İlişki Dramı

Yarım Kalmış Bir Melodi

8 dakikalık okuma · 1419 kelime

Ayşe, mutfak penceresinden sokağı seyrederken, elindeki demli çaydan yükselen buharın yüzünü ısıtmasına izin verdi. İstanbul’un kasvetli Nisan sabahı, penceresinin camını ince bir yağmur perdesiyle kaplamıştı. Yedi yaşındaki kızı Elif’in odasından gelen çizgi film sesleri, Ayşe’nin içinde yankılanan sessizliği ara sıra deliyordu. Parmakları, demliğin sıcak porseleninde oyalanırken, zihni yıllar öncesine, gençliğin rüzgârıyla savrulduğu, aşkın doruklarında salındığı o günlere kaydı. Bir melodiydi o zamanlar hayatı, coşkulu ve umut dolu, ama aniden, açıklanamayan bir nedenle yarım kalmış bir melodi.

Takvimler, Cunda Adası’nda geçirecekleri bir haftalık tatili gösterdiğinde Ayşe, yıllardır ilk defa bu denli heyecanlı hissetmişti. Küçük, şirin kitapçısından bir hafta uzaklaşmak, Elif’le birlikte Ege’nin mavi ve yeşiline karışmak, ruhuna iyi gelecekti. Belki de bu yüzden, Cunda’nın daracık taş sokaklarında dolaşırken, eski bir Rum evinden bozma bir kafenin önünden geçerken, kalbinin ritmi aniden hızlandı. Vitrindeki camekânın ardından, kahve kokusuyla harmanlanmış, tanıdık bir silüet çarptı gözüne. Bir anlığına nefesi kesildi. O olamazdı, değil mi? Ayşe’nin adımları istemsizce yavaşladı, sanki yerçekimi ayak bileklerine demir atmıştı. Elif’in elini daha sıkı tuttu. O an, Ayşe’nin içindeki yarım kalmış melodi, kulaklarında uğuldamaya başladı.

Kafenin içindeki adam, sırtı Ayşe’ye dönük, bar tezgâhının arkasında kahve hazırlıyordu. Geniş omuzları, hafif kırlaşmış saçları… Ayşe’nin gözleri doldu. Bu, Can’dı. Gençlik aşkı, bir zamanlar hayatının merkezi, kalbinin tek sahibi. On yıl olmuştu. On yıl, bir ömrün üçte biri kadar uzun bir zaman dilimi. Ne yapmıştı o burada? Ayşe, hızla Elif’i çekiştirdi, “Hadi Elif’ciğim, burası çok kalabalık, başka bir yer bulalım.” dedi, sesindeki panik tonunu gizlemeye çalışarak. Ama çok geçti.

Can, arkasındaki hareketliliği hissedip döndüğünde, Ayşe’nin gözleriyle karşılaştı. Elindeki espresso fincanı tezgâha çarptı, küçük bir tık sesiyle. Zaman durdu. Gözleri, Ayşe’nin yüzünde, sonra küçük kızın masum bakışlarında gezindi. Ayşe’nin kalbi göğüs kafesini yumrukluyordu. Can’ın gözlerinde, şaşkınlık, hüzün ve tanıdık bir burukluk karışımı vardı. Ayşe, ona bakmamak için zorlansa da, bakışlarını ondan alamadı. “Ayşe?” dedi Can, sesi titrek, sanki bu isme yabancılaşmış gibi.

Ayşe, Elif’in meraklı bakışlarını fark ettiğinde kendine geldi. “Merhaba Can,” dedi, sesi kuru ve resmi çıkmıştı. “Sen burada mıydın?”

Can, bar tezgâhının arkasından çıktı, her adımında bir tereddüt vardı. “Evet, birkaç yıldır buradayım. Bu… senin kızın mı?” Gözleri Elif’in üzerinde oyalandı. Elif, kocaman, meraklı gözlerle ikisi arasında gidip geliyordu.

“Elif,” dedi Ayşe, kısaca. “Hadi Elif’ciğim, gidelim artık.”

“Durun lütfen,” dedi Can, sesi yalvarırcasına çıkmıştı. “Belki bir kahve içeriz? Oturun, lütfen.”

Ayşe tereddüt etti. Kaçmak istiyordu, bu karşılaşmanın getireceği acıdan, yüzleşmeden korkuyordu. Ama aynı zamanda, içindeki bir ses, bu anın bir tesadüften öte olduğunu fısıldıyordu. Elif, Can’ın nazik davetine çoktan yanıt vermişti bile, boş bir masaya doğru ilerliyordu. Ayşe’nin kaçışı imkânsızdı.

***

Masaya oturduklarında, aralarındaki hava keskin bir bıçak gibiydi. Konuşulan her kelime, dikkatle seçiliyor, her cümlenin altında yılların birikimi gizleniyordu. Elif’in varlığı, onları biraz olsun yumuşatıyor, gerilimi hafifletiyordu. Elif, Can’ın hazırladığı özel sütlü kahvesine bayılmıştı. Can, küçük kıza sorular soruyor, Ayşe’ye nadiren dönüyordu.

Akşam, Elif uyuduktan sonra, Ayşe otel odasının balkonunda oturmuş, denizin sesini dinliyordu. Yarın Can’la buluşmak için sözleşmişlerdi. Sadece konuşmak için. “Geçmişi konuşmak,” Can’ın tabiri buydu. Ayşe’nin kalbi sıkışıyordu. Ne vardı ki konuşacak? O, gitmişti. Onu ardında bırakıp gitmişti.

Gençlik aşkları, baharın en güzel çiçeği gibi açmıştı İstanbul’da. Üniversite yılları, birlikte kurulan hayaller, sonsuz olacağına inanılan bir aşk. Can, mimarlık eğitimini tamamlar tamamlamaz, yurt dışından büyük bir burs ve iş teklifi almıştı. Bir yıl sonra Ayşe’nin de gelip orada yerleşecekleri bir düzen kuracaklardı. Her şey planlanmıştı. Can gitmişti, mektuplar yazmıştı, Ayşe’nin de geleceği günü iple çekiyordu. Ama Ayşe’nin mektupları hiç gelmemişti. Ve Ayşe, Can’dan son bir veda mektubu ve bir iki hafta sonra kesilen telefonlar dışında hiçbir haber alamamıştı.

Ayşe’nin gözünden bir damla yaş süzüldü. Can gitmişti ve Ayşe, aylarca onun için yas tutmuş, ihanete uğradığını hissetmişti. Nedenini asla öğrenememişti. Ne kadar aramaya çalışsa da, ona ulaşamamıştı. Sonra, kalbini kilitledikten sonra, Elif’in babasıyla tanışmıştı. Ama o da, Ayşe’nin içinde sönmeye yüz tutan ateşi canlandıramamıştı. Evlilikleri kısa sürmüş, Ayşe, Elif’i tek başına büyütmeyi seçmişti.

Ertesi gün, Can’ın kafesi kapalıydı. Cunda’nın ara sokaklarından birinde, dar, taş merdivenleri tırmanarak, denize nazır küçük bir avluya geldiler. Can onları bekliyordu. Ayşe, Elif’i sandalyelerden birine oturtup boyama kitabını verdi.

“Konuşalım mı artık?” dedi Can, sesi sakindi, ama gözlerinde bir fırtına gizliydi.

Ayşe başını salladı, “Ne istiyorsun Can? Ne konuşacağız? Her şey bitti, sen gittin. Ben de bir hayat kurdum, işte Elif.”

Can’ın yüzü buruştu. “Ben gitmedim Ayşe. Ben sana mektuplar yazdım. Her ay yazdım. Sana buraya gelmen için detayları anlattım. Pasaport işlemlerini, kalacak yeri… Ama hiçbir zaman cevap gelmedi. Aradım, telefonlarına ulaşamadım. Numarayı mı değiştirdin sandım. Bir buçuk yıl bekledim Ayşe. Bir buçuk yıl! Sonra düşündüm ki, istemedin. Beni istemedin.”

Ayşe’nin kanı çekildi. “Ne mektubu Can? Ben senden hiçbir mektup almadım! Senden sadece son bir veda mektubu geldi, ‘Her şey bitti’ yazıyordu. Ondan sonra da ulaşamadım sana! Beni terk edip gittin!” Ayşe’nin sesi yükselmişti. Elif, başını kaldırıp onlara baktı.

Can şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. “Veda mektubu mu? Ben sana hiçbir veda mektubu yazmadım Ayşe! En son sana yazdığım mektup, Ekim ayında, ‘Seninle burada yeni bir hayat kurmak istiyorum, lütfen gel’ diyordu. Posta kutusuna atılmamış mıydı?”

Ayşe’nin zihni hızla çalıştı. Ekim ayı… O sıralar annesiyle büyük bir tartışma yaşamış, Can’ın gitmesini kabullenemeyen annesi, onun hakkında kötü sözler söylemişti. Ayşe de annesinden uzaklaşmak için kısa bir süreliğine teyzesine taşınmıştı. Posta adresini de o telaş içinde güncellememişti. Can’ın mektupları, muhtemelen eski adresine gelmişti. Peki o “veda mektubu” neydi?

“Benim aldığım mektup… Annem verdi bana. ‘Sana Can’dan geldi, her şey bitti yazıyor’ dedi. Okudum ve dünyam başıma yıkıldı.” Ayşe’nin sesi kısıldı.

Can ayağa kalktı. “Annene benim yazmadığım bir mektubu mu verdi? Neden yapsın bunu? Ya da benim mektuplarıma ne oldu?”

Ayşe’nin kalbinde bir şüphe tohumu yeşermişti. Annesi, Can’ı asla tam olarak onaylamamıştı. Yurt dışına gitme fikrini de pek hoş karşılamamıştı. Hep Ayşe’nin yanında kalmasını, şehirde iyi bir iş bulup evlenmesini isterdi. O yıllardaki gençlik hırsı ve Can’ın gitmesine duyduğu öfke, annesinin bir şeyler yapmasına neden olmuş olabilir miydi?

“Annem… Can, annem seni hiçbir zaman sevmedi. Yurt dışına gitmemizi de istemiyordu. Belki de… Belki de o mektupları hiç bana ulaştırmadı. Ya da o ‘veda mektubunu’ o yazdırdı ya da yazdı!” Ayşe’nin sesinde hem öfke hem de bir acı vardı. On yılını çalmışlardı, annesi.

Can şaşkınlıkla sandalyesine geri çöktü. “Bunu gerçekten yapmış olabilir mi?” Sesi inanamayarak çıkıyordu.

O an, Elif boyama kitabını kapatıp yanlarına geldi. “Anne, kahve getiren amca çok üzgün. Neden konuşmuyorsunuz artık?”

Ayşe, Elif’in masumiyetine sığındı, gözlerini Can’dan kaçırdı. “Bir yanlış anlaşılma olmuş hayatım.”

Yanlış anlaşılma mı? On yıl süren bir yanlış anlaşılma mı? Göz göre göre harcanmış bir ömür mü?

Akşamüstü, Cunda’nın günbatımı rüzgârıyla saçları uçuşurken, Ayşe ve Can sahilde yürüyorlardı. Elif, elinde topladığı deniz kabuklarıyla birkaç adım önlerinden koşuyordu. Ayşe, annesini aramıştı. Titrek bir sesle, “Anne, Can’dan hiç mektup gelmedi mi o zamanlar? Ya da sen bana verdiğin o veda mektubunu… nereden buldun?” diye sormuştu. Annesinin kekeleyen, sonra öfkeli, ardından suçlayıcı tonu her şeyi açıklamıştı. Annesi, Can’ın mektuplarını postacıdan almış, okumuş ve Ayşe’nin gitmesini engellemek için saklamıştı. Veda mektubu ise, bir arkadaşının eski bir mektubunu taklit ederek yazdığı, kötü bir senaryoydu.

Ayşe’nin öfkesi ve hayal kırıklığı büyüktü. Ama şimdi, Can’ın yanında yürürken, öfke yavaş yavaş yerini derin bir hüzne bırakıyordu. Onların aşkı, gençlikleri, hayalleri, bir annenin “iyiliği” uğruna kurban edilmişti.

“Yazık oldu bize Can,” dedi Ayşe, sesi zar zor duyuluyordu.

Can, Ayşe’nin elini tuttu. Elif’e belli etmeden, avuçlarını birleştirdi. “Yazık oldu Ayşe. Ama… şimdi biliyoruz. Bu önemli.”

“Ne yapacağız şimdi?” Ayşe’nin gözleri denize takıldı. Elif, küçük bir yengeçle oynuyordu. “Benim bir kızım var. Senin de bir hayatın var.”

Can, Ayşe’nin omzunu okşadı. “Biliyorum. Hiçbir şeyi geri alamayız. Ama belki… Belki de her şeye yeniden başlayabiliriz? Farklı bir yerden. Olgunlaşmış, yara almış ama yine de umutlu iki insan olarak.”

Ayşe’nin kalbi, on yıl sonra ilk defa, o yarım kalmış melodiye yeni notalar ekleyebileceğini fısıldıyordu. Geçmişin gölgesinde kalmış, yanlış anlaşılmalarla parçalanmış bir aşk. Şimdi, gerçekler ortaya çıkmışken, bu ikinci şans, bir yeniden doğuş olabilir miydi?

Elif, yanlarına koştu. “Baba, bakın ne buldum!” dedi, elindeki parlak deniz kabuğunu Can’a uzatarak.

Ayşe ve Can, birbirlerine baktılar. Elif’in ‘baba’ kelimesini kullanması, Can’ın yüzünde hem şaşkınlık hem de derin bir şefkat yarattı. Elif, Ayşe’nin eski eşine baba diyordu ama zaman zaman, özellikle sevdiği erkeklere de ‘baba’ demeye meyilliydi. Bu masum sesleniş, aralarındaki buzları eritmekten çok, onları daha da yakınlaştırdı.

Can, Elif’in elindeki kabuğu alıp dikkatle inceledi. “Çok güzelmiş Elif. Senin kadar güzel.”

Ayşe gülümsedi. İlk defa, on yılın ardından, içten bir gülümseme. Geçmiş, bir yara izi olarak kalacaktı, ama bu yara izi, onları birbirine bağlayan, daha olgun, daha anlayışlı bir bağa dönüşebilir miydi? Yarım kalmış bir melodi, belki de yeni bir senfoniye dönüşüyordu. Cunda rüzgârı, yeni bir başlangıcın şarkısını fısıldıyordu. Henüz bilinmeyen, yavaş adımlarla atılacak, ama umut dolu bir başlangıcın… Ayşe’nin elini, Can’ın eline usulca bıraktı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top