aile draması

Yarım Kalan Suret

9 dakikalık okuma · 1695 kelime

Elif’in düğününe sayılı günler kalmıştı. Ev, telaşla neşenin, bitmek bilmeyen hazırlıkların ve görünmez gerginliklerin birbirine karıştığı bir kokteyle dönmüştü. Dantel perdeler, gümüş tepsiler, bohça bohça çeyizler… Her köşede yeni bir detayın peşine düşülüyor, her telefon konuşmasıyla yeni bir onay alınıyordu. Ama tüm bu hareketliliğin, tatlı gürültünün ortasında Ayşe, bir gölge gibi dolaşıyordu. Yüzündeki yorgunluk, sadece düğün telaşına atfedilemeyecek kadar derin, gözlerindeki hüzün, her an düşmeye hazır bir damla gibi asılıydı.

“Anne, şu lavantaları ortaya mı koyalım, yoksa masaların kenarına mı?” diye sordu Elif, elinde mor çiçeklerle. Genç kızın sesi cıvıl cıvıldı, kalbi heyecanla çarpıyordu. Oysa Ayşe’nin gözleri, elindeki ütüden çıkan buharın titrek dansına takılmıştı. “Fark etmez kızım,” dedi, sesi boğuktu. “Nasıl istersen öyle yap.”

Elif’in yüzündeki gülümseme soldu. Annesinin son haftalardaki hali, tüm neşesini emip gidiyordu. Baş ağrıları sıklaşmış, uykusuz geceleri artmıştı. Eskiden bu kadar içine kapanık değildi Ayşe. Hayır, enerjik de değildi belki ama en azından bir sohbeti sürdürür, mutfakta şarkı mırıldanırdı. Şimdi ise bir hayalet gibiydi.

Akşam, Ahmet Bey eve geldiğinde gerginlik daha da arttı. Ahmet, Elif’in babası, ailede “düzen”in ve “gelecek”in temsilcisiydi. Her şeyin kusursuz olmasını ister, en ufak bir aksaklıkta kaşlarını çatıverirdi. “Ayşe, misafirler gelince salatalar soğuk kalmasın. Kontrol ettim mi dolabı?” diye sordu, daha ceketini bile çıkarmadan.

Ayşe, mutfaktan usulca cevap verdi. “Ettim Ahmet, merak etme.”

“Merak etmemek elde mi? Elif’in düğünü bu. Yılların emeği var ortada. Her şey tıkır tıkır işlemeli.”

Elif, babasının bu tavrından sıkılıyordu. “Baba, her şey yolunda. Sakin ol lütfen. Anne zaten çok yorgun.”

Ahmet, karısının hasta halini görmezden gelmeyi tercih ediyordu. “Yorgunluk mu? Yorgunluk dediğin nedir ki? Kadın milleti evleninceye kadar yorulmaz, evlenince de çocuğu büyütürken. Sonra da torunlarına bakarken. Asıl şimdi dinlenmesi lazım.”

Ayşe mutfakta tabağı düşürdü. Gürültüyle herkes sustu. Elif, hemen annesinin yanına koştu. “Anne iyi misin?”

Ayşe’nin yüzü bembeyazdı. Elini şakağına götürdü. “Başım… dönüyor.”

Ahmet mutfak kapısında dikilmişti. “Ne o Ayşe, yine mi başlıyor? Bu düğün telaşı seni niye bu kadar bitkin düşürdü anlamıyorum. Ne vardı ki? İki tabak çanak kırılsa ne olur, değil mi Elif? Abartmaya ne gerek var?”

Elif, babasına öfkeyle baktı ama bir şey söylemedi. Annesini kolundan tuttu, odasına götürüp yatağına yatırdı. Ayşe, yatağına uzanırken, komodinin çekmecesinde gizli duran, eski, sararmış bir fotoğrafın varlığını hissetti. Parmakları istemsizce çekmeceye uzanıp geri çekildi. Küçük, bebeklik bir suretti o fotoğraftaki. Bir daha o surete bakmaktan korkuyordu.

Günler, düğün maratonunun son metrelerinde koşar gibi geçiyordu. Ayşe’nin durumu kötüleşiyordu. Baş dönmeleri, mide bulantıları ve dayanılmaz baş ağrıları onu yatağa bağlamıştı. Elif, hem annesine bakmaya çalışıyor, hem de düğün hazırlıklarının son detaylarıyla uğraşıyordu. Ahmet ise bu durumu bir “kadın nazı” olarak görüyor, Ayşe’nin abarttığını düşünüyordu.

“Bu kadar naz yapacak ne var sanki Ayşe?” derdi sık sık. “Elif’in en mutlu gününde yatakta yatmak yakışır mı?”

Bir akşam Elif, annesinin ilacını vermek için odasına girdiğinde, Ayşe derin bir uykuya dalmıştı. Komodinin çekmecesi aralıktı. Merakına yenik düşen Elif, çekmeceyi yavaşça açtı. İçinde, biriktirdiği antika broşların arasında, küçük, yıpranmış bir fotoğraf buldu. Fotoğraf, siyah beyazdı. Üzerindeki tarih silik olsa da epey eski olduğu belliydi. Fotoğrafta bir bebek vardı. Yanakları tombul, gözleri iri, sevimli bir bebek. Ama bu bebek ne Elif’in ne de abisi Can’ın bebekliğine benziyordu. Daha da önemlisi, bu fotoğrafı daha önce hiç görmemişti.

Kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu kimdi? Neden annesi bu fotoğrafı herkesten saklamıştı? Kafasındaki sorular birbiri ardına sıralanırken, babasının sesini duydu. Kapı eşiğinde dikilmiş, kaşları çatık bir şekilde ona bakıyordu.

“Ne yapıyorsun orada Elif?” dedi sert bir sesle. “Annenin eşyalarına ne diye karışıyorsun?”

Elif, fotoğrafı elinde sıkıca tutuyordu. “Bu kim baba?” diye sordu, sesi titriyordu. “Bu fotoğraf kimin? Neden annem bunu saklıyor?”

Ahmet’in yüzünden kan çekildi. Gözleri birden buz kesti. “Sana ne Elif? Bu seni ilgilendirmez. Bırak o fotoğrafı yerine.”

“İlgilendirir! Annem günlerdir hasta yatıyor, sen bunu umursamıyorsun bile. Ama bu fotoğrafı görür görmez değişiyorsun. Neler oluyor baba?”

Ahmet’in sesi yükseldi. “Bu evin sırları var, evlat! Her şeyi bilmek zorunda değilsin. Annen de, sen de, bu konulara burnunuzu sokmayacaksınız!”

“Sırlar mı? Hangi sırlar? Bu bebek kimin? Annenin bir evladı mı var, bizim bilmediğimiz?”

Ahmet, bir an sendeledi. Gözleri kaçamak bir şekilde Ayşe’nin yattığı yatağa kaydı. “Saçmalama! Annenin tek evlatları sizsiniz. Kapat bu konuyu! Düğün öncesi saçma sapan şeyler çıkarma başımıza.”

Ama Elif’in içinde bir şeyler uyanmıştı. Annesinin sürekli hüzünlü hali, babasının bu ani öfkesi… Her şey birleşiyordu. O gece uyuyamadı. Sabah erkenden abisi Can’ı aradı. Can, şehir dışında yaşıyor, sadece özel günlerde geliyordu. Elif, telefonda Can’a annesinin kötüleşen durumunu ve bulduğu fotoğrafı anlattı. Can, hemen geleceğini söyledi.

Can gelir gelmez annelerini doktora götürdüler. Doktor, Ayşe’nin fiziksel olarak çok yorgun ve stresli olduğunu, ancak asıl sorunun derin bir travma ve buna bağlı psikolojik bir yük olduğunu belirtti. “Tıbbi olarak elimizden geleni yaparız ama asıl şifa, ruhundaki yaraları iyileştirmekte,” dedi doktor, Ayşe’nin gözlerine bakarak.

Hastaneden çıktıktan sonra Can, babasıyla konuşmaya çalıştı. Ahmet, yine konuyu geçiştirdi. “Kadın işte, naz yapıyor. Elif’in düğünü strese soktu. Olur böyle şeyler.”

“Baba, bu normal değil,” dedi Can. “Annem çok kötü durumda. Doktor ciddi bir şeylerden bahsediyor. Sakladığınız bir şeyler mi var?”

Ahmet’in dudakları kilitlendi. Can, babasından umudunu kesince, teyzesi Nezahat’ı aramaya karar verdi. Nezahat Teyze, Ayşe’nin ablasıydı ve Ayşe’ye çok düşkündü. Elif de bu fikri destekledi.

Nezahat Teyze, ertesi gün apar topar geldi. Ayşe’yi hastanede gördüğünde gözleri doldu. Kardeşinin solgun yüzünü okşarken, Elif ve Can’a baktı. “Bana anlatmadığınız ne var Ayşe’ye dair?” diye sordu. “Bu kadar çökmesi normal değil.”

Elif, fotoğrafı çıkarıp Nezahat Teyze’ye uzattı. “Teyze, bu kim?”

Nezahat Teyze, fotoğrafı görünce bembeyaz oldu. Elleri titremeye başladı. Gözlerinden yaşlar süzüldü. “Ah Ayşe’m, ah zavallı kardeşim benim…”

“Teyze ne oldu? Kim bu bebek?” diye üsteledi Can.

Nezahat Teyze, derin bir nefes aldı. Sanki yıllardır ağzına kilitlenmiş bir sırrı dışarı çıkarmak için tüm gücünü topluyordu. “Bu… Ömer.”

Elif ve Can birbirine baktı. “Ömer mi? Kim Ömer?”

“Sizin abiniz… Ya da olabilirdi.” Nezahat Teyze, gözlerini bir noktaya sabitlemiş, uzaklara dalmıştı. “Ayşe çok gençti daha. Yirmi yaşındaydı. Bir çocukluk aşkı vardı. Delice seviyorlardı birbirlerini. Ama çocuk, şehir dışına okumaya gitti, bir daha da dönmedi. Ayşe hamile kalmıştı.”

Elif’in ağzı açık kaldı. Can şaşkınlıkla sandalyesine yığıldı.

“O zamanlar çok farklıydı her şey. Namus, aile şerefi… Çok önemliydi. Hele de bizim gibi küçük bir kasabada. Ayşe’nin ailesi yıkıldı. Babası… sizin dedeniz, çok sert bir adamdı. Ayşe’yi dövdü, sokağa attı neredeyse. Ben sahip çıktım ona. Doğurdu çocuğu, gizlice. Benim evimde. Bir oğluydu. Sarışın, masmavi gözlü bir bebek. Tıpkı şu fotoğraftaki gibi.”

Nezahat Teyze durdu, hıçkırıklarını tutmaya çalıştı. “Ama… Ahmet’le nişanlandığında işler değişti. Ahmet iyi bir adamdı. Çalışkan, saygın bir aileden geliyordu. Ama çok gururluydu. Ayşe’nin ailesi, bu sırrı Ahmet’ten saklamaları gerektiğini düşündü. Ahmet’in ailesinin de bunu asla kabul etmeyeceğini biliyorlardı.”

“Ne yani?” diye fısıldadı Elif. “Babam bunu bilmiyor muydu?”

“Biliyordu,” dedi Nezahat Teyze, acıyla. “Ayşe, Ahmet’i çok sevdi. Düğünlerinden az önce, vicdanı dayanamadı, her şeyi anlattı ona. Ahmet şoke oldu. İlk başta gitmek istedi, nişanı atmak istedi. Ama Ayşe’yi de seviyordu. Ailesinin baskısı, kendi gururu… Ayşe’ye bir şart koştu. Ömer’i kimsenin bulamayacağı bir yere, yetimhaneye bırakacaktı. Yeniden başlayacaklardı. Bu sırrı sonsuza dek ikisi de kalplerine gömeceklerdi.”

Can’ın yumruğu sıkıldı. “Babam… bunu nasıl yapar? Annem nasıl kabul eder?”

“Ne yapsın Can’ım? Yirmi yaşındaki bir kadın, ailesinin sırtını dönmüş, o bebeği nasıl büyütsün tek başına? Ahmet, ona bir umut verdi. Yeni bir aile, yeni bir hayat vaat etti. Ama o vaat, Ayşe’nin kalbinden bir parça kopararak geldi.” Nezahat Teyze, gözyaşları içinde devam etti. “Ömer, yetimhaneye bırakıldı. Ayşe’nin adını bile koymasına izin verilmedi. Sadece bir isim verildi ona, Ömer. Ayşe bir kez bile göremedi oğlunu sonra. Geceleri uyanır, sabahlara kadar ağlardı. Ben şahit oldum. Bu sır onu yavaş yavaş içten içe kemirdi. Yıllarca konuşmadık bundan. Ahmet Bey de ağzını hiç açmadı. Sanki hiç yaşanmamış gibi davrandılar. Ama Ayşe’nin o acısı, onunla beraber büyüdü. Elif, senin düğün hazırlıkları, annene kendi nişanlılık dönemini, Ömer’i bırakmak zorunda kaldığı o kara günleri hatırlattı. İçindeki tüm o acılar yeniden depreşti.”

Elif’in boğazı düğümlenmişti. Kalbi paramparça olmuştu. Annesinin yaşadığı bu derin dram, babasının bu acımasız seçimi… Tüm aileleri bir yalan üzerine kurulmuştu. Annesinin acısının kaynağı buydu. Onların mutluluğu, bir başkasının, bir çocuğun hayatının silinmesi üzerine inşa edilmişti.

Akşam, hastane odasında Ayşe’nin uyanmasını beklerken, Ahmet odaya girdi. Yüzü asıktı. Elif’i görünce gözlerini kaçırdı. Elif, elinde Ömer’in fotoğrafıyla babasına döndü.

“Baba,” dedi, sesi titrek ama kararlıydı. “Teyzem her şeyi anlattı.”

Ahmet’in yüzündeki son renk de uçtu. Bakışları Ayşe’nin yattığı yatağa kaydı. Susuyordu.

“Sen… sen nasıl yaptın bunu?” dedi Elif, gözlerinden yaşlar akıyordu. “Nasıl annemi bu acıyla baş başa bırakıp bir de üzerine susturabildin? Nasıl bir çocuğun hayatını silebildin?”

Ahmet’in omuzları çöktü. Gözleri dolmuştu. “Ben… ben o zaman çok gençtim Elif. Gururluydum. Ailem… ailemin adını lekeleyemezdim. Ayşe’yi seviyordum ama… o çocuğu kabul edemezdim. Yeniden başlamak istedim. Temiz bir sayfa açmak istedim. O çocuğun varlığı, geçmişin bir gölgesi gibi üzerimize düşecekti.”

“Gölge mi?” diye bağırdı Elif. “Gölge dediğin şey annemi öldürüyordu! Onu yıllarca hasta etti. Bizimle birlikte yaşattığın bu yalan, bu sır… Bu mu senin temiz sayfan?”

Ahmet, sandalyeye çöktü. Elleriyle yüzünü kapattı. Hıçkırıkları odayı doldurdu. İlk defa babasını bu kadar çaresiz, bu kadar kırılgan görüyordu Elif ve Can. Ahmet Bey, yıllardır içindeki o gururlu, dik duran adam maskesinin ardında, bu ağır sırrın altında ezildiğini itiraf ediyordu. “Pişman oldum Elif. Her gün pişman oldum. Ama geri dönülecek bir yol yoktu. Susmak zorundaydık. Ayşe’nin de, benim de hayatımız mahvolurdu.”

Tam o sırada, Ayşe’nin göz kapakları titredi. Zayıfça gözlerini açtı. Loş odada, Elif’in yaşlı yüzünü, Can’ın öfkeli bakışlarını ve Ahmet’in bitkin halini gördü. Her şeyi duymuştu. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı, ama bu seferki yaşlar, yılların birikmiş acısının akışı gibiydi. Bir rahatlama, bir boşalma vardı bu akışta. Sanki kalbinde taşıdığı o devasa kaya parçası, nihayet yerinden oynamıştı.

Ayşe’nin zayıf eli, yavaşça yatağın yanındaki komodine uzandı. Elif’in elindeki Ömer’in fotoğrafına baktı. Zayıfça gülümsedi. O an, Ayşe’nin yüzünde yıllardır kaybolmuş bir huzur belirdi. Sanki o fotoğrafın, o sırrın gün yüzüne çıkmasıyla, nefes alabileceği bir boşluk oluşmuştu.

Elif, annesinin elini tuttu. Can, babasının yanına oturdu, omzuna dokundu. Ahmet, gözyaşları içinde Ayşe’nin elini tuttu. Üçü de biliyordu ki hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Düğün, lavantalar, gümüş tepsiler… Hepsi anlamsızlaşmıştı. Önemli olan, bu kırık ailenin paramparça olmuş parçalarını yeniden bir araya getirmekti. Belki de yıllar sonra, ilk kez gerçek bir aile olmaya başlayacaklardı. Ayşe’nin gözlerindeki hüzün hala oradaydı, ama artık yalnız değildi. Gölgedeki çocuk, nihayet güneşe çıkmış, onların yarım kalan suretlerini tamamlamaya başlamıştı. Ve belki de, bir gün, Ömer’i bulacaklardı. Bu acı dolu gerçek, yeni bir başlangıcın ilk adımı olacaktı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top