Yasak Aşk

Yarım Kalan Portre

8 dakikalık okuma · 1407 kelime

Yıllar sonra ilk kez aynaya baktığında, yansımasında gördüğü kadının kendi sureti değil, başkası olduğunu hissetti Elif. Otuz sekiz yaşındaydı. İki çocuk annesi, bir ilkokul öğretmeni. Düzenli bir ev, iyi bir eş, sorunsuz bir hayat. Dışarıdan bakıldığında her şey pürüzsüzdü. Ama aynadaki o kadın, gözlerinin içindeki derin yorgunluğu ve dudaklarının kenarına yerleşmiş o hafif, anlaşılmaz burukluğu gizleyemiyordu. Evliliklerinin on beşinci yılıydı Murat’la. Bir inşaat mühendisi olan Murat, işine, çocuklarına ve ailesine düşkün, eli açık bir adamdı. Ama Elif, ne zaman Murat’la konuşmaya kalksa, sözcüklerin arasında görünmez bir duvarın yükseldiğini hissederdi. Sanki ortak bir dil yoktu artık aralarında. Paylaşılan anlar, planlar, hayaller… Hepsi yerini bir rutine, bir sessizliğe bırakmıştı. Murat, akşam yemeklerinde genelde işinden bahseder, çocukların okul maceralarını dinler, sonra koltuğuna gömülüp spor ya da haber izlerdi. Elif ise o arada, görünmez bir elin kalbine koyduğu ağırlığı omuzlarında taşıyarak, ertesi günün ders programını düşünürdü.

Bir akşam, en yakın arkadaşı Ayşe’nin ısrarıyla bir sanat merkezinin broşürünü eline aldı. “Değişiklik iyi gelir Elif,” demişti Ayşe, “hayatımız sadece çocuk ve işten ibaret değil.” Broşürdeki fotoğraf kursu ilgisini çekti. Gençliğinden beri fotoğraf çekmeye hevesliydi ama fırsat bulamamıştı. Neden olmasındı? Yeni bir hobi, yeni insanlar, belki de o görünmez duvarı yıkacak yeni bir nefes. Murat’a söylediğinde, Murat omzunu silkmişti. “İyi olur hayatım, biraz kafa dağıtırsın.” Tereddütle kayıt oldu. Belki de bu, yıllardır aradığı küçük kaçıştı.

İlk derse gittiğinde, salonu dolduran çoğu kendinden genç insanlar arasında biraz yabancı hissetti. Eğitmen içeri girdiğinde ise salonda fısıltılar kesildi. Demir. Kırklı yaşlarının başında, hafif kırlaşmış saçları, delici ama bir o kadar da sıcak bakan ela gözleri olan bir adamdı. Sıradan bir gömlek ve jean pantolon giymiş olmasına rağmen, duruşunda bir asalet, bir derinlik vardı. Konuşmaya başladığında sesi tok ve kendinden emindi. Fotoğrafın sadece teknikten ibaret olmadığını, bir hikaye anlatma sanatı olduğunu, ruhun bir yansıması olduğunu anlatıyordu. Elif, yıllardır kimsenin ona böyle bakmadığı, onu böyle anlamadığı hissine kapıldı. Demir’in gözleri salondaki herkesi tararken bir an Elif’in gözlerinde takılı kaldı. O an, Elif’in içinde uzun zamandır uyuyan bir kıvılcım yeniden alevlendi.

Kurslar ilerledikçe, Elif kendini hiç olmadığı kadar heyecanlı buldu. Her ders, yeni bir keşif, yeni bir öğrenme serüveniydi. Demir, Elif’in objektifinden dünyaya bakışını, çekingenliğini ama aynı zamanda derinlerde yatan sanatsal potansiyelini fark etmişti. Diğer öğrencilerden daha fazla soru sorar, daha fazla sorgular hale gelmişti Elif. Ders bitiminde herkes dağılırken, bazen Demir’le kısa sohbetlere dalarlardı. Fotoğraf konuşurlardı, ama sözler hep daha derine, hayatın anlamlarına, kaçırılan fırsatlara kayardı. Demir, boşanmış olduğunu, geçmişte bir süre yurt dışında yaşadığını ve şimdi sadece sanata odaklandığını anlatmıştı. Elif ise evliliğinin monotonluğunu, hayatındaki boşluğu kelimelere dökmeden, ama sanki gözleriyle anlatır gibiydi. Ve Demir, anlıyordu.

Bir gün, Demir, Elif’in çektiği bir portre fotoğrafını gösterdi. “Burada bir hüzün var,” dedi, “ama aynı zamanda güçlü bir ışık. Tıpkı sende olduğu gibi.” Elif’in yanakları kızarmıştı. Yıllardır kocasından bile duymadığı bu tür sözler, ona hem utanç veriyor hem de ruhunu okşuyordu. O günden sonra, aralarındaki çekim inkar edilemez bir hale geldi. Ders dışındaki zamanlarda, Elif’in fotoğraf çekme bahanesiyle sık sık şehirde tek başına dolaştığını bilen Demir, ona en güzel ışığı yakalayabileceği yerleri tavsiye etmeye başladı. Bu tavsiyeler, bazen kahve eşliğinde uzun sohbetlere dönüştü. Murat, Elif’in bu yeni hobisine destek oluyor, onun mutlu olduğunu görünce gülümsüyordu. İçten içe Elif’in bu değişimden hoşlanıyordu, ama Elif’teki bu ışığın kaynağını asla sorgulamadı.

Bir öğleden sonra, ikisi bir parkta fotoğraf çekimi yaparken, hafif bir yağmur çiselemeye başladı. Yakındaki bir kafeye sığındılar. Sıcak çikolatalarını yudumlarken, Demir, Elif’in ellerini avuçlarının içine aldı. Elif’in kalbi deli gibi çarpıyordu. Gözleri buluştuğunda, tüm sözler anlamsızlaştı. Demir’in gözlerinde gördüğü tutku ve şefkat, Elif’in uzun zamandır hissetmediği bir şeydi. “Elif,” diye fısıldadı Demir, sesi yağmurun sesine karışıyordu, “Seninle olmaktan o kadar mutluyum ki.” Elif, ne diyeceğini bilemedi. Suçluluk duygusu tüm benliğini sarmıştı, ama aynı anda hayatında hiç bu kadar canlı hissetmemişti. O an, ellerini geri çekmedi. Çekemedi.

O günden sonra, ilişkileri farklı bir boyut kazandı. Gizli buluşmalar, çalınmış öpücükler, fısıltılarla dolu telefon konuşmaları… Elif, adeta iki farklı hayat yaşıyordu. Bir yanda eşi ve çocuklarıyla olan düzenli, sıradan hayatı; diğer yanda Demir’le paylaştığı tutku dolu, heyecan verici ve tehlikeli dünya. Her buluşmadan sonra duyduğu pişmanlık, bir sonraki buluşmanın hevesiyle silinip gidiyordu. Demir, ona kendisinin bile unuttuğu yönlerini gösteriyordu. Onunla konuşurken, düşünceleri canlanıyor, hayalleri yeniden şekilleniyordu. Murat’la olan hayatı ise giderek daha da renksizleşiyordu Elif’in gözünde. Murat’ın sevgi gösterileri bile, Demir’in dokunuşlarındaki yoğunluktan sonra ruhsuz geliyordu. Ama çocukları vardı. Onlar bu fırtınanın ortasında kalırsa ne olacaktı? Vicdanı ve arzuları arasında gidip geliyordu.

Demir, bir akşam, Elif’in elini tutarak ciddi bir şekilde konuştu. “Elif, artık böyle devam edemeyiz. Bu gizlilik beni yoruyor, seni de. Bir karar vermen gerekiyor. Benimle yeni bir hayat kurmaya hazır mısın?” Elif’in kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Demir’in sözleri, bir yandan hayal ettiği özgürlüğü sunarken, diğer yandan yıllardır inşa ettiği her şeyi yıkma tehdidi taşıyordu. Gözleri dolmuştu. “Ben… Ben nasıl yaparım Demir? Çocuklarım var, Murat var…” “Biliyorum Elif. Ama sen mutsuzsun. Senin için bu durum sağlıklı değil. Benimle olursan, sana sadece aşk değil, seni anlayan bir dost, hayallerini destekleyen bir yoldaş da olacağım. Cesur ol Elif. Hayat bir kere yaşanır.”

Elif kararını vermişti. Cesur olacaktı. Murat’la konuşacak, evliliğini bitirecek ve Demir’le yeni bir başlangıç yapacaktı. Çocuklarına bu durumu nasıl açıklayacağını düşündü gece boyunca. Çok zor olacaktı ama en azından kendisi için, ruhu için doğru olanı yapacaktı. Sabah, Murat’la kahvaltıda konuşmaya karar verdi. Kalbi ağzında atarak uyandı. Çocuklarını okula gönderdikten sonra mutfakta Murat’la oturdu. Murat, her zamanki gibi gazetesini okuyordu. “Murat,” diyecekken, telefonunun sesiyle duraksadı. Murat’ın yüzü bembeyazdı telefonu kapattığında. “Elif… Efe… Okuldan aradılar. Efe fenalaşmış, hastaneye kaldırmışlar.”

Elif’in tüm dünyası bir anda başına yıkıldı. Efe, sekiz yaşındaki küçük oğlu, kalp hastasıydı. Nadir görülen bir durumdu ve düzenli kontrol altında tutuluyordu. Daha önce hiç bu kadar kötü olmamıştı. Hastaneye gittiklerinde, Efe’nin durumunun ciddi olduğunu, acil ameliyat gerektiğini öğrendiler. Murat, o an Elif’in daha önce hiç görmediği bir şekilde dağılmıştı. Gözleri dolu dolu, sesi titreyerek, “Elif, ne yapacağız? Benim oğluma bir şey olursa…” diye fısıldadı. Elif, içindeki tüm kişisel karmaşayı bir kenara bırakıp, annelik içgüdüsüyle Murat’a sarıldı. “Merak etme, atlatacak. Güçlü o. Bizim yanımızdayız.”

Sonraki günler, Elif’in hayatının en zorlu günleriydi. Efe’nin ameliyatı başarılı geçmişti ama iyileşme süreci uzun ve yıpratıcıydı. Murat, bu süreçte adeta bir çocuk gibi Elif’e yaslanıyordu. Geceler boyu Efe’nin başında beklerken, Murat’ın uyurken bile Efe’nin elini tuttuğunu, gözlerinden akan yaşları gördü Elif. Bu, yıllardır duvarların ardına saklanmış, duygularını göstermekten çekinen Murat değildi. Bu, korkan, kırılgan bir babaydı. Elif, o an bir gerçekle yüzleşti. Yıllardır görmezden geldiği, kanıksadığı bu adam, bu koca, onun hayatının, çocuklarının hayatının sağlam bir parçasıydı. Aralarındaki o görünmez duvar, Efe’nin hastalığıyla birlikte yıkılıyordu sanki. Murat, Elif’e her zamankinden daha çok ihtiyacı olduğunu gösteriyordu. Elif, Demir’le hayalini kurduğu o tutkulu kaçışın, bu gerçeklikle asla boy ölçüşemeyeceğini anladı.

Bir hafta sonra, Efe’nin durumu stabil hale gelmişti. Hastanede, Murat’la birlikte, Efe’nin uyuyan yüzüne bakarken, Elif’in telefonu çaldı. Arayan Demir’di. Elif, dışarı çıktı. “Elif, iyi misin? Günlerdir arıyorum, ulaşamıyorum. Merak ettim.” Sesi endişe doluydu. Elif, titreyen sesiyle Efe’nin hastalığını ve yaşananları anlattı. Demir sessizce dinledi. “Anlıyorum Elif. Peki ya sen? Nasıl hissediyorsun?” Elif derin bir nefes aldı. “Demir… Benim… Benim burada kalmam gerekiyor. Ailemin yanımda olması gerekiyor. Murat’ın da bana ihtiyacı var. Çocuklarımın… Benim de onlara ihtiyacım var.” Gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. “Seni seviyorum Demir. Seninle yaşadığım her an gerçekti. Ama ben… Ben yapamam. Bu ateşi yakıp, bu enkazın üzerine başka bir hayat inşa edemem.”

Karşılıklı bir sessizlik oldu. Elif, Demir’in ne düşündüğünü, ne hissettiğini tahmin edemiyordu. Belki de öfkelenecekti, kırılacaktı. Ama Demir’in sesi yumuşaktı. “Anlıyorum Elif. Başından beri biliyordum bu riskin olduğunu. Senin ne kadar güçlü bir kadın olduğunu da biliyorum. Ve kararına saygı duyuyorum.” Bir duraksama daha. “Mutlu ol Elif. Gerçekten mutlu ol. Kendin için, çocukların için. Ve o içindeki ışığı asla söndürme.”

Telefonu kapattığında, Elif nefes almakta zorlanıyordu. Kalbinde hem büyük bir boşluk hem de tarifsiz bir huzur vardı. Demir’i kaybetmişti, ama kendini, özünü ve ailesine olan sorumluluğunu yeniden bulmuştu. Geri döndüğünde Murat, Efe’nin yatağının yanında oturmuş, uyuyan oğlunun elini tutuyordu. Elif, sessizce yanına oturdu. Murat başını kaldırdı, gözleri şişmişti ama yüzünde bir tebessüm vardı. “Doktor, yarın eve çıkabileceğimizi söyledi. Çok şükür Elif.” Elif, Murat’ın elini tuttu. Onun elindeki sıcaklık, tanıdık ve güven vericiydi. Bu evliliğin kusurları vardı, elbette. Monotonluk, yanlış anlaşılmalar, bazen umursamazlık… Ama aynı zamanda derin bir temel, paylaşılan bir geçmiş, birlikte büyütülen çocuklar vardı. Ve en önemlisi, Elif artık o “başkası” değildi. Aynadaki kadın değişmişti. Yorgunluk hala oradaydı, evet, ama gözlerinde artık bir burukluk yerine, daha kararlı, daha bilge bir ışık vardı. Yarım kalan bir portreydi belki ama o, şimdi kendi renkleriyle, yeniden tamamlamaya hazırdı. Bu, biten bir aşkın değil, yeni başlayan bir iç yolculuğun portresiydi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top