‘oğlum’ demesi.” Elif, gözleri dolarken devam etti: “Annem, Kemal’le evlenmek istedi. Babası, yani deden, o zamanın şartlarında bir müzisyeni, bir serseri olarak görüyordu. Meryem Hanım’ın babası varlıklı bir adamdı, kızını itibarlı bir ailenin oğlu olan Metin’le evlendirdi. Annem, Kemal’i arkasında bırakmak zorunda kaldı. O şehirde kalırsak kavuşuruz umuduyla Metin’le evlenmeyi kabul etti, Kemal’den gizlice haberleşiyordu. Ama Kemal, ben doğmadan bir yıl önce, bir trafik kazasında hayatını kaybetti.”

Demir, şaşkınlık içinde Elif’e baktı. “Sen bunları biliyor muydun Elif? Neden hiç anlatmadın?”

Elif, başını öne eğdi. “Kısmen biliyordum. Annem gençliğinde nadiren bahsederdi, gözleri dolardı. Çocuk aklımla anlam veremezdim. Babam Metin hep çok iyi bir insandı, onu çok severdim. Annemin o hüzünlü bakışlarının sebebi hep beni düşündürürdü ama asla bu kadar derine inmemiştim. Büyüdükçe, evliliklerindeki o sessiz fedakarlığı sezmeye başladım. Annem, babama her zaman saygı duydu, iyi bir eş ve anne oldu. Ama hiç coşkulu bir kadın olamadı. Babam da bunu sanki biliyordu, o da sessizce kabul etmişti. Ben de bu gerçeği üstünü örtmeyi seçtim. Annemin acısını kurcalamak istemedim, babamın anısına saygısızlık gibi geldi. Kendi küçük dünyamda onları bir çift olarak görmeyi tercih ettim. Ama hep içimde bir ukdeydi.”

Defne, annesinin ellerini tuttu. “Anne… Ama bu bir sır değil, bu bir hayat hikayesi. Anneannemin büyük bir aşk yaşadığını, ama toplumun dayatmaları yüzünden ondan vazgeçmek zorunda kaldığını öğrenmek… Bu çok dokunaklı. Üzücü ama aynı zamanda güçlü bir hikaye.”

Meryem Hanım, uyandığında salona geldi. Yüzünde uykunun dinginliği vardı. Defne, nazikçe anneannesinin yanına oturdu. Elindeki defteri açıp, Kemal’in ilk yazdığı satırları okumaya başladı. Meryem Hanım, Defne’nin genç sesinden kendi gençliğini, kendi aşkını duyar gibi oldu. Gözlerinden yaşlar süzülürken, yüzünde hüzünlü ama aynı zamanda huzurlu bir gülümseme belirdi.

“O şarkıyı biliyor musun anneanne?” diye sordu Defne, yavaşça. “Yarım kalmış şarkını…”

Meryem Hanım, dudaklarını hafifçe araladı ve kısık ama berrak bir sesle o eski melodiyi mırıldanmaya başladı. Sanki udunun telleri hâlâ kalbinin içinde tınlıyor, Kemal’in dokunuşu ellerinde yaşıyordu. Elif, annesinin şarkı söyleyişini ilk kez dinliyordu. Yıllar süren sessizliğin ardından, o gizli melodi nihayet gün yüzüne çıkmıştı. O ana kadar annesinin hayatını kendi penceresinden görmüş olan Elif, şimdi annesinin gözlerinden bakıyor, onun kalbindeki yarım kalmış şarkının melodisini hissediyordu. Babasına duyduğu sevgiye rağmen, annesinin yaşadığı bu büyük fedakarlık karşısında yüreği burkuldu.

O akşam, aile sessizce Meryem Hanım’ın anılarını dinledi. Yıllar süren sessizliğin, saklanan acıların ardından, bir sır açığa çıkmıştı. Ama bu sır, aileyi ayırmak yerine, onları birbirine daha da yaklaştırmıştı. Elif, annesine bambaşka bir gözle bakmaya başladı. Sadece fedakar bir anne değil, aynı zamanda zorluklara göğüs germiş, büyük bir aşkı kalbine gömmüş, güçlü bir kadındı. Defne ise, anneannesinin hikayesinden ilham almış, gelecekteki seçimlerinde bu fedakarlığın ve aşkın ne kadar değerli olduğunu anlamıştı.

Ertesi gün, Defne bir mandolin kursuna kayıt yaptırdı. Meryem Hanım’ın yarıda kalmış şarkısı, belki de bir sonraki nesilde yeniden çalınacak, tamamlanacaktı. Elif, annesine sarılırken, artık onun yüzündeki hüznün sadece bir hastalığın yansıması olmadığını, aynı zamanda yıllarca kalbinde taşıdığı bir aşkın da derin izi olduğunu biliyordu. Ve bu gerçek, acı olsa da, onları birbirine daha sıkı bağlamış, ailelerini, sessizce akıp giden geçmişin melodisiyle yeniden tanımlamıştı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top