aile draması

Yakamoz ve Karanlık Gölge

9 dakikalık okuma · 1618 kelime

Ayşe, mutfak masasında duran yıpranmış deftere boş gözlerle bakıyordu. Sayfalar arasında Deniz’in aceleyle aldığı notlar, yarım kalmış çizimler ve şirket adının baş harfleri, “Yakamoz Reklam”, karmakarışık bir halde duruyordu. Akşam olmuş, hava kararmıştı ama kafasının içindeki fırtına dinmek bilmiyordu. Son birkaç aydır bir şeyler ters gidiyordu. İşler kötüye gitmişti, Deniz gergindi, evdeki huzur her geçen gün azalmıştı. Ama en tuhafı, Deniz’in çocukluk arkadaşı ve iş ortağı Can’dı. Can, her zamanki neşesi, her zamanki cömertliğiyle ortalıktaydı; hatta son zamanlarda gözle görülür bir şekilde zenginleşmiş, lüks bir araba almıştı. Bu durum, Ayşe’nin içindeki şüphe tohumlarını yeşertmişti.

Ayşe’nin Deniz’i ilk uyarışı, bir akşam yemek masasında olmuştu. “Deniz,” demişti, “Bu Can’ın durumu garip değil mi? Bizim işler batarken, o nasıl bu kadar keyifli olabiliyor? Yeni arabayı gördün mü?” Deniz, yorgun argın, elindeki çatalı tabağına bırakıp, “Ayşe, yapma Allah aşkına. Can benim çocukluk arkadaşım, can yoldaşım. Belki onun ek işleri vardır, ne biliyorsun? Kıskanma hemen,” diye kestirip atmıştı. Oysa Ayşe’nin içinde kıskançlıktan eser yoktu, sadece endişe vardı. Kıskançlık bir yana, Can’ı oldum olası pek sevememişti. Çok konuşan, her zaman kendinden bahseden, biraz da şımarık bulduğu bir adamdı. Ama Deniz’in onu bu kadar sevmesine, ona bu kadar güvenmesine bir anlam veremiyordu.

Bu konuşmadan sonra Ayşe, Can’ı daha dikkatli izlemeye başlamıştı. Her hareketi, her sözü artık onun için bir şüphe kaynağıydı. Şirket evrakları Deniz’in masasında her zaman dağınıktı. Deniz’in dağınıklığı Ayşe’nin çoğu zaman sinirini bozsa da, bu sefer işine yaramıştı. Bir gece, Deniz uyurken, sessizce salona geçti ve masanın üzerindeki defterleri, faturaları, sözleşmeleri incelemeye başladı. Muhasebeden pek anlamasa da, rakamlar arasındaki tutarsızlıklar apaçık ortadaydı. Son üç aydır, şirketten Can’ın kişisel hesabına yapılan yüklü transferler vardı. Açıklaması olmayan transferler. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Nefesi kesiliyordu. Bu, bir yanlışlık olamazdı. Bu, hırsızlıktı.

Sabah, Ayşe’nin yüzü bembeyazdı. Deniz, kahvaltıda eşinin halini görünce endişelendi. “Ne oldu Ayşe? Kötü bir rüya mı gördün?” Ayşe, boğazına düğümlenen kelimelerle, “Deniz, dün gece… dün gece şirket evraklarına baktım,” diye mırıldandı. Deniz’in kaşları çatıldı. “Neden yaptın Ayşe? Sana kaç kere söyledim, o işler benim işim.” Ayşe, gözlerinin içine baktı. “Can… Can bizden para çalıyor. Şirketten kendi hesabına para aktarmış. Açıklaması yok.”

Deniz önce inanmadı. “Saçmalama Ayşe! Can mı? Asla! Sen yanlış anlamışsındır. Belki avans almıştır, ya da bir projeyi kendi üzerinden yürütmüştür. Kafayı yemişsin sen.” Ama Ayşe’nin ısrarı ve elindeki notlar, Deniz’i yavaş yavaş ikna etmeye başladı. Yine de inanmak istemiyordu. En yakın arkadaşı, kardeşi bildiği Can, onlara bunu nasıl yapabilirdi? “Bir yanlışlık var Ayşe, eminim. Bugün Can’la konuşacağım.”

Deniz o gün şirkete gidince, Can’ı odasına çağırdı. Can, her zamanki gülümsemesiyle geldi. “Ne var canım? Yüzün beş karış.” Deniz, elindeki Ayşe’nin notlarını masaya fırlattı. “Bunlar ne Can? Açıklaması olmayan para transferleri? Neden şirket hesabından kendi hesabına bu kadar yüklü miktarda para aktardın?” Can’ın yüzündeki gülümseme dondu. Gözlerinde kısa bir anlık panik parladı, ama hemen toparladı. “Ha, onlar mı? Ya Deniz, sen de Ayşe’yi dinleyip hemen panikleme. Onlar var ya, bir müşterinin bize elden ödeme yapması gerekiyordu, ama fatura kesemiyorduk o sıra. Ben de kendi hesabımdan şirket hesabına aktarmıştım önce, sonra da geri çektim. Kara para aklama gibi bir şey değildi, sadece muhasebesel bir yanıltmacaydı. Bize de lazımdı para. Ayşe abartmış yine,” dedi ve göz kırptı. Deniz, rahatlamış gibiydi. “Ah be Can, söylesene. Ayşe de kuruntu yapıp duruyor.”

Akşam, Deniz eve geldiğinde Ayşe’ye, “Can açıkladı. Bir müşterinin ödemesiyle ilgili bir durummuş. Hepsi muhasebesel bir taktik,” dedi. Ayşe, eşinin saflığına mı üzülsün, yoksa Can’ın pişkinliğine mi kızsın bilemedi. “Deniz, bana inanamıyorsun ama Can’a hemen inanıyorsun, öyle mi?” diye çıkıştı. “Benim canım yanarken, sen onun yalanlarına inanıyorsun!” Aralarında büyük bir tartışma çıktı. Ayşe, Deniz’in güvendiği insanların onu nasıl kandırabileceğini düşünmeden edemiyordu. Can’ın “muhasebesel taktik” dediği şey, Ayşe’nin mantığına hiç yatmıyordu. Eğer öyle olsaydı, neden Deniz’e açıklanmamıştı?

Ayşe vazgeçmedi. Geceleri uyumuyor, internette benzer dolandırıcılık vakalarını araştırıyor, muhasebe terimlerini öğrenmeye çalışıyordu. Bir gün, Deniz’in unuttuğu laptop’undan şirketin tüm eski e-postalarına ve muhasebe programına erişmeyi başardı. Aylarca süren gizli bir operasyondu bu. Geceleri Deniz uyuduktan sonra saatlerce bilgisayar başında kalıyor, delilleri bir bir topluyordu. Ve bulduğu şeyler, Can’ın sadece para çalmakla kalmadığını, aynı zamanda şirketi sistematik olarak batırmaya çalıştığını gösteriyordu. Can, şirketin büyük müşterileriyle arka kapı anlaşmaları yapıyor, bazı projeleri kendi üzerine alıp şirketin cirosunu düşürüyor, Deniz’i yanlış yatırımlara yönlendiriyor, hatta bazı önemli iş görüşmelerini kasten sabote ediyordu. Daha da beteri, şirketin itibarını zedeleyecek dedikodular yaydığını gösteren mesajlaşmalar buldu. Can, Deniz’in arkasından iş dünyasında onun güvenilmez ve beceriksiz biri olduğu algısını yaymaya çalışıyordu.

Ayşe’nin midesi bulanıyordu. Bu sadece finansal bir ihanet değildi; bu, bir adamın başka bir adamın hayatını, işini, itibarını yok etmek için yıllarca süren planlı bir saldırısıydı. Peki neden? Can’ın ne derdi vardı Deniz’le?

Ayşe, elinde bir USB bellek, içinde tüm delillerle birlikte Deniz’in karşısına çıktığında, artık geri dönüş yoktu. “Deniz, otur ve bana kulak ver. Sana göstereceklerim var. Ve bu sefer Can’ın açıklamalarına inanmayacaksın.” Deniz, Ayşe’nin yüzündeki ciddiyeti görünce oturdu. Ayşe, topladığı tüm delilleri, e-postaları, mesajları, hesap dökümlerini tek tek gösterdi. Can’ın Deniz’in sırtından nasıl servet yaptığını, şirketi nasıl içten çürüttüğünü, adım adım gözler önüne serdi. Deniz, ekran başında, görüntülere baktıkça yüzü soluyordu. Gözleri doldu, dudakları titremeye başladı. İnanamıyordu. Çocukluk arkadaşı, kardeş bildiği Can, ona bunu nasıl yapabilirdi?

“Neden Ayşe? Neden bana bunu yapsın ki?” diye mırıldandı Deniz, sesi güçlükle çıkıyordu. Ayşe’nin de aklını kurcalayan buydu. Maddi hırsın ötesinde bir şeyler olmalıydı. “Bilmiyorum Deniz. Ama bir sebebi olmalı. Bir hırs, bir kıskançlık… Belki de geçmişten gelen bir şey.”

Ayşe, Deniz’in bir köşeye fırlattığı eski bir fotoğraf albümünü hatırladı. Çocukluk fotoğrafları… Belki orada bir ipucu vardı. Albümü bulup getirdi. Sayfaları çevirirken, Deniz’in ve Can’ın çocukluk hallerini, gençlik maceralarını gördüler. Bir fotoğrafta, üçü gençlik yıllarında, Ayşe de aralarındaydı, bir mezuniyet balosunda gülümsüyorlardı. O an Ayşe’nin aklına bir detay geldi. Deniz, lise yıllarında Can’ın çok beğendiği bir kızı, Elif’i, ondan önce tavlamıştı. Ve Can o dönemde çok içine kapanmış, Deniz’e karşı soğuk davranmıştı. Deniz ise durumu fark etmemiş, her zamanki gibi Elif’le ilişkisine devam etmişti. Bu, basit bir lise aşkı gibi görünse de, Can’ın içinde derin bir yara açmış olabilirdi. Belki de kıskançlık sadece kız meselesi değildi. Deniz her zaman daha başarılı, daha popüler olmuştu. Can hep onun gölgesinde kalmıştı.

O gece, Can’ın geçmişten gelen bir kıskançlık ve öfkeyle yoğrularak büyüttüğü ihaneti, artık somut bir gerçek olarak karşılarındaydı. Deniz’in hayalleri, emekleri, geleceği bir bir yok edilmişti. Gözlerinde boş bir ifadeyle, “O benim kardeşim dediğim adamdı Ayşe. Benim en yakın arkadaşımdı. Her şeyimi onunla paylaştım. Nasıl…” dedi, cümlesini tamamlayamadı.

Ertesi gün, Deniz ve Ayşe birlikte şirkete gittiler. Can, Deniz’in odasında rahat rahat kahve içiyordu. Deniz, içeri girer girmez, Can’a omuz atıp masaya oturdu. Yüzünde tarifsiz bir hayal kırıklığı ve öfke vardı. Ayşe, kapının eşiğinde duruyordu. “Can,” dedi Deniz, sesi titriyordu, “Seninle konuşmamız gereken şeyler var.” Can, Deniz’in yüzündeki ifadeyi görünce, içten içe bir şeylerin değiştiğini hissetti. “Ne oldu Deniz? Yine mi Ayşe sana bir şeyler anlattı?” Can’ın Ayşe’ye yönelen bakışlarında küçümseyici bir ifade vardı.

Deniz, elindeki USB’yi masaya koydu. “Bunlar Ayşe’nin kuruntuları değil Can. Bunlar senin gerçek yüzün.” Deniz, odadaki bilgisayarı açtı ve Ayşe’nin hazırladığı özet dosyayı yansıttı. Tüm deliller, açık açık Can’ın ihanetini gösteriyordu. Can, önce inkar etmeye çalıştı. “Bunlar montaj! Ayşe senin beynini yıkıyor Deniz! Beni kıskanıyor!” diye bağırdı. Ama deliller o kadar netti ki, inkar etmesi imkansızdı. Can’ın gözlerinde, panikle birlikte derin bir nefret parladı.

“Neden Can? Neden yaptın bunu bana? Biz çocukluk arkadaşıydık, kardeş gibiydik! Sen benim her şeyimdin!” Deniz’in sesi, yalvaran bir çığlığa dönmüştü. Can, yavaşça sandalyesinden kalktı. Yüzündeki maske düşmüş, yerini buz gibi bir soğukluk almıştı. “Neden mi? Senin gibi şanslı bir aptalın her şeye kolayca sahip olmasını izlemekten bıktım da ondan! Hep sen, hep sen! Elif, iş, para, itibar… Ben senin gölgendeydim hep! Benim ailem battığında, senin baban bize yardım ettiğinde, senin lütfuna muhtaç kaldığımda yemin ettim! Bir gün her şeyini elinden alacaktım! Seni o kadar aşağı çekecektim ki, benden daha dibe vuracaktın! Ve başardım!”

Can’ın sözleri bir şimşek gibi çaktı. Ayşe, bu kadar vahşi bir nefretin mümkün olabileceğine inanamıyordu. Deniz, Can’ın bu soğuk itirafı karşısında yıkılmıştı. Dizlerinin üzerine çöktü. Tüm hayatı, tüm güveni, tüm dostluğu, Can’ın yıllardır içinde biriktirdiği zehirle paramparça olmuştu.

Ayşe, Deniz’in yanına koştu, kollarını eşinin omzuna sardı. Can’a döndü, gözlerinde nefrete karışmış bir acıma vardı. “Sen ne kadar zavallı bir adamsın Can,” dedi, sesi titriyordu ama kararlıydı. “Deniz’i alt ettiğini sanıyorsun ama aslında sadece kendini yok ettin. Şimdi elinde ne kaldı? Koca bir hiç. Yalnızlık ve nefret.”

Can’ın yüzü bembeyaz oldu. Ayşe’nin sözleri, onu hedef alan en keskin bıçak gibiydi. Bir anlık duraksadı, sonra hızla odadan çıktı. Kapıyı çarptı ve kayboldu. Geride, yıkılmış bir Deniz, paramparça olmuş bir dostluk ve Ayşe’nin çaresiz sesi kalmıştı.

Sonraki haftalar, Ayşe ve Deniz için bir cehennem gibiydi. Şirket iflasın eşiğindeydi, Deniz depresyonun derinliklerine sürüklenmişti. Uyumuyor, yemek yemiyor, sadece Can’ın sözlerini ve ihanetini düşünüyordu. Ayşe, eşini bu durumdan çıkarmak için elinden geleni yapıyordu. Onun yaralarını sarmaya çalışıyor, hem kendinin hem de Deniz’in yarına tutunmasını sağlamaya çalışıyordu. Can ise kayıplara karışmıştı. Hakkında dava açılmış, fakat izine rastlanmamıştı. Sanki hiç yaşamamış gibiydi.

Bir akşam, Ayşe Deniz’in yanına oturdu. Elini tuttu. “Bak Deniz,” dedi. “Can’ın yaptıkları bizi mahvetti. Ama bitirmedi. Bizim birikimlerimiz var, benim mesleğim var. Sıfırdan başlarız. Belki daha küçük bir yerde, belki bambaşka bir işle. Ama Can’ın istediği olmayacak. Biz dibe vurmayacağız. Yakamoz batmayacak. Sadece ışığını başka bir yerde yakacak.” Deniz, ilk kez uzun zaman sonra Ayşe’nin yüzüne baktı. Gözlerinde hala acı vardı, ama Ayşe’nin sözleri, karanlık bir denizde parlayan yakamoz gibi bir umut ışığı olmuştu.

Zamanla, yavaş yavaş, Deniz toparlanmaya başladı. İhanetin acısı geçmeyecekti belki hiç, ama onunla yaşamayı öğreneceklerdi. Ayşe’nin desteğiyle, küçük bir ofis kiraladılar. Deniz, yavaş yavaş yeni işler bulmaya başladı. Artık “Yakamoz Reklam” yoktu. Yerine, daha mütevazı ama dürüstçe inşa ettikleri bir gelecek vardı. Can’ın yarattığı enkazın üzerinde, Ayşe’nin güçlü duruşu sayesinde, yeni bir başlangıcın tohumları atılmıştı. İhanet, onları kırmak yerine, birbirlerine daha da kenetlemişti. Belki de Can’ın en büyük hatası buydu: Ayşe’yi hesaba katmamıştı. Oysa Ayşe, kocasının ışığı ve umudu olmuştu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top