Aile dramı

Yarım Kalan Hikaye

9 dakikalık okuma · 1775 kelime

Ayşe, mutfaktaki mermer tezgâhı onca yılın getirdiği çiziklere rağmen pırıl pırıl parlatırken, parmak uçları istemsizce soğuk yüzeyde oyalanıyordu. Tıpkı zihnindeki anıları ovuşturur gibi. Aradan on sekiz yıl geçmişti ama bazı günler, kâbus gibi çöken o büyük depremin sarsıntıları hâlâ kulaklarında uğulduyor, toza bulanan şehrin boğucu kokusu burnunun direğini sızlatıyordu. Gözlerini kapattığında, elinden kayan küçük elin sıcaklığını hâlâ avucunda hissedebiliyordu. Emre’si… O karmaşada, o dehşette kaybolan beş yaşındaki Emre’si.

Adana’nın merkezinde, küçük bir pastanede çalışıyordu Ayşe. Sabahın erken saatlerinde şehri saran taze poğaça ve simit kokusuna, kendi eliyle yaptığı kurabiyelerin, tuzluların mis gibi kokusunu karıştırıyordu. Hayat devam ediyordu, etmeliydi. Emre’nin babası da o yıkımda yitip gitmişti. Ayşe, tek başına kalmıştı, yalnızca bir avuç anı ve hiç dinmeyen bir özlemle. Her gün, kalbinin bir köşesinde Emre’nin bir gün geri döneceği, bir gün onu bulacağı umuduyla yaşardı. Bu umut, onu ayakta tutan ince bir iplikti. Ara sıra haberlerde çıkan, yıllar sonra ailesine kavuşan kayıp çocuklar hakkındaki haberler, o ipliği daha da kuvvetlendirirdi.

Pastanenin hemen karşısında, şehrin en büyük üniversite kampüslerinden biri vardı. Öğrenciler cıvıl cıvıl geçerdi önünden; kimisi neşeyle, kimisi ders telaşıyla, kimisi de âşıkların kaygısız gülüşleriyle. Ayşe, kalabalığın arasından gözlerini ayırmazdı. Her yüzü dikkatle süzerdi. Belki, sadece belki… Bir gün, birkaç hafta önce, öğle yeneğinde arkadaşlarıyla pastaneye giren uzun boylu, zayıfça bir delikanlı dikkatini çekmişti. Sıradan bir öğrenciydi aslında, ama Ayşe’nin kalbi onu görür görmez ritmini şaşırmıştı. Genç adamın gülüşü… Tıpkı Emre’nin babası Cemal’in gençlik gülüşüne benziyordu. Aynı gözler, aynı dalgalı kahverengi saçlar… Genç adam farkında olmadan elini saçlarına götürdüğünde, Ayşe’nin nefesi kesildi. Bu hareket Emre’nin de sıkça yaptığı bir hareketti. Çocukken utandığında, heyecanlandığında ya da bir şeye odaklandığında hep öyle yapardı.

Ayşe’nin içini buz gibi bir şüphe ve tarifsiz bir heyecan aynı anda sardı. Delikanlı pastaneden çıktıktan sonra bile gözlerini ondan alamadı. O günden sonra Ayşe, sanki görünmez bir güç tarafından çekiliyormuş gibi, her gün o saatlerde pastanenin cam kenarına yakın bir yerde oyalanır oldu. Genç adamı tekrar görebilmek için. Ve bir hafta sonra, gerçekten de geldi. Bu sefer yalnızdı, elinde kalın bir kitapla. İçeri girmedi, kaldırımda duran bir banka oturdu, kitabını açtı. Ayşe, çaktırmadan onu izledi. Yüzündeki o sakin ifade, sanki dünyanın tüm kederini omuzlarında taşıyor gibiydi. Bu, çocukluğundan hatırladığı Emre’nin de zaman zaman büründüğü bir melankoliydi.

Bir şeyler yapmalıydı. Adını öğrenmeli, bir şekilde ona yaklaşmalıydı. Ama nasıl? Ne diyecekti? “Bana Emre’mi hatırlatıyorsun, sen benim kayıp oğlum olabilir misin?” Bu ne kadar çılgınca gelirdi kulağa? Ya yanlışsa? Ya sadece bir benzerlikten ibaretse ve genç adamın hayatını altüst ederse? Bu düşünceler Ayşe’nin yüreğini daraltıyordu. Yine de duramadı. Ertesi gün, cesaretini toplayıp pastanenin genç çırağına seslendi. “Şu karşıdaki bankta oturan genç adam… Onu daha önce buralarda gördün mü?” Çırak omuz silkti. “Ara sıra gelir abla, üniversitede okuyormuş. Adı Arda, diye biliyorum. Bizim yan dükkândaki teyze bahsetmişti.”

Arda. Ayşe bu ismi dilinde yuvarladı. Emre’nin anısı onun için Emre olarak kalacaktı hep. Ama Arda… Bu isim ona yeni bir başlangıç, yeni bir kimlik vermiş olmalıydı. Kalbindeki şüphe artık bir kesinliğe dönüşüyordu. Bu genç adam, onun Emre’si olmalıydı. İçinde bir yanardağ uyanmış gibiydi. Yaşadığı on sekiz yıllık sessiz acı, şimdi bir fırtınaya dönüşmek üzereydi.

Sonraki günler Ayşe için işkence gibi geçti. Arda’yı her görüşünde, ona bir adım daha yaklaşma isteğiyle yanıp tutuşuyordu. Üniversitenin öğrenci panosuna asılmış eski bir duyuruya rastladı. Kayıp eşyalarla ilgiliydi. O an aklına bir fikir geldi. Geçmişe dair bir iz, Emre’nin kaybolduğu günkü bir detay. Parmaklarını kalbinde bir yara gibi taşıdığı izde gezdirdi. Emre’nin sağ kolunda, dirseğinin hemen altında minik bir kalp şeklinde kahverengi bir ben vardı. Bunu babasından almıştı. Genetik bir miras…

Bir cumartesi, pastanede her zamankinden daha az müşteri vardı. Arda, her zamanki gibi pastanenin karşısındaki bankta kitabını okuyordu. Ayşe, derin bir nefes aldı. İçeri girip hızlıca bir tepsi kurabiye hazırladı. “Ramazan, şu tepsideki kurabiyeleri al, karşıdaki bankta oturan öğrenciye götür. Yeni tarifimiz, ikramımız olsun de. Çıkışta da biraz sohbet et, memnuniyetini sor.” Çırak Ramazan, şaşkınlıkla Ayşe’ye baktı ama itiraz etmedi.

Ramazan, tepsiyi Arda’ya uzatıp Ayşe’nin dediklerini aktardı. Arda gülümseyerek teşekkür etti. O anda Ayşe’nin kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Arda kurabiyeleri alırken, gömleğinin kolu yukarı sıyrılmıştı. Oradaydı! Dirseğinin hemen altındaki minik, kalp şeklindeki kahverengi ben! Gözleri doldu Ayşe’nin. Gördüğüne inanamıyordu. Bu kadar yıl sonra, bunca umutsuzluğun ardından… O buradaydı. Yaşıyordu.

Ayşe, titreyen elleriyle mutfağın duvarına yaslandı. Hıçkırıklarını içine akıtmaya çalıştı. Ramazan içeri girdi, Ayşe’yi o halde görünce telaşlandı. “Abla iyi misin? Hasta mı oldun?” Ayşe başını salladı, sesini zorlukla buldu. “İyiyim Ramazan, iyiyim. Sadece… sadece çok sevindim. Genç adam beğendi mi kurabiyeleri?” Ramazan başını salladı. “Beğendi, teşekkür etti. Çok iyi kalpli bir gençmiş.”

Artık duramazdı. Ne olursa olsun, gerçeği öğrenmeliydi. Öğrenmeliydi ve Emre’sine kavuşmalıydı. O akşam eve döndüğünde, yıllardır sakladığı bir kutuyu çıkardı. İçinde Emre’nin oyuncakları, birkaç fotoğrafı ve depremden hemen önceki gün çekilmiş son fotoğrafı vardı. Fotoğrafta Emre, üzerindeki mavi tişörtle gülümsüyordu. Tişörtün yakasında minik bir ayı figürü işliydi. Bu, annesinin kendi elleriyle işlediği bir detaydı.

Ertesi gün, Ayşe sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp hazırlanmaya başladı. Üzerine en düzgün kıyafetlerini giydi. Saçlarını topladı. İçinde hem korkunç bir heyecan hem de yılların biriken acısıyla yoğrulmuş bir kararlılık vardı. Pastaneye gidip, Ramazan’a izinli olduğunu söyledi. Elinde Emre’nin o son fotoğrafı ve titreyen bir kalp ile Arda’yı bulmak için üniversiteye doğru yürüdü.

Arda’yı bulmak zor olmadı. Kampüsün kütüphane binasının önündeki çim alanda arkadaşlarıyla oturmuş ders çalışıyorlardı. Ayşe’nin ayakları ona doğru ilerlerken, her adımda kalbi daha da hızlanıyordu. Genç adamların yanına yaklaştığında, boğazı kurudu. Arda, başını kaldırdı, Ayşe’yi tanır gibi bir ifadeyle baktı. “Merhaba teyzecim, bir şey mi aradınız?” diye sordu nazikçe.

Ayşe, zorlukla yutkundu. “Arda… ben seninle özel bir şey konuşmak istiyorum. Yalnız.” Arda’nın arkadaşları merakla birbirlerine baktılar. Arda, Ayşe’nin yüzündeki ciddiyeti görüp arkadaşlarına döndü. “Siz devam edin, ben gelirim.” Kalktı ve Ayşe’yle birlikte biraz daha sakin, ağaçlıklı bir bölgeye yürüdüler.

“Teyzecim, bir sorun mu var? Pastaneden mi geldiniz?”
Ayşe, titreyen elleriyle cebinden fotoğrafı çıkardı. Avucundaki kâğıt parçası terlemeye başlamıştı. Fotoğrafı Arda’ya uzattı. “Bu fotoğrafı tanıyor musun?”
Arda, fotoğrafa baktı. Genç bir kadın ve beş yaşlarında bir çocuk gülümsüyordu. Çocukta Ayşe’nin dikkatini çeken mavi tişört vardı. Arda’nın yüzünde bir şaşkınlık belirdi. “Hayır, tanımıyorum. Kim bunlar?”
Ayşe’nin sesi kısıldı. “Bu benim. Ve bu da… bu da benim oğlum Emre. Onu depremde kaybettim.” Gözleri dolmuştu. “Sen ona çok benziyorsun. O kadar çok ki…”
Arda’nın yüzündeki ifade değişti. Merak, şaşkınlık, sonra bir parça rahatsızlık. “Teyzecim, ben anlarım acınızı ama… ben depremde ailemi kaybettim. Yetimhaneden evlat edinildim. Benim adım Arda.”
Ayşe başını iki yana salladı. “Ama sen… senin sağ kolunda, dirseğinin hemen altında minik, kalp şeklinde bir ben var mı?” diye sordu fısıltıyla. Arda şaşkınlıkla kolunu sıyırdı. Gözlerini Ayşe’ye çevirdi. “Evet, var. Nasıl biliyorsunuz?”
Ayşe’nin gözlerinden yaşlar sicim gibi akmaya başladı. “Çünkü o ben, benim Emre’mde de vardı. Baban Cemal’den geçmişti sana. O tişört… üzerindeki ayı figürü… ben işledim onu. Sen benim Emre’msin!”

Arda, duydukları karşısında donakalmıştı. Dünya ayaklarının altından kaymış gibiydi. Ailesi, adı, tüm hayatı… Bir anda anlamsızlaşmış, bir sis perdesinin arkasında kaybolmuştu. Başını ellerinin arasına aldı. “Bu olamaz… Hayır… Benim annem ve babam var. Onlar beni yetimhaneden aldılar. Bana en iyi hayatı verdiler.”
Ayşe, gözyaşları içinde Arda’nın ellerine uzandı. “Biliyorum oğlum, biliyorum. Onlar sana çok iyi bakmış olmalılar. Ama ben senin öz annenim. Seni o kargaşada kaybettim. Adım Ayşe. On sekiz yıldır seni arıyorum. Her gün, her an…”

Arda, çimlere oturdu. Zihni karmakarışıktı. Varlığını bildiği tek gerçeklik, annesi Zeynep ve babası Mehmet’ti. Onlar ona sevgi dolu bir yuva vermişlerdi. Peki ya bu kadın? Gözlerinin içine bakan, acısı yüzünden okunan bu kadın? İçinde bir yerlerde uyanan, tarifsiz bir aidiyet hissi onu korkutuyordu. Zihninde bazı bulanık görüntüler belirdi. Bir salıncak, annesinin kucağında anlatılan masallar… Ama bunlar bir rüya mıydı, yoksa gerçek miydi?

“Annem ve babam… Onlara ne diyeceğim? Onlar bana her şeyi anlattılar. Depremden sonra kimsesiz olduğumu, bulamadıklarını söylediler.”
Ayşe, “Biliyorum oğlum, biliyorum. O zamanlar her yer cehenneme dönmüştü. Belki de bulamadılar. Belki de… Belki de seni bulanlar başka bir aileye verdi, bilemiyorum. Ama ben vazgeçmedim. Hiç vazgeçmedim.”

Arda, eve döndüğünde, beyni dönen bir fırıldak gibiydi. Annesi Zeynep ve babası Mehmet salonda oturmuş, akşam yemeği için Arda’yı bekliyorlardı. Arda içeri girdiğinde, Zeynep gülümseyerek “Hoş geldin oğlum, yemeğin hazır,” dedi. Ama Arda’nın yüzündeki ifadeyi görünce gülümsemesi soldu.
“Arda, bir şey mi oldu oğlum?”
Arda, doğrudan gözlerinin içine bakarak sordu. “Benim öz ailem hakkında bana anlatmadığınız bir şeyler var mı?”
Zeynep ve Mehmet’in yüzleri bembeyaz oldu. Birbirlerine baktılar. Mehmet, yavaşça yerinden kalktı. “Ne demek istiyorsun oğlum?”
“Bugün bir kadınla tanıştım. Ayşe. Bana depremde kaybettiği oğlunun fotoğrafını gösterdi. Ve benim kolumdaki beni… biliyordu. Benim Emre olduğumu söyledi.”
Zeynep hıçkırarak ağlamaya başladı. Mehmet, Arda’nın yanına oturup elini tuttu. “Oğlum… biz sana her zaman doğruyu söyledik. Depremden sonra seni bulduğumuzda… kimsen yoktu. Aylarca yetimhanede aradık, ilanlar verdik. Kimse çıkmadı. Sen o kadar küçüktün ki… Kimsesiz kalmana dayanamadık. Seni evlat edindik. Sen bizim için bir nimettin. Seni çok sevdik Arda. Hala da seviyoruz. Sen bizim her şeyimizsin.”

Arda, anne ve babasının gözlerindeki samimi acıyı gördü. Onları suçlayamazdı. Onlar da kendi yöntemleriyle, sevgileriyle bir hayat kurtarmışlardı. Ama şimdi… Şimdi iki hayatın ortasında kalmıştı. Bir yanda onu doğuran, on sekiz yıldır bekleyen, acısı dinmeyen bir anne; diğer yanda ona hayat veren, büyüten, bugüne getiren sevgi dolu bir anne ve baba.

Sonraki haftalar, Arda için kimlik arayışıyla geçti. Ayşe ile buluşmaya başladı. Ayşe ona Emre’nin çocukluğunu anlattı. Nasıl oyuncu olduğunu, neleri sevdiğini, Cemal’in ona nasıl bir baba olduğunu… Arda, Ayşe’nin hikayelerini dinledikçe, içinde bir yerlerde unutulmuş kapılar açılıyordu. Bulanık anılar netleşiyordu. O salıncak, o masallar, o mavi tişört… Hepsi gerçekti.

Zeynep ve Mehmet de bu süreçte çok acı çektiler. Arda’yı kaybetme korkusu, oğullarına duydukları sevgiyle çatışıyordu. Ama Arda’nın kararı ne olursa olsun, onu desteklemeye hazırdılar.

Bir gün Arda, iki ailesini bir araya getirmeye karar verdi. Bu zorlu bir adımdı, biliyordu. Bir öğleden sonra, şehrin sakin bir parkında buluştular. Ayşe, Zeynep ve Mehmet. Hava gergindi. Ayşe’nin gözlerinde hala derin bir özlem, Zeynep’in gözlerinde ise korku ve üzüntü vardı. Mehmet, sakin kalmaya çalışıyordu.

Arda, ikisinin de karşısına oturdu. “Bugün buradayız çünkü benim iki annem ve bir babam var. Ayşe anne, sen bana hayat verdin, ben senin Emre’nim. Zeynep anne ve Mehmet baba, siz bana hayat verdin, ben sizin Arda’nızım.” Arda’nın sesi titredi. “Bu on sekiz yıldır kayıp olan hikayem, bugün yeniden başlıyor. Ama yarım kalan bir hikaye olmayacak.”

“Ben ikinizin de oğluyum. Ben Emre’yim ve Arda’yım. Benim kalbim yeterince büyük. Sizi birbirinizden ayırmayacak kadar büyük.”

Ayşe’nin gözlerinden sevinç gözyaşları süzüldü. Zeynep’in yüzündeki endişe yerini hüzünlü bir tebessüme bıraktı. Mehmet, başını sallayarak onayladı. Zor olacaktı, elbette. Ama o gün, Adana’nın o sakin parkında, bir depremin ayırdığı iki aile, hiç kimsenin tahmin edemeyeceği bir şekilde yeniden birleşiyordu. Bir oğul, iki anne ve bir babanın sevgisiyle, kayıp bir kimlik yeniden doğuyordu. Arda, Emre olarak yeniden doğarken, eski adıyla yaşamaya, yeni hayatına ve yeni-eski ailesine bir köprü olmaya karar vermişti. Hayat, beklenmedik kayıplar kadar, beklenmedik kavuşmaları da barındırıyordu içinde. Ve sevgi, her zaman yeni yollar buluyordu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top