aile draması

Yarım Kalan Portre

8 dakikalık okuma · 1156 kelime

Elif, mutfak penceresinden dışarıya, birbirine tıpatıp benzeyen gri apartman bloklarına bakarken, hayatının da bu manzaradan pek farklı olmadığını düşündü. Her sabah aynı saatte uyanır, aynı kahvaltıyı hazırlar, aynı cümleleri kurardı Metin’le. Yirmi yıllık evlilikleri, bir deniz feneri gibi sağlam ve gösterişsiz, ama aynı zamanda sonsuz bir tekdüzeliğin sembolüydü. Metin iyi bir adamdı; çalışkan, sorumluluk sahibi, ailesine düşkün. Ama Elif’in ruhunun derinliklerinde çırpınan, adını koyamadığı o boşluğu fark etmemişti hiç. Belki de Elif bile farkına varmak istememişti uzun süre.

Oysa içinde, yıllardır üzeri örtülmüş bir renk paleti vardı. Gençliğinde resim kurslarına gitmiş, karakalemle portreler çizmiş, hayatı kendi renkleriyle boyamak istemişti. Ama hayat, gri tonlarda bir tabloya dönüşmüştü usulca. Metin’le evlendikten sonra “ciddi şeylerle” ilgilenmeye başlamış, hobilerini rafa kaldırmış, “ev hanımı” ve “anne” kimliklerinin içine sığdırılmıştı. Şikayetçi değildi, minnettardı bile. Sadece bazen, derin bir nefes aldığında, ciğerlerine dolan havayla birlikte, “Bu ben miyim?” sorusu da takılı kalıyordu boğazına.

Bu sorgulama, bir akşam internette gezinirken gördüğü “Başlangıç Seviyesi Fotoğrafçılık Atölyesi” ilanıyla somutlaştı. Metin’e bahsettiğinde, “Şimdi bu yaştan sonra ne yapacaksın fotoğrafı Elif? Çocuklar büyüdü, daha mı boş kaldın?” demiş, ama itiraz etmemişti. Elif için bu, ilk kez kendisine ait bir adım atmaktı. Haftada bir gün, üç saatliğine de olsa o gri bloklardan, o sessiz evden uzaklaşmak, kendi dünyasına çekilmek anlamına geliyordu.

Atölyenin ilk günü, Elif’in hayatına bir gökkuşağı gibi düştü Can. Genç, dinamik, karizmatik bir eğitmen. Saçları dağınık, gözleri ışıl ışıl, fotoğrafla ilgili öyle tutkulu konuşuyordu ki, Elif kendini yıllardır kurumuş bir tohumun yeniden suya kavuştuğunu hisseder gibi dinliyordu. Can, herkese samimiyetle yaklaşıyor, en acemi öğrencilere bile özgüven aşılıyordu. Elif’in ilk çektiği, biraz bulanık, biraz yamuk portreye bile, “Burada bir ruh var Elif Hanım. Bakışları yakalamışsınız,” diyerek onu cesaretlendirmişti.

Her hafta atölyeye gitmek, Elif için gizli bir randevuya dönüşmüştü. Can’ın “sanat gözüyle bakma” çağrısı, sadece fotoğraf teknikleriyle sınırlı kalmıyor, Elif’in hayatına bakış açısını da değiştiriyordu. Gördüğü her şeyi sorgulamaya, renkleri, ışıkları, gölgeleri daha önce hiç olmadığı gibi fark etmeye başlamıştı. Can ile sohbetleri, ders aralarında ve sonrasında uzayıp gidiyordu. Ortak bir şeyler buluyorlardı; eski filmler, okunmamış kitaplar, yarım kalmış hayaller. Can, Elif’in o sessiz ve gösterişsiz dış görünüşünün ardındaki renkli dünyayı görüyor, onunla konuşurken gözlerinin nasıl parladığını fark ediyordu. Ve bu, Elif’e uzun zamandır kimsenin hissettirmediği bir şeyi hissettiriyordu: Görünür olduğunu. Var olduğunu.

Bir akşam, atölye çıkışı yoğun bir yağmur başlamıştı. Can, “Size kadar eşlik edeyim Elif Hanım, taksi bulmak zor olur,” dedi. Arabasına bindiklerinde, hafif bir caz müziği çalıyordu. Şehrin ışıkları camdan akıp giderken, aralarındaki konuşma daha samimi bir hal aldı. Can, kendi yalnızlığından, sanata olan tutkusundan bahsetti. Elif de Metin’le olan evliliğinin rutininden, artık eskisi gibi birbirlerine bakmadıklarından dem vurdu. Dudaklarından dökülen her kelimeyle birlikte, yıllardır içinde tuttuğu bir şeyler dışarıya akıyordu.

Arabayı Elif’in evinin birkaç sokak ötesinde durduran Can, “Bazen hayat, bize doğru sandığımız şeylerin aslında bizi ne kadar tükettiğini gösterir,” dedi, gözleri Elif’in gözlerinde. Elif’in kalbi hızla çarpmaya başladı. O an, havada elektrik yüklü bir sessizlik asılı kaldı. Can hafifçe ona doğru eğildi ve Elif’in yanağına bir öpücük kondurdu. Önce şaşkınlık, sonra yıllardır hissetmediği bir ateş sardı bedenini. Bu sadece bir öpücük değildi; yasak bir kapının aralandığının, yıllardır kilitli kalmış bir odanın havalandırıldığının işaretiydi. Elif, arabasından indiğinde ayakları yere değmiyordu sanki. Eve girer girmez aynaya baktı. Gözlerinde daha önce hiç görmediği bir parıltı vardı.

Sonraki haftalar, Elif için bir labirente dönüştü. Metin’in sessiz, rutin hayatı bir yanda, Can’ın canlı, heyecan verici dünyası diğer yanda. Atöye bahaneleriyle, Can ile buluşmaya başladılar. Kahve içmeye, sergilere gitmeye, bazen sadece parklarda oturup sohbet etmeye. Her buluşma, Elif’in içine sığdıramadığı bir duyguyu büyütüyordu. Suçluluk, heyecan, korku, arzu… Hepsi iç içeydi. Can ona “Elif” diye seslenirken, bu isim sanki yeniden doğuyordu dudaklarında.

Bir gün Can, “Bugün serbest çekim yapacağız. Ben de sana model olayım,” dedi. Elif’in kalbi küt küt attı. İkisi, kimsenin olmadığı bir stüdyo kiraladılar. Elif, Can’ın gözlerinin içine bakarak fotoğraf çekerken, objektifin ardında saklanmak ne kadar zordu. Can’ın ona verdiği pozlar, her bir mimik, her bir bakış, Elif’in içindeki sanatçıyı ve kadını uyandırıyordu. Ve sonra, çekim bittiğinde, sessizlik içinde birbirlerine baktılar. Can, yavaşça Elif’e yaklaştı. Bu kez dudakları birleşti. Tutkuyla, uzun zamandır beklenen bir boşluğun dolması gibiydi bu öpücük. Elif kendini tamamen Can’ın kollarına bıraktı. O an, dünyanın geri kalanı durmuştu sanki.

Eve döndüğünde, Metin her zamanki gibi televizyonun karşısında uyukluyordu. Elif, ona baktı. Yıllarca aynı yatağı paylaştığı, çocuklarının babası olan bu adam, bir yabancı gibi geliyordu şimdi. Vicdanı sızladı. Ne yapıyordu o? Nereye sürükleniyordu? Bu hisler gerçek miydi, yoksa yılların birikmiş sıkıntısının dışavurumu muydu?

Birkaç hafta daha geçti. Elif ve Can’ın ilişkisi derinleşmişti. Gizlilik, aralarındaki tutkuyu daha da körüklüyordu. Ancak bu durum, Elif’i yıpratmaya başlamıştı. Metin’e her sarıldığında, çocuklarına her baktığında, kalbinde bir diken saplanıyordu. Kendi hayatının ikiye bölündüğünü, her iki tarafa da yetemediğini hissediyordu. Metin, Elif’teki bu değişimi fark etmeye başlamıştı. “Son zamanlarda çok dalgınsın Elif,” demişti bir akşam. “Bir şey mi var?” Elif, boğazına düğümlenen kelimelerle, “Hayır, ne olacak? Yoruluyorum sadece,” diye geçiştirmişti.

Bir cuma akşamı, Can Elif’e bir mesaj attı: “Yarın seni şehir dışına çıkarmak istiyorum. Sadece ikimiz.” Elif’in kalbi deli gibi atmaya başladı. Bu, her şeyi farklı bir boyuta taşıyacaktı. Bir karar vermesi gerekiyordu. Metin’le konuşmalı mıydı? Can’la olan bu büyüyü sonlandırmalı mıydı? Yoksa tamamen yeni bir hayata mı başlamalıydı?

O gece gözüne uyku girmedi. Tavana bakarak, Metin’le olan başlangıçlarını düşündü. Gençlik aşkı, heyecanları, umutları. Sonra nasıl kaybolmuştu her şey? Sessizce, fısıltısız, fark ettirmeden… Can’la olan ilişkisinin onu ne kadar canlı hissettirdiğini düşündü. O, Elif’in bastırılmış ruhunu uyandırmıştı. Ama Can’ın sunduğu bu yeni hayat, bir kaçış mıydı yoksa gerçekten aradığı liman mı?

Sabah olduğunda, Elif yataktan kalktı, mutfağa gitti. Her zamanki gibi kahvaltıyı hazırladı. Metin kalkıp geldi. Gazetesini açtı, çayını yudumladı. Elif, Metin’e baktı. Onu inceliyordu. İyi, sadık, güvenilir bir adamdı. Ama Elif’in ihtiyacı olan her şeyi sunamayan bir adamdı. Belki de Elif’in beklentileri çok fazlaydı, belki de kendisi değişmişti.

Telefonu eline aldı, Can’a cevap yazdı. Kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Parmakları titriyordu. Ama yazdı.

“Can, ben gelemem. Bu doğru değil.”

Mesajı gönderdiğinde, bir kaya parçası yerinden kalkmış gibi hissetti. Ardından büyük bir boşluk, bir pişmanlık hissi. Ama aynı zamanda, yıllardır ilk defa kendisi için doğru bir şey yaptığını biliyordu. Can’ın cazibesine kapılıp her şeyi arkasında bırakmak bir kaçış olacaktı. Elif, kaçmak istemiyordu. Yüzleşmek istiyordu. Kendi hayatıyla, kendi benliğiyle, Metin’le olan evliliğiyle.

Metin gazetesini indirdi. “Ne oldu Elif? Yüzün bembeyaz.”

Elif derin bir nefes aldı. Bu anın geleceğini biliyordu, sadece ne zaman olacağını bilmiyordu. İçindeki savaşın bitmediğini, sadece farklı bir cepheye taşındığını biliyordu. Cesaretini topladı. Can, ona bu cesareti vermişti. Kendi sesini bulması için bir vesile olmuştu.

“Metin,” dedi, sesi titrek ama kararlıydı. “Seninle konuşmamız gereken şeyler var. Uzun zaman oldu, biliyorum. Ama artık daha fazla ertelenemez.”

Metin şaşkınlıkla Elif’e baktı. Gazeteyi masaya bıraktı. Elif’in gözlerinin içine baktığında, yıllardır görmediği bir kararlılık, bir acı ve bir umut gördü. O an, Elif’in yarım kalmış portresinin son fırça darbelerinin atıldığını hissetti. Sonunun nereye varacağını bilmeden, sadece kendi renkleriyle boyanacak yeni bir başlangıcın eşiğindeydi. Bu yeni portrede, belki Can olmayacaktı. Ama en önemlisi, yıllardır kayıp olan kendisi olacaktı. Ve bu, belki de yasak aşkın en büyük armağanıydı. Özgürlük.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top