Aile draması
Yalıda Çiçek Açan Mor Salkım
Boğaz’ın lacivert sularına vuran güneş, Elif’in gözlerini kamaştırmazdı artık. O, sadece yalı penceresinden görünen bir manzaraydı, kendi gri dünyasının çok ötesinde. Her sabah iki otobüs değiştirip Beykoz’daki küçük, penceresinden bile doğru düzgün ışık almayan evinden çıkar, kentin beton kalabalığından sıyrılıp denizin mavisinde kaybolan o görkemli yalıya gelirdi. Burası, Aylin Hanım ve Cemil Bey’in yaşadığı, tarih kokan, lüks bir dünyaydı. Elif için ise sadece “iş”ti. On sekiz yaşından beri bu yalıda, annesinin geçirdiği rahatsızlık sonrası onun yerini alarak çalışıyordu. Bulaşık yıkıyor, toz alıyor, gümüşleri parlatıyor, her köşenin Aylin Hanım’ın titiz standartlarına uygun olduğundan emin oluyordu.
Yalının her santimetrekaresi, Elif’in kendi hayatıyla tezat oluşturuyordu. Antika mobilyalar, el yapımı ipek halılar, paha biçilemez tablolar… Elif, bu dünyanın içinde bir gölge gibi dolaşırdı. Varlığı fark edilir, ama özü asla. Aylin Hanım nazik bir kadındı, çoğu zaman. Ama incelik, çoğu zaman yüksek duvarlarla çevrili, gözlerden uzak bir bahçe gibiydi. Elif’e asla kötü davranmaz, fakat her hareketi, her kelimesi, Elif’in ait olmadığı bir ayrıcalık zırhından süzülürdü. “Elifciğim, şu vazodaki suyu değiştirir misin? O taze çiçekler solmak üzere,” derdi, sanki Elif’in hayatında çiçeklerin solması gibi bir lüksü varmışçasına. Elif içinden hep, “Benim evimde tek bir saksı bile zor yaşar,” diye geçirirdi.
Tek kaçışı, kütüphaneydi. Aylin Hanım’ın seyahatlerde veya öğle uykusunda olduğu zamanlarda, Elif hızlıca kütüphane odasına süzülür, eline rastgele bir kitap alırdı. Okumayı severdi, ama en çok da resimli sanat kitaplarını karıştırmayı. Hayal gücünü besleyen, ruhuna iyi gelen tek şeydi bu. Küçük bir defterinde, bulduğu her boş anında kurşun kalemle karalamalar yapardı. Çoğu zaman yalıdan manzaralar, Boğaz’ın değişen renkleri, pencerelerden süzülen ışık oyunlarıydı bunlar. Hayali, bir gün resim yapmaktı, renklerle oynamak, içindeki tüm o sıkışmış duyguları tuvale dökmekti. Ancak bu, ulaşılmaz bir lükstü. Ne kurs parası, ne de malzemelere ayıracak vakti vardı.
Bir gün, elinde toz beziyle kütüphanede çalışırken, kapı aralığından içeri süzülen, Elif’ten sadece birkaç yaş büyük genç bir adamla göz göze geldi. Bu, Aylin Hanım’ın yurt dışında okuyan oğlu Deniz’di. Genellikle yaz tatillerinde veya özel günlerde gelirdi. Deniz, annesi gibi değildi. Daha sakin, daha mesafeli, ama aynı zamanda daha az yargılayıcıydı. Çoğu zaman kendi köşesinde resim yapar, müziğini dinlerdi. Aylin Hanım, oğlunun “sanatçı ruhunu” hem sever hem de endişeyle karşılardı. Ona göre Deniz’in geleceği, ailenin işlerini devralmakta yatıyordu, boya fırçalarında değil.
Deniz, Elif’in elindeki kitaba bir an baktı, sonra gülümsemeye benzer bir ifadeyle başını salladı. “Monet sever misin?” diye sordu. Elif şaşırdı. İlk kez biri ona, işi dışında bir konuda soru soruyordu. “Çok severim,” dedi kısık bir sesle. “Renkleri… ışığı yakalayışını…” Deniz, birkaç adımla yaklaştı, raftan başka bir kitap indirdi. “O zaman bu da hoşuna gidecektir. Van Gogh. Onun fırça darbelerindeki ruh, kelimelerden daha çok şey anlatır.” O günden sonra, ikisi arasında görünmez bir köprü kuruldu. Elif, Deniz’i izlerdi bazen, tuvalinin başında saatlerce otururken. Deniz de Elif’in çalışma anlarında ara sıra ona yeni bir kitap getirir, kısa sohbetler ederdi.
Elif, defterindeki çizimleri herkesten saklardı. Onlar, onun gizli dünyasıydı. Ta ki bir gün, kütüphaneyi temizlerken defterinin sehpanın arkasına kaydığını fark edene kadar. Uzandı, almaya çalışırken Deniz içeri girdi. Defter açılmış, içindeki Boğaz manzaralı bir karalama tam önündeydi. Elif utançtan kıpkırmızı kesildi. “Ben… ben sadece…” Deniz, defteri eline aldı, sayfaları yavaşça çevirmeye başladı. Her bir çizime dikkatle bakıyordu. Yüzünde hayranlık beliriyordu. “Elif, bunlar inanılmaz,” dedi yumuşak bir sesle. “Gerçekten çok yeteneklisin. Işığı harika yakalıyorsun.” Elif, hayatında ilk kez çizimleri için gerçek bir övgü alıyordu. Kalbi hızla çarpıyordu.
Deniz, Elif’in yeteneğini ciddiye aldı. Ona eski sulu boyalarını, eskiz defterlerini ve birkaç fırçasını verdi. “Pratik yapmaya devam et,” dedi. “İnsan yeteneğini boş yere harcamamalı.” Elif’in içi kıpır kıpır oldu. Artık yalı, sadece bir iş yeri değil, aynı zamanda gizlice hayallerini beslediği bir atölye gibiydi. Her boş anında, bahçedeki mor salkımları, Boğaz’ın dalgalarını, pencereden görünen martıları çizerdi. Renkler, onun iç dünyasını canlandırıyordu.
Birkaç hafta sonra, Elif’in hayatında büyük bir dönüm noktası yaşandı. Gazetede gördüğü bir ilan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin genç yetenekler için düzenlediği bir resim yarışmasıydı. Kazananlara hem burs hem de sergi imkanı sunuluyordu. Elif’in kalbi pır pır etti. Bu, onun için bir fırsat olabilirdi. Ama başvurmak için hem belirli bir portfolyoya hem de birkaç güne ihtiyacı vardı.
Cesaretini toplayıp, haftalık izni sırasında Aylin Hanım’dan ekstra iki gün izin istedi. Aylin Hanım kaşlarını çattı. “Elifciğim, şu sıralar çok yoğun. Cemil Bey’in misafirleri gelecek, evi baştan aşağı düzenlememiz lazım. Şimdi izin alırsan işler aksar.” Elif, titrek bir sesle “Ama bu benim için çok önemli bir şey Hanımefendi,” dedi. “Bir resim yarışması var, belki benim için bir şans olabilir…” Aylin Hanım, elindeki porselen fincanı yavaşça masaya bıraktı. Gözlerini kıstı. “Resim yarışması mı? Ne işin var senin öyle şeylerle? Elif, sen elinin ekmeğini kazanmaya bakmalısın. Bu tür hayaller boş şeylerdir, insanı sadece yoldan çıkarır. Senin görevin burada, bana yardım etmek.”
Elif’in yüzüne sanki buz gibi bir tokat inmişti. Aylin Hanım’ın sözleri, onun tüm umutlarını, hayallerini paramparça ediyordu. “Burası senin yerin,” diyordu Aylin Hanım’ın bakışları. “Hayallerin için değil, hizmet etmek için varsın.” Elif, başını eğdi, sessizce odadan çıktı. Gözleri dolmuştu, ama ağlayamadı. Utanıyordu. Hem kendinden, hem de bu kadar safça bir şey beklemiş olmaktan.
O gün akşam yemeği servisi sırasında Elif, sessizdi. Yere bakıyor, Aylin Hanım’ın ve Cemil Bey’in sohbetlerini dinliyordu. Cemil Bey iş konuşuyor, Aylin Hanım ise sosyeteden dedikodular anlatıyordu. Deniz, genellikle olduğu gibi yemeği sessizce yiyordu. Elif, tabağını toplarken yanlışlıkla küçük bir çatalı düşürdü. Ses, kristal bardağın kırılması kadar olmasa da, akşam yemeğinin sessizliğini yırtmaya yetti. Aylin Hanım sinirle “Elif!” dedi. “Bugün neyin var senin? İki kere uyarıyorum. Dikkatini topla biraz.”
Elif’in gözleri doldu. Başını kaldırıp Deniz’e baktı. Deniz, annesine döndü. “Anne, Elif biraz gergin olabilir. Ona biraz daha anlayış gösteremez miyiz?” Aylin Hanım, şaşkınlıkla oğluna baktı. “Ne oluyor Deniz? Ne ilgisi var?” Deniz, Elif’e baktı. “Elif’in bir resim yarışmasına katılma şansı var. İhtiyacı olan birkaç gün izin.” Aylin Hanım’ın yüzü bembeyaz oldu. “Sen de mi biliyordun? Elif, sen Deniz’le ne konuşuyorsun?” Sesi birden sertleşmişti. “Senin buradaki görevin ne? Benimle oğlumu birbirinize mi düşürmeye çalışıyorsunuz?”
Elif, titreyerek, “Asla öyle bir niyetim yok Hanımefendi,” dedi. “Ben sadece…” Aylin Hanım, elini kaldırdı. “Yeter! Yarın sabah işine gelmene gerek yok Elif.” Bir anlık sessizlik oldu. Cemil Bey bile yemek masasında doğruldu. “Aylin, ne yapıyorsun?” diye sordu yavaşça. “Abartmıyor musun?” Ama Aylin Hanım’ın gözleri kararmıştı. “Asla! Benim yalımda böyle şeyler olmaz. Herkes yerini bilmeli.”
Elif, neye uğradığını şaşırdı. Kovulmuştu. Yıllardır çalıştığı, ailesine bakmak için tek güvencesi olan işini kaybetmişti. Başını öne eğip hızla mutfağa doğru yürüdü, eşyalarını toplamak için. O sırada Deniz arkasından geldi. “Elif, dur. Böyle olmamalıydı.” Elif, hıçkırarak, “Ne değişir Deniz? Burası benim yerim değilmiş, bunu bana çok net anlattı anneniz.” Deniz, Elif’in omzuna dokundu. “Hayır, değişir. Senin yeteneğin var. Sen bu yalıdan çok daha fazlasısın.” Cebinden bir zarf çıkardı. “Bunu annemden habersiz aldım. Benim sana ilk sergin için hediye. Yarışmaya kaydol. O iki gün, hatta daha fazlası senin olsun.”
Elif zarfı tereddütle aldı. İçinde bir miktar para vardı. Ona bir başlangıç yapması için yeterliydi. Gözlerini Deniz’e çevirdi. “Neden?” diye sordu. “Neden bana yardım ediyorsun?” Deniz gülümsedi. “Çünkü sanata inanıyorum Elif. Ve sana inanıyorum. Senin resimlerin bu yalının duvarlarında duran milyonluk tablolardan çok daha samimi, çok daha gerçek. Senin ait olduğun yer burası değil, Elif. Senin ait olduğun yer, senin kendi ellerinle kuracağın bir dünya.”
Elif, o gece yalıdan ayrılırken, Boğaz’ın esen rüzgarı saçlarını savuruyordu. Üzerinde iş kıyafeti yoktu. Elinde küçük bir çantası ve Deniz’in verdiği zarf vardı. İçinde buruk bir hüzün olsa da, göğsünde tarifsiz bir özgürlük hissi kabarıyordu. Yalı, ışıl ışıl pencereleriyle arkasında kalırken, Elif dönüp son bir kez baktı. Mor salkımların sardığı o pencereler, artık ona eskisi gibi gelmiyordu. O mor salkımlar, şimdi kendi içindeki yeşeren umudun simgesiydi.
Evine döndüğünde annesine her şeyi anlattı. Annesi, önce endişelense de, kızının gözlerindeki ateşi görünce destek olmaya karar verdi. Elif, Deniz’in verdiği parayla bir miktar malzeme aldı, küçük odasını kendi atölyesine çevirdi. Güneşin batışını izlerken penceresinden görünen çatıları, sokaklardaki çocukları, pazardan dönen insanları çizdi. Bunlar, yalıdan çok daha gerçek, çok daha canlıydı onun için. Yarışmaya başvurdu, içinden gelen her şeyi tuvaline aktardı. Bir Boğaz manzarası çizdi, ama bu sefer yalıyı silik, adeta bir geçmiş gölgesi olarak bıraktı. Ön plana, o mor salkımların arasından uzanan, umutla yukarıya doğru tırmanan genç bir kadının silüetini yerleştirdi. Yüzü görünmüyor, ama duruşu kararlıydı.
Aylar sonra, bir serginin açılışında, Elif’in eseri duvarda asılı duruyordu. Altında, “Yalıda Çiçek Açan Mor Salkım – Elif Demir” yazıyordu. Tablosu, göz alıcı renkleri ve hikayesiyle kalabalığı etkiliyordu. Elif, tablosuna bakan insanlar arasında Deniz’i gördü. Gülümsedi, Deniz de ona karşılık verdi. O an, Elif’in kalbinde hiçbir yalıya sığdıramayacağı kadar büyük bir mutluluk yeşerdi. Biliyordu ki, aidiyet, doğduğun yerde değil, kendi ellerinle var ettiğin yerde gizliydi. Ve bu, parayla satın alınamayacak en büyük zenginlikti.
