aile draması

Yarım Kalan Bir Tebessüm

8 dakikalık okuma · 1271 kelime

Ayşe’nin hayatı, sabahın erken saatlerinde alarmın o acımasız sesiyle başlardı. Henüz güneşin usulca perdelerden sızdığı, şehrin derin bir nefes alıp vermeye hazırlandığı saatlerdi. Yirmi yıllık evliliğinde, bu rutin, demir gibi sağlam, boğucu bir pranga olmuştu. Kocasının Murat’ın horultuları, çocukları Deniz ve Can’ın uykudaki mırıldanmaları, her sabah aynı saatte kalkan komşunun üst kattaki topuk sesleri… Her şey, sanki büyük bir senaryonun önceden yazılmış, sıkıcı tekrarlarıydı.

Yatağından kalkarken, eklemlerindeki ufak sızılara değil, ruhundaki o bitmek bilmeyen boşluğa odaklanırdı Ayşe. Aşk mıydı bu, alışkanlık mıydı? Bir zamanlar Murat’a duyduğu o deli dolu hisler, şimdilerde sıcak bir yorgan misali sarmalıyor, ancak hiçbir zaman ısınmayan ayakları gibi, içini ısıtamıyordu. Murat iyi bir adamdı. Çalışkandı, çocuklarına düşkündü, akşamları televizyon karşısında Ayşe’nin elini tutmayı unutmazdı. Ama o el, artık sadece bir temas aracıydı; içinde kıvılcım barındırmayan, sadece varlığını bildiren bir dokunuş.

Kahvaltı telaşı, çocukları okula hazırlama koşturmacası, Murat’ı işe uğurlama rutini… Bütün bunlar birer görevdi, Ayşe de bu görevin kusursuz icracısıydı. Aynadaki yansımasına bakarken, yorgun gözleri, saç tellerine düşen ilk beyazlar ve dudaklarının kenarındaki hafif çizgiler onu tanımadığı bir kadına dönüştürüyordu. Nerede kalmıştı o genç kız? Hani gülüşüyle odaları aydınlatan, gözlerinde maceraperest bir pırıltı olan Ayşe? O kadın, zamanın ve sorumlulukların ağırlığı altında ezilip gitmişti sanki.

Ayşe, büyük bir reklam ajansında müşteri ilişkileri yöneticisiydi. Yaratıcılığın, dinamizmin ve sürekli değişimin yaşandığı bir yerde, o, kendi iç dünyasında bir durgunluk yaşıyordu. İşini seviyordu, insanlarla iletişim kurmayı seviyordu ama bu da rutinleşmiş, kalıplaşmış diyaloglara dönüşmüştü.

Bir pazartesi sabahı, her zamanki toplantı öncesi hazırlığını yaparken, ajansın kapısı açıldı ve içeriye yabancı bir yüz girdi. Cem. Daha önce hiç görmediği bu adam, siyah takım elbisesi, kendine güvenli duruşu ve dikkat çekici gri gözleriyle odaya farklı bir hava katmıştı. Ajansın yeni kreatif direktörüydü. Yönetici, Cem’i tanıtırken, Ayşe’nin gözleri istemsizce ona kilitlenmişti. O an, Ayşe’nin içinde uzun zamandır sessizliğe bürünmüş bir telin titrediğini hissetti. Yıllardır hissetmediği, tanımsız bir heyecan dalgasıydı bu.

Toplantı boyunca Cem, projeler hakkında net, vizyoner ve tutkulu konuştu. Fikirleri sıradışıydı, bakış açısı farklıydı. Ayşe, not defterine karaladığı şeylerin anlamsızlaştığını fark etti. Dikkatini tamamen Cem’in sesine, hareketlerine, el kol mimiklerine vermişti. Toplantı sonunda, Cem’in gözleri salondan çıkmadan önce Ayşe’ninkilerle buluştu. Kısa bir anlık temas. Ama o an, Ayşe’nin sanki nefesi kesilmişti. Cem gülümsedi. O gülümseme, Ayşe’nin yıllardır hissetmediği bir canlılığı uyandırmıştı.

Sonraki haftalar, ajansın koridorlarında, toplantı odalarında, kahve molalarında Cem ve Ayşe’nin yolları sıkça kesişmeye başladı. Önce işle ilgili konuşmalar, sonra havadan sudan sohbetler, nihayetinde içten paylaşımlar. Cem, Ayşe’nin sakladığı o eski Ayşe’yi bulmuş gibiydi. Çocukluğundan, hayallerinden, kırgınlıklarından bahsederken, Cem onu öyle dikkatle dinliyordu ki, sanki Ayşe’nin ruhunu okuyordu.

“Biliyor musun Ayşe,” demişti bir gün, öğle yemeğinde, “senin gözlerin… Onlar, pek çok şey anlatıyor. Gizli bir dünya var içinde.”
Ayşe, Cem’in bu sözleriyle irkilmişti. Kimse ona böyle bakmamıştı. Murat bile, yıllarca yan yana uyuduğu adam, onun iç dünyasındaki fırtınaları fark etmemişti. Belki de Ayşe göstermemişti. Şimdi ise Cem, tüm kalkanlarını indirmişti.
“Gizli bir dünya mı?” diye fısıldamıştı Ayşe, sesi titreyerek. “Sanırım ben de unutmuştum orayı.”
Cem hafifçe gülümsemişti. “İzin ver de birlikte hatırlayalım.”

Bu söz, Ayşe’nin kalbinde yasak bir meyve gibi filizlenmişti. Akşamları eve döndüğünde, çocuklarına sarılırken, Murat’ın “Nasıl geçti günün hayatım?” sorusunu yanıtlarken, aklı hep Cem’de oluyordu. Gündüz Cem’le yaşadığı her an, onu Murat’tan ve evliliğinden uzaklaştırıyordu. Suçluluk duygusu, bir yılan gibi içini kemiriyor, ama Cem’in varlığıyla gelen o canlılık hissi, her şeyi bastırıyordu.

Cem’in de bir nişanlısı vardı, Elif. Ailesinin de desteklediği, mütevazı, hanım hanımcık bir kızdı. Cem, bir gün Ayşe’ye Elif’ten bahsederken, sesindeki o hafif tereddüdü fark etmişti. “İyi bir kız Elif,” demişti, “çok seviyorum. Ailem de çok mutlu bu birliktelikten.” Ama gözleri, sözlerinin aksini haykırıyordu sanki. Ayşe, o an Cem’in de kendisi gibi bir çıkmazda olduğunu, belki de benzer bir boşlukta yüzdüğünü hissetti. Bu ortak payda, aralarındaki çekimi daha da güçlendiriyordu.

Bir akşam, ajanstaki bir proje sunumu sonrası, herkes dağılmışken, Ayşe ve Cem yalnız kalmışlardı. Hava kararmış, dışarıda hafif bir yağmur başlamıştı. Ofisin loş ışıkları, havayı daha da samimi kılıyordu. Cem, elindeki taslağı masaya bırakıp Ayşe’ye dönmüştü.
“Ayşe,” demişti, sesi fısıltıya yakın, “Sana bir şey söylemek istiyorum.”
Ayşe’nin kalbi göğüs kafesinde kuş gibi çırpınıyordu. Ne söyleyeceğini biliyordu, sanki ruhu bu sözlere hazırlanıyordu yıllardır.
Cem, Ayşe’nin ellerine uzanmış, parmaklarını narinçe kavramıştı. Ayşe, ellerindeki sıcaklığı hissettiğinde, tüm dünyası o an o küçücük temasın etrafında dönmeye başlamıştı.
“Sen,” dedi Cem, gözlerini Ayşe’nin gözlerinden ayırmadan, “benim hiç farkında olmadığım bir şafaksın. Hayatımın karanlık odasına bir pencere açtın.”
Ayşe’nin gözleri dolmuştu. “Ben de,” diye karşılık verdi, sesi titriyordu, “ben de senin sayende nefes almaya başladım tekrar. Sanki yıllardır su altında yaşıyordum.”
Anın büyüsü onları sarmalamıştı. Sözler kifayetsizdi. Bakışlar, dokunuşlar, sessizlik… Hepsi, söylenmeyen bir itirafın parçalarıydı. Cem, Ayşe’ye doğru eğilmişti. Nefesleri birbirine karışıyordu. O an, sanki zaman durmuş, tüm dünya susmuştu. Tam dudakları birbirine değecekken, Ayşe’nin telefonu çalmaya başladı. Murat arıyordu.

Telefonun sesi, soğuk bir tokat gibi çarpmıştı Ayşe’nin yüzüne. Geri döndüğü gerçek, boğucu, acımasızdı. Hızla elini Cem’in elinden çekmiş, telefonu çantasından çıkarmıştı. Murat’ın arayış sebebi, çocukların uyku saatiyle ilgili sıradan bir soruydu. Ama Ayşe’nin kulaklarında, yankılanan o fısıltı ve neredeyse gerçekleşecek olan öpücüğün soğuk rüzgarı vardı.
“Benim gitmem gerek Cem,” dedi, sesi boğuk çıkmıştı.
Cem, geri çekilmiş, yüzündeki ifadenin bir anda değiştiğini hissetmişti. Anın büyüsü bozulmuş, yerini acı bir gerçekliğe bırakmıştı. “Biliyorum,” dedi Cem, sesi yorgundu. “Gitmelisin.”
O gece, Ayşe eve döndüğünde, her şey her zamanki gibiydi. Çocuklar uyumuş, Murat salonda televizyon izliyordu. Ayşe’ye gülümseyerek, “Geç kaldın hayatım,” dedi. “Yemek soğudu.”
Ayşe, kocasının yanına oturdu. Elini tuttu. Ama o el, şimdi daha soğuk, daha yabancı geliyordu. Gözleri pencereye takıldı. Dışarıda yağmur hala devam ediyordu. Yağmur damlaları camda süzülürken, sanki Ayşe’nin gözlerinden akan yaşlar gibiydi.

Sonraki günler, aralarında görünmez bir duvar örülmüştü. Konuşuyorlardı, çalışıyorlardı ama o samimiyet, o elektrik kaybolmuştu. Her an bir uçurumun kenarında olduklarını biliyorlardı. Ne Ayşe, ne de Cem, bu uçurumdan aşağıya atlayacak cesareti bulabiliyordu. Her ikisinin de hayatları, sorumlulukları, kuralları vardı. Yasak aşk, sadece o anlık bir kıvılcımdan ibaret kalacaktı.

Bir cuma öğleden sonra, Cem, Ayşe’nin masasına gelmişti. Yüzü asık, gözleri kederliydi.
“Ayşe,” dedi, sesi kararlı ama acı doluydu, “ajansdan ayrılıyorum.”
Ayşe’nin nefesi boğazında düğümlenmişti. “Nereye gidiyorsun?” diye sordu.
“Başka bir şehirde, daha büyük bir fırsat çıktı,” dedi Cem. “Kararımı verdim. Pazartesi itibarıyla işe başlamış olacağım.”
Ayşe, Cem’in bu kararı neden aldığını biliyordu. Bu, aralarındaki imkansızlığın, sessiz bir itirafıydı. Bu aşk, onların hayatlarını altüst etmeden bitmeliydi. Başka bir şehir, başka bir başlangıç… Bu, Cem’in kendi kendini sürgüne göndermesiydi.
“Elif de geliyor mu?” diye sordu Ayşe.
Cem başını salladı. “Evet. Orada evleneceğiz.”

O an, Ayşe’nin içindeki son umut kırıntısı da paramparça olmuştu. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Cem’in vedası, sadece bir iş arkadaşının vedası değildi. Bu, onun kayıp ruhunun, yeniden yeşermeye başlayan umutlarının, içindeki genç kızın son vedasıydı.
Cem, Ayşe’nin ellerini tuttu. Bu kez daha uzun, daha veda dolu bir dokunuştu. “Mutlu ol Ayşe,” diye fısıldadı. “Kendi dünyanı yeniden keşfet.”
Ayşe, hıçkırıklarını zorla tutarak başını salladı.

Cem, ertesi pazartesi işe gelmedi. Masası boştu. Eşyaları toplanmış, ardında sadece bir boşluk bırakmıştı. Ayşe, o boşluğa her baktığında, kalbinde bir sızı hissediyordu. Cem’in gidişi, onun hayatında derin bir iz bırakmıştı. Yasak aşkları, bir yangına dönüşmeden, bir alev topu olup her şeyi kül etmeden sönmüştü. Ama külleri, Ayşe’nin ruhunda hep kalacaktı.

Akşamları eve döndüğünde, yine aynı rutin, aynı hayat bekliyordu onu. Ama artık Ayşe, aynadaki yansımasına farklı bakıyordu. Gözlerinde, eskisi gibi bir boşluk yoktu. O gözler, artık kayıp bir şafağın hüzünlü ışığını taşıyordu. O tebessüm, hep yarım kalacaktı. Cem’in ona verdiği o pencere, artık sadece içeriye hüzünlü bir rüzgar estiriyordu. Ama en azından, Ayşe o pencerenin varlığını biliyordu. Ve belki bir gün, o pencereden yeni bir şafak doğabilirdi, yasak olmayan, sadece Ayşe’ye ait olan bir şafak… Ya da belki de bu, onun hayatının, ruhunun hiç unutmayacağı, derin bir izi olarak kalacaktı. O yarım kalan tebessüm, Ayşe’nin ruhunda saklı, sessiz bir şarkı gibi çalmaya devam edecekti.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık