yasak aşk

Yabancı Ten, Tanıdık Yalan

8 dakikalık okuma · 1373 kelime

Elif, mutfaktaki mermer tezgahın soğukluğunu parmak uçlarında hissederken, kalbinin de aynı hissizlikle atıp atmadığını düşündü. Sekiz yıllık evliliği, tıpkı bu yeni nesil, minimalist daire gibiydi; dışarıdan bakıldığında kusursuz, pırıl pırıl, ama içinde bir ruhu, bir sıcaklığı eksikti. Volkan, işinde başarılı, düzenli, öngörülebilir bir adamdı. Karısına değer verdiğini biliyordu Elif, ama bu değer verme, bir antika eşyaya gösterilen özen gibiydi; kırılsın istenmeyen, ama günlük hayatta gerçek bir işlevi kalmamış bir özen. Sabah kahvaltılarında siyaset, akşam yemeklerinde borsa konuşulurdu. Yatak odası ise çoktan bir uyku odasına dönüşmüştü.

Elif, bir grafik tasarımcıydı. Kendi atölyesi vardı, küçük ama ruhunu okşayan bir yerdi. Renkler, şekiller, dokular; tüm bunlar onun konuşma biçimiydi. Son zamanlarda, bu dükkanın bile ruhunu okşadığını söyleyemezdi. Her şey gri bir tülün arkasından izlenir gibiydi. Bir boşluk, açıklanamayan bir tatminsizlik yakasına yapışmıştı.

Derken o proje geldi. İstanbul’un en prestijli semtlerinden birinde yükselen, adı “Palmiye Konakları” olan lüks bir rezidans projesinin marka kimliği ve tanıtım materyalleri. Projenin mimarı Mert. İlk toplantı. Elif, elinde sunum dosyalarıyla toplantı odasına girdiğinde, odanın ortasında devasa bir maketin başında, karatahtaya bir şeyler çizmekte olan uzun boylu, lacivert ceketli bir adam gördü. Yüzü, gözleri, duruşu… Her şeyiyle Volkan’dan o kadar farklıydı ki. Mert, kalemini bırakıp Elif’e döndüğünde, gözlerinin içindeki o kıvılcımı, yıllardır görmeyi özlediği bir şeyi gördü. Zekâ, merak ve tutku.

Toplantı uzadıkça uzadı. Saatlerce proje detayları konuşuldu, fikirler havada uçuştu. Mert, Elif’in tasarımlarına derinlemesine bakıyor, sadece estetiğini değil, arkasındaki felsefeyi de anlamaya çalışıyordu. “Her çizgi bir hikaye anlatmalı Elif Hanım,” demişti, gözlerinin içine bakarak. “Bu konaklar sadece beton yığını değil, aynı zamanda orada yaşayacak insanların hayallerinin bir parçası olacak. Tasarım da bu hayali somutlaştırmalı.” Elif, uzun zamandır işine bu kadar tutkuyla yaklaşan birine rastlamamıştı. Volkan, işini hep bir “veri” olarak görürdü.

Proje yoğun bir tempoda ilerledi. Toplantılar arttı, telefon görüşmeleri sıklaştı. Öğle yemekleri, akşam üzeri kahveleri derken, iş konuşmaları hayatlarına, sanata, felsefeye kaydı. Mert, evli olduğunu, biri kız biri erkek iki çocuğu olduğunu söylemişti. Sesi titrememişti bunu söylerken, sıradan bir bilgi verir gibiydi. Elif de evli olduğunu dile getirmişti. Her ikisi de, birbirlerine doğru çekilen iki mıknatıs gibi, bu gerçeği göz ardı etmeyi tercih ediyordu. Başlarda masumca başlayan bu yakınlaşma, zamanla duvarları aşan bir merak ve çekime dönüştü. Elif, Mert’in yanında kendini daha canlı, daha zeki, daha dişi hissediyordu. Mert ise Elif’in gözlerinin rengini, kahkahalarının melodisini, her detayı fark ediyor gibiydi. Ona, sadece bir grafik tasarımcıdan ibaret olmadığını hissettiriyordu. Ona, var olduğunu hissettiriyordu.

İlk dokunuş, bir taslak üzerine eğildikleri bir anda, parmak uçlarının birbirine değmesiyle oldu. Elektrik çarpmış gibi geri çekildiler. Utanç, heyecan ve anlaşılmayan bir arzu. Ertesi hafta, yoğun bir iş çıkışı, Mert Elif’i evine bırakmayı teklif etti. Arabada sessizlik vardı, ama bu sessizlik boğucu değil, gerilimliydi. Elif’in evinin önüne geldiklerinde, Mert motoru kapatmadı. “Elif,” dedi, sesi fısıltı gibiydi. Elif başını çevirip ona baktı. Mert’in gözlerinde aynı yangını gördü. Eğildi ve dudaklarına usulca bir buse kondurdu. Kısa, ürkek ama her şeyi anlatan bir öpücüktü bu. Elif’in kalbi göğüs kafesinden fırlayacak gibi atıyordu.

O geceden sonra her şey değişti. Gizli buluşmalar, öğle aralarında kaçamak kahveler, geç saatlere kadar süren telefonlaşmalar… Elif, Volkan’a bahaneler uyduruyordu: “Arkadaşlarımdaydım,” “İşler uzadı,” “Yorgunum, hemen yatacağım.” Yalanlar, iğneleyici bir acıyla kalbine batıyor, ama Mert’in dokunuşları, sözleri bu acıyı geçici olarak dindiriyordu. Onun kollarında, Elif’in ruhu nefes alıyor gibiydi. Yıllardır hissetmediği bir tutku, bir arzu, bir yaşam sevinci kaplamıştı içini. Bu yasak aşk, bir yandan onu yiyip bitirirken, diğer yandan hiç hissetmediği kadar canlı kılıyordu.

Volkan, Elif’teki değişimi fark etmeye başlamıştı. Daha neşeli, daha hareketliydi. Ama aynı zamanda daha dalgın, daha gizemliydi. “Bu aralar bir hayli yoğun görünüyorsun,” demişti bir akşam, gazetesinin arkasından. “Yeni projeler iyi geliyor sana anlaşılan.” Elif, gülümseyerek geçiştirmişti. İçindeki suçluluk duygusu onu kemiriyordu, ama Mert’ten uzaklaşmak, bu yeni uyanan duyguyu susturmak imkansız geliyordu.

Bir akşam, Mert Elif’e bir mesaj attı: “Haftaya cuma, iki günlüğüne iş gezisi bahanesiyle şehir dışına çıkalım mı? Uzaklara, sadece ikimiz…” Elif’in kalbi ağzına geldi. Evet, her şeyi bırakıp gitmek istiyordu. Sadece ikisi. Bu fikrin cazibesi başını döndürmüştü. Mesajı silip, Mert’e “Evet” yazdı, sonra sildi. Tekrar yazdı, tekrar sildi. Saatlerce telefonda parmakları gezindi. Sonunda cesaretini topladı ve “Evet,” yazdı. Yanına bir kalp emojisi koydu.

Ancak hayat, bu kararı vermesine izin vermeyecekti. O cumartesi sabahı, Elif duştan çıktığında, Volkan yatak odasındaydı, takım elbisesini giyiyordu. “Elif,” dedi, “seninle konuşmam gereken bir şey var.” Elif’in boğazı düğümlendi. “Evet?” “Bu hafta sonu İzmir’e gitmem gerekiyor. Büyük bir ihale var. Sensiz gitmek istemiyorum. Benimle gelir misin? Hem sana da iyi gelir, biraz kafa dinleriz.”

Elif’in dünyası başına yıkılmıştı. Mert’le kaçamak planları vardı. Şimdi Volkan, tam da o gün, onunla gitmesini istiyordu. Bu bir tesadüf müydü, yoksa Volkan bir şeyler mi sezmişti? Yüzündeki ifadeyi gizlemeye çalıştı. “İzmir mi? Ama Volkan, benim bu hafta sonu teslim etmem gereken çok önemli bir iş var. Yetiştirmem lazım.” Volkan’ın kaşları hafifçe çatıldı. “Anlıyorum. Ama bu benim için önemli. Senin yanımda olmanı istiyorum.” Sesi ısrarcıydı, ama daha da önemlisi, sanki bir şeyi test eder gibiydi.

Elif, Mert’e gitmeyi reddedebilecek miydi? O “evet” mesajından sonra… Mert’i aradı. Sesli mesaj bıraktı. “Mert, ben… Bu hafta sonu için maalesef gelemeyeceğim. Ani bir durum çıktı. Çok üzgünüm.” Gözleri dolmuştu. Sadece Mert’e gidemeyeceği için değil, bu yalanların bataklığında daha da derine battığı için.

İzmir yolculuğu, Elif için bir işkenceye dönüştü. Volkan, sanki hiçbir şey olmamış gibi işlerinden bahsediyordu. Elif ise yan koltukta oturmuş, kalbindeki fırtınayla boğuşuyordu. Mert’ten gelen mesajlara cevap veremiyordu. “Her şey yolunda mı? Neden ses vermiyorsun?” Telefonunu sessize aldı, kalbi sıkışıyordu.

Akşam yemeği için şık bir restorana gitmişlerdi. Ege Denizi’ne nazır bir masa. Mum ışığı, fonda hafif bir müzik. Volkan, Elif’in elini tuttu. Bu son zamanlarda pek yapmadığı bir şeydi. “Elif,” dedi, “biliyorum, son zamanlarda aramızda bir şeyler değişti. Ben de farkındayım. İşler, sorumluluklar… Seni ihmal ettim, değil mi?” Elif’in gözleri doldu. Başını salladı. “Benim de hatalarım var Volkan. Ben de…” Kelimeler boğazında düğümleniyordu. “Ben de seni ihmal ettim. Seni… yalnız bıraktım.”

Volkan derin bir nefes aldı. “Pekala. O zaman baştan başlayalım. Eskisi gibi olamasak bile, en azından… birbirimize daha yakın olalım. Ne dersin?” Elif gözlerini ondan kaçırdı. O anda, Mert’le yaşadığı her şey, bir yalan fırtınası gibi sarmıştı etrafını. Volkan’ın bu samimi itirafına karşılık, onun kalbi parçalanıyordu.

Yemek sonrası otele döndüklerinde, Elif duşa girdi. Duşun altında, sıcak suyun yüzüne akışıyla birlikte gözyaşları da akmaya başladı. Mert’e ihanet ettiğini, Volkan’a ihanet ettiğini, en çok da kendine ihanet ettiğini hissediyordu. Sudan çıktığında, yatakta oturan Volkan’ı gördü. Elinde Elif’in telefonu vardı. Telefonun ekranında, Mert’ten gelen bir mesaj açıktı: “Elif, çok merak ediyorum. Ne oldu? Bir anda neden böyle oldun? Seni özledim. En kısa zamanda görüşmeliyiz. Aşkım.”

Elif’in nefesi kesildi. Yüzü bembeyaz oldu. Volkan, yavaşça başını kaldırdı. Gözleri ne öfkeliydi ne de şaşkın. Sadece… yorgundu. Ve derin bir hüzün vardı bakışlarında. “Biliyorum,” dedi, sesi o kadar sakindi ki Elif irkildi. “Biliyorum Elif. Bir süredir… hissediyordum. Hareketlerinden, gözlerinden… Bende bir boşluk vardı, değil mi? Ben seni göremedim. Ya da görmek istemedim. Ama sen de… sen de beni hiç görmedin.”

Elif ağlayarak yere çöktü. “Volkan, ben… Ben çok özür dilerim. Ben çok aptalım. Her şeyi mahvettim.” Volkan yataktan kalktı, Elif’in yanına oturdu. Yere çökmüş, titreyen karısına baktı. “Hayır Elif,” dedi, sesi hala sakindi ama şimdi içinde bir kırgınlık vardı. “Her şeyi sen mahvetmedin. Biz mahvettik. Ama sen… sen benimle dürüst olabilirdin.” Derin bir iç çekti. “Oysa ben… ben her şeyi biliyorken bile senin dürüst olmanı bekledim. Belki de yanıldığımı kanıtlamanı… Belki de benimle kalacağını…” Gözlerinde yaşlar birikmişti. “Senin her mesajını, her kaçamak görüşmeni biliyordum Elif. O hafta sonu İzmir’e gelmeni istememin tek sebebi buydu. Yanımda ol, gözümün önünde ol diye.”

Elif şok olmuştu. Volkan’ın her şeyi bildiğini ve sessizce acı çektiğini öğrenmek, yaşadığı yasak aşkın her zerresinden daha yıkıcıydı. Kendi bencilliği, körlüğü yüzüne bir tokat gibi çarpmıştı. Volkan ayağa kalktı. “Ne yapacağımızı bilmiyorum Elif,” dedi, sesi şimdi daha sertti. “Ama bildiğim tek şey var. Bu yalanlarla dolu hayat böyle devam edemez.” Kapıya doğru yöneldi. “Bu geceyi sen düşün. Ben lobide kalacağım.”

Oda, Elif’in hıçkırıklarıyla doluydu. Volkan gitmişti. Mert’ten gelen mesaj, telefonun ekranında, şimdi bir suçlama gibi parlıyordu. Yabancı bir tenin cazibesine kapılıp, tanıdık bir yalanın ardına saklanmıştı. Ama o tanıdık yalanın altından çıkan gerçek, daha da acı vericiydi. Volkan’ın suskun acısı, Elif’in kalbine saplanan en keskin bıçaktı. Ne Volkan’ı hak etmişti ne de Mert’i. Sadece kendisini kaybetmişti. Ve şimdi, o kaybolmuş Elif, hayatının en büyük yüzleşmesiyle baş başaydı. Ne olacağını bilmiyordu, ama bildiği bir şey vardı: Bir daha asla yalanlarla yaşayamayacaktı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top