Aile Dramı
Yarım Kalan Çizgiler
Ayşe, Nişantaşı’ndaki o lüks dairenin kapı zilini her çaldığında, sol kolundaki pazar poşetinin içinde taze kokan domatesler bile anlamsız bir lüks gibi geliyordu. Bu, onun İstanbul’uydu: Bir yanda Gaziosmanpaşa’nın dar sokaklarında çürüyen umutlar, diğer yanda şehrin göbeğinde yükselen cam kulelerde parlayan, ulaşılmaz hayaller. Bu daire, ikincisinin somut bir kanıtıydı. Can’ın dairesiydi. Bir saatlik özel ders için buradaydı, haftanın tek nefes alma molası buydu – kendisi için değil, ailesi için.
Can, kapıyı açtığında Ayşe’yi süzdü. Üzerinde hafifçe ütüsüz duran, ama temiz bir gömlek vardı. Yüzünde uykulu, biraz da bıkkın bir ifade. “Hoş geldin Ayşe. Kusura bakma, dersin saatini unutmuşum yine.” Güldü, samimi ama umursamaz. Ayşe’nin içinden bir ses, ‘Unutman doğal, senin için sadece bir angarya,’ diye fısıldadı. Yine de tebessüm etti. “Sorun değil Can. Toparlanana kadar ben de biraz etrafa bakayım.”
Aslında bakmıyordu, her yeri ezberlemişti. Salonun ortasındaki devasa şöminenin üzerindeki soyut tablo, pencereden görünen Boğaz manzarası, köşedeki son model kahve makinesi… Her detay, Ayşe’nin kendi evindeki yıpranmış koltukların, paslı su borularının ve yamalı perdelerin tam tersiydi. Can, zengin bir sanayicinin tek oğluydu. Ayşe ise, babasını erken yaşta kaybetmiş, annesinin dikiş makinesiyle eve getirdiği üç kuruşa ve kendi garsonluk, tezgahtarlık ve özel ders gelirlerine bel bağlamış bir mimarlık öğrencisiydi. İkisinin de yolu, aynı fakültenin farklı kollarında, bir ortak dersin telafisi için kesişmişti. Can, çizim programlarında zorlanırken, Ayşe bu konuda bir dahiydi.
Ders başladı. Can, bilgisayarın başında yine yayıldı. Ayşe, sabırla fareyi eline aldı. “Bak, şurada bir katman daha açmalısın. Perspektifi doğru oturtmak için referans çizgilerine ihtiyacın var.” Can, parmağını şakağına dayamış, onu dinliyormuş gibi yapıyordu. Arada bir başını kaldırıp, Ayşe’nin odaklanmış yüzüne bakıyordu. Ayşe’nin kaşları çatıktı, saçlarının arasından uzayan birkaç tel, alnına düşmüştü. Gözlerinin altındaki hafif morluklar, uykusuz gecelerin izleriydi. Can, nedense bu yorgunlukta bile bir tür güzellik görüyordu.
“Ayşe, sen hiç dinlenmez misin?” diye sordu aniden.
Ayşe, gözlerini ekrandan ayırmadan gülümsedi. “Dinlenmek bir lüks, Can. Bazen uyurken bile çizim yapıyorum sanki.”
Can kıkırdadı. “Babam da sürekli bunu söyler. ‘Dinlenme lüksün yok, daha çok çalışmalısın.’ Ama benim için ‘çalışmak’ demek, onun kurduğu şirket imparatorluğunu devralmak demek. Benim hayalim bu değil oysa.”
Ayşe, klavyeyi bırakıp ona döndü. “Peki ne senin hayalin?”
Can omuz silkti. “Bilmiyorum. Belki boş bir arsaya kafama göre bir şeyler çizmek. Bir sanat eseri gibi. Ama babam ‘Sanat aç bırakır!’ der.”
Ayşe iç çekti. “En azından seçim yapma lüksün var, Can. Benim hayalim, mezun olup annemi ve kardeşimi bu daracık evden kurtarmak. Onlara rahat bir yaşam sunmak.”
İlk başta aralarındaki bu mesafe, dersleri daha da resmi hale getirmişti. Ancak zamanla, Can’ın umursamaz maskesi incelmeye, Ayşe’nin gardı düşmeye başladı. Can, Ayşe’nin ders dışındaki hayatını merak etmeye başlamıştı. “Bugün üniversitede o proje teslimi nasıldı? Çok yorulmuş olmalısın.” gibi sorular soruyordu. Ayşe ise, Can’ın babasıyla olan karmaşık ilişkisini, o lüks hayatın altında yatan yalnızlığını görmeye başlamıştı. Bir gün, Ayşe’nin telefonu çaldı. Kardeşi Mert’in sesi panik içindeydi. “Abla, Mert’in ateşi çıktı yine. Öksürüyor.” Ayşe’nin yüzü bembeyaz oldu. Can, “Ne oldu?” diye sordu endişeyle. Ayşe, kardeşinin bronşit olduğunu, havalar soğuyunca sık sık hastalandığını, doktorun pahalı bir ilacı sürekli kullanmasını söylediğini, ancak bütçelerinin yetmediğini anlattı. Konuşurken gözleri dolmuştu. Can, tereddüt etmeden, “Ben ödeyeyim ilacın parasını,” dedi. Ayşe hemen reddetti. “Hayır, olmaz Can. Çok teşekkür ederim ama… yapamam.” Gururu incinmişti. Bu, onun savaşıydı. Can ısrar etmedi, ama o akşam eve giderken, Ayşe’nin cebine, ona fark ettirmeden, küçük bir zarf bırakmıştı. İçinde ilaç ücretinin iki katı vardı. Ayşe, ertesi gün fark ettiğinde Can’ı aradı. Can sadece, “Dostlar arasında bunlar konuşulmaz, Ayşe. Sadece kardeşine iyi bak,” demişti. Ayşe’nin boğazı düğümlenmişti.
Bir hafta sonra, Ayşe, Can’ı Gaziosmanpaşa’daki bir çay bahçesine davet etti. “Bu mahallede bir festival var. Çok eğlenceli olur, gelmek ister misin?” Can şaşırdı ama kabul etti. Ayşe’nin ailesinin yaşadığı mahalleye geldiğinde, Can’ın yüzündeki şaşkınlık ve hafif rahatsızlık gizlenemiyordu. Daracık sokaklar, balkondan balkona asılan çamaşırlar, kapı önünde oturan yaşlı teyzeler, gürültülü çocuklar… Tam bir kontrast. Ama Ayşe’nin annesi ve kardeşi onu öyle sıcak karşılamıştı ki, Can kendini bir anda bu samimi dünyanın parçası gibi hissetti. Ayşe’nin annesi, kendi elleriyle yaptığı böreklerden ikram etti, Mert ise okul maceralarını anlattı. Can, uzun zamandır hissetmediği bir içtenlikle güldü. Ayşe’nin annesi, Can’ın gözlerinin içindeki o kibar parıltıyı fark etmişti. “Siz iyi arkadaş olmuşsunuz,” dedi, Ayşe’ye anlamlı bir bakış atarak. Ayşe’nin yanakları kızardı.
O akşam Can, Ayşe’yi evine bırakırken, sokak lambalarının cılız ışığında, birbirlerine daha önce hiç olmadıkları kadar yakındılar. Can, Ayşe’nin elini tuttu. Ayşe şaşkınlıkla ona baktı. Can, gözlerini Ayşe’nin gözlerine dikti. “Ayşe, ben… Ben seninle zaman geçirmeyi seviyorum. Seninle her şey farklı. Gerçek.” Ayşe’nin kalbi hızla çarpmaya başladı. Başını kaldırdı ve dudakları birbirine değdi. Kısa, narin bir öpücüktü. Ama ikisi için de bir başlangıç, bir sözdü.
Bu öpücüğün ardından gelen günler, Ayşe için hem güzel hem de endişeliydi. Can’la paylaştığı her an, onu Gaziosmanpaşa’daki gerçekliğinden uzaklaştırıyordu. Can onu pahalı restoranlara götürüyor, özel davetlere katılmasını istiyordu. Ayşe, bu ortamlarda kendini bir balık gibi hissediyordu; nefes alamıyor, ait olamıyordu. Can’ın arkadaşları kibardı, ama bakışlarındaki mesafeyi her zaman hissediyordu. Kendi hayatının ağırlığıyla, Can’ın tasasız dünyası arasında sıkışıp kalmıştı.
Bir gün, Can’ın babasıyla, Holding’in yönetim kurulu başkanı sayın Selim Demir’le tanıştılar. Bir akşam yemeğiydi. Mekan, şehrin en gösterişli otellerinden birindeydi. Ayşe, o gece için en iyi elbisesini giymişti. Can, ona sarılıp kulağına fısıldamıştı: “Çok güzelsin.” Ama Selim Bey’in bakışları, Ayşe’nin üzerinde gezindiğinde, güzelliğinin değil, “kimin kızı olduğunun” sorgulandığını hissetti. Yemek boyunca Selim Bey, Ayşe’ye doğrudan değil ama dolaylı yoldan, nereden geldiğini, ailesini, gelecek hedeflerini sordu. Her sorusu, Ayşe’ye bir tünelde ilerlediğini ve tünelin sonunun kapalı olduğunu hatırlatır gibiydi. Ayşe, bütün bu nezaketin altında yatan buz gibi duvarı hissetmişti.
Birkaç hafta sonra, Ayşe’nin annesi rahatsızlandı. Hastanede bir süre yatması gerekecekti. Ayşe’nin okul ve iş yükü katlanarak artmıştı. Bir gün kafede çalışırken, garson arkadaşı Elif yanına geldi. “Ayşe, patron seni çağırıyor. Sanırım bir iş teklifi var.” Ayşe sevinçle patronun odasına gitti. Ama onu bekleyen, kafenin sahibi değil, Selim Demir’in özel asistanıydı. Asistan, Ayşe’ye parlak bir kartvizit uzattı. “Selim Bey sizinle görüşmek istiyor. Yarın saat 11’de, Holding binasında.” Ayşe’nin içinde kötü bir his uyandı.
Ertesi gün, Holding’in ışıklı, geniş lobisinde kendini küçücük hissetti. Selim Demir’in odası, bir şehrin panoramik görüntüsüne hakimdi. Selim Bey, masanın arkasında, sanki o masayla bütünleşmiş gibi oturuyordu. “Ayşe Hanım, hoş geldiniz. Oturun lütfen.” Sesi sakin, otoriterdi.
“Teşekkür ederim, Selim Bey.”
“Doğrudan konuya gireceğim, Ayşe Hanım. Sizi ve ailenizi araştırdım. Takdire şayan bir mücadele veriyorsunuz. Can’ın hayatına kattığınız o samimiyet ve içtenlik de gözümden kaçmadı. Benim oğlum, hayatında ilk defa bu kadar ‘gerçek’ bir şeyle karşılaştı, biliyorum.”
Ayşe’nin boğazı kurumuştu. Nereye varacağını merak ediyordu.
“Ancak, Ayşe Hanım,” diye devam etti Selim Bey, gözlüğünü çıkarıp masaya koydu. “Hayat, romanlardaki gibi değildir. İki farklı dünyanın insanlarıyız biz. Siz ve biz. Can, benim tek varisim. Onun geleceği, sadece kendi değil, yüzlerce çalışanın, binlerce ailenin geleceği demek. Onun omuzlarındaki yükü hayal bile edemezsiniz.”
Ayşe sessizdi.
“Size bir teklifim var. Mimarlık fakültesinden mezun olduktan sonra, Holding’imizin projelerinde size yüksek bir pozisyon garanti edebilirim. Annenizin tedavisini ve kardeşinizin eğitim masraflarını da karşılayabiliriz. Hatta, daha iyi bir semtte, güzel bir ev de alabiliriz size.”
Ayşe’nin kalbi sıkıştı. “Peki karşılığında ne istiyorsunuz, Selim Bey?” diye sordu, sesi titreye titreye.
Selim Bey, buz gibi gözleriyle Ayşe’nin gözlerinin içine baktı. “Can’dan uzak durmanızı istiyorum, Ayşe Hanım. Sadece bu. Ne kadar zor olursa olsun, bunu onun iyiliği için yapmalısınız. Onun geleceği için. Ve tabii ki, sizin de geleceğiniz için. Aileniz için.”
Ayşe, nefes almakta zorlandı. Bu, bir rüşvet değil, bir uyarı, bir ültimatomdu. Selim Bey, parayı bir silah gibi kullanmıyordu; parayı, hayatın acı gerçeklerinin bir tezahürü olarak sunuyordu. Bu teklif, onun gözünde bir iyilikti, bir çıkış yoluydu. Ayşe’ye ‘büyük resmi’ görmesini teklif ediyordu. Can’la kalırsa, ikisinin de sadece acı çekeceğini, sonunda yollarının ayrılacağını söylüyordu. Bu, Ayşe’nin kendi içindeki korkuların da dışavurumuydu.
Ayşe, Selim Bey’in odasından çıktığında bacakları titriyordu. Holding’in önündeki caddede, insanlar telaşla oraya buraya koşuşturuyordu. Onun için bu şehrin bir zamanlar taşıdığı tüm umutlar, şimdi bir toz bulutu gibi dağılmıştı. Can’ı aradı. “Acilen konuşmamız lazım.”
Akşam, Can’ın dairesinde buluştular. Can, Ayşe’nin yüzündeki o donuk ifadeyi görünce, her şeyin ters gittiğini anlamıştı. “Ne oldu Ayşe? Babam mı bir şeyler söyledi?”
Ayşe, gözlerinde biriken yaşlarla ona baktı. “Babanla görüştüm, Can. Bana bir teklifte bulundu.” Her şeyi anlattı. Kelimeler boğazından güçlükle çıkıyordu. Can, dinledikçe öfkeleniyordu. Masaya yumruğunu vurdu. “Bu ne demek oluyor şimdi?! Benim arkamdan iş çeviriyor! Buna inanamıyorum!”
“Sakin ol, Can.”
“Nasıl sakin olayım, Ayşe? Babam seni satın almaya çalışmış! Bizi ayırmaya çalışmış!”
Ayşe acıyla gülümsedi. “Belki de haklıydı, Can. Belki de bu kadar farklı dünyaların insanları bir arada kalamaz. Ben senin dünyanda nefes alamıyorum. Sen de benim dünyama ayak uyduramazsın.”
Can, Ayşe’nin ellerini tuttu. “Ayşe, böyle söyleme. Ben seni seviyorum. Seninle olmak istiyorum. Babam ne derse desin, bizim için bir yol buluruz.”
“Bulamayız, Can. Sürekli savaşmak zorunda kalırız. Senin ailenle, benim gururumla. Belki bir gün ben yorulurum, belki bir gün sen. Sonunda ikimiz de kırılırız. Benim ailem, benim sorumluluklarım var. Senin ailen, senin beklentilerin var. Bunlar bir araya gelmez.” Ayşe’nin gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. “Can, ben bunu yapamam. Benim için en doğru yol bu.”
Can, gözlerinde yaşlarla Ayşe’ye baktı. Onu kaybetmenin acısı, babasına duyduğu öfkeyle karışıyordu. Ayşe, onunla kalırsa, hayatının her anında o ‘borçluluk’ hissini taşıyacağını biliyordu. Can’ın dünyasında yaşarken, kendi kimliğini, ailesinin yükünü sırtından atamayacağını da. Selim Bey’in sözleri, bir zehir gibi Ayşe’nin zihnine işlemişti: “Büyük resmi gör.” Bu büyük resim, onların aşkı için bir yer barındırmıyordu.
İki genç, o gece, birbirlerinin gözlerinin içine bakarak, sessizce, imkansız bir kararın ağırlığını paylaştılar. Sözler tükendiğinde, Can, Ayşe’yi son kez kollarının arasına aldı. Bu sarılış, hem vedaydı hem de bir vedalaşma arzusuydu. Ayşe, arkasına bakmadan çıktı daireden. Her adımında, bir parçası orada kalıyordu.
Yıllar geçti.
Ayşe, Gaziosmanpaşa’dan ayrılıp kendine ait, küçük ama modern bir mimarlık ofisi açmıştı. Kardeşi Mert, iyi bir liseye gidiyordu. Annesi sağlıklıydı. Ayşe, kentsel dönüşüm projelerinde, dar gelirli aileler için yaşanabilir, estetik evler tasarlıyordu. Kendi mahallesini, kendi insanlarını unutmuyordu. Yaptığı işten gurur duyuyordu. Onun için mimarlık, sadece binalar inşa etmek değil, hayaller inşa etmekti.
Bir gün, eski bir üniversite arkadaşıyla kahve içerken, arkadaşı elindeki gazeteyi uzattı. “Bak, Can’ı hatırlıyor musun? Yeni projeleriyle gündemde. Babasının şirketini devralmış, işleri epey büyütmüş.” Ayşe, gazetedeki Can’ın fotoğrafına baktı. Olgunlaşmış, takım elbiseli, kararlı bir adamdı. Gözlerinin kenarında hafif kırışıklıklar vardı. Başarı parlıyordu yüzünde.
Ayşe, tebessüm etti. Yüzünde hüzünlü ama kararlı bir ifade vardı. Can’ın fotoğrafını gördüğünde kalbi burkulsa da, pişmanlık hissetmedi. Belki aşkları yarım kalmıştı, ama kendi hayatının çizgilerini kendi elleriyle çizmişti. Onun dünyası, Can’ınkinden farklıydı, ama en az onunki kadar gerçek ve değerliydi. Ve bu dünyada, ait olduğu yerde, kendi ayakları üzerinde dimdik durabiliyordu.
