Aile dramı

Toprak Kokulu İhanet

9 dakikalık okuma · 1634 kelime

Açılış tabelasına “Toprak Hikayeleri” yazılırken Can, Zeynep’in gözlerinde parlayan ateşi görmüştü ama altındaki buz gibi korkuyu fark edememişti. İki elin yedi yıldır yoğurduğu, şekil verdiği, her zerresine umut ektiği o rüya, şimdi Kadıköy’ün dar, hareketli bir sokağında nefes almaya hazırdı. Can, boya kokulu elleriyle Zeynep’in omzuna dokundu. “Başardık, Zeytin,” dedi, sesi çatallanmıştı. Zeynep gülümsedi ama Can’ın tanıdığı o deli dolu, tasasız gülümseme değildi bu. Daha soluk, daha mesafeliydi.

“Başardık, Can,” diye fısıldadı Zeynep. “Biliyorum.”

Oysa o ‘biliyorum’un ardında yatan gerçek, toprağın altında sessizce bekleyen bir fay hattı gibiydi. Her şey yıllar önce, lise sıralarında, elleri çamur içinde kalmış iki hevesli ruhun ders aralarında hayaller kurmasıyla başlamıştı. Can, parmak uçlarında büyülü bir dokunuşla cansız toprağa hayat verirken, Zeynep ise onun yarattığı her objeye bir hikaye yazıyor, hayallerini kâğıda döküyordu. Bir seramik atölyesi ve küçük bir kafe, ‘Toprak Hikayeleri’, ikisinin de vazgeçilmez rüyasıydı. Can sanatsal ruh, Zeynep ise o hayali gerçeğe dönüştürecek pragmatik zeka olmuştu. Üniversitede bile farklı bölümler seçmiş olsalar da (Can Güzel Sanatlar, Zeynep İşletme), bu rüyadan asla vazgeçmemişlerdi. Mezuniyet sonrası birkaç yıl süren zorlu birikim, ailelerden alınan cüzi destekler ve sayısız uykusuz gecenin ardından, işte buradaydılar.

Açılış günü gelip çatmıştı. İçerisi mis gibi taze kahve ve toprak kokuyordu. Duvarlarda Can’ın ellerinden çıkan, her biri ayrı bir hikaye anlatan kâseler, fincanlar, tabaklar sergileniyordu. Zeynep, kasanın başında misafirleri karşılarken sürekli telefonuna bakıyordu. Gözlerinin altı morarmış, enerjisi tükenmiş gibiydi. Can bunu, açılış telaşına ve son haftalardaki yorgunluğa yordu.

“Her şey yolunda mı Zeytin?” diye sordu bir ara, kalabalık biraz dağılınca. “Çok yorgun görünüyorsun.”

Zeynep, dudaklarını hafifçe büzdü. “Her şey yolunda Can. Sadece… biraz stresli geçti bu süreç. Annemlerin sağlık durumları da pek iç açıcı değil biliyorsun.”

Can’ın içi sızladı. Zeynep’in annesi uzun süredir kronik bir hastalıkla mücadele ediyordu ve son zamanlarda durumu kötüleşmişti. Zeynep, ailesine karşı aşırı sorumluluk hisseden, her şeyi omuzlarında taşıyan biriydi. Can, onun bu fedakâr ruhunu her zaman takdir etmişti.

Günler, haftalar geçti. “Toprak Hikayeleri” beklenenden daha iyi iş yapıyordu. Can, atölyesinde çamurla dans ederken huzurlu, mutluydu. Hayalleri gerçekleşiyordu. Ama Zeynep’in üzerindeki gölge bir türlü kalkmıyordu. Sık sık dışarıda telefon görüşmeleri yapıyor, yüzünde hep gergin bir ifadeyle geri dönüyordu. Bazen de Can’ın hiç tanımadığı, şık giyimli insanlarla kafede uzun uzun konuşmalar yapıyordu. Bunlardan biri de, oldukça dominant bir duruşa sahip, keskin bakışlı bir iş kadını olan Nilay Hanım’dı. Zeynep onu, “potansiyel bir iş birliği ortağı” olarak tanıtmıştı Can’a.

“Atölyeyi büyütmek, ürün gamımızı genişletmek için harika bir fırsat olabilir,” demişti Zeynep. Can, sanatsal bütünlüğün bozulmasından endişe etse de, Zeynep’in iş bitirici tarafına güveniyordu. “Sen bilirsin Zeytin. Benim için önemli olan ruhunu kaybetmemek.”

Ancak Nilay Hanım’ın ziyaretleri sıklaştıkça Can’ın içinde tuhaf bir rahatsızlık filizlenmeye başladı. Nilay Hanım, atölyeyi sanki kendi malıymış gibi inceliyor, Zeynep’e sürekli talimatlar veriyor gibiydi. En çok da finansal konularda konuşuyorlardı. Zeynep’in Nilay Hanım’ın karşısında daha sessiz, daha itaatkar durması Can’ın dikkatini çekiyordu. Bir gün, Nilay Hanım Can’a doğrudan sorular sormaya başladı.

“Can Bey, şirketin mevcut borç durumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Zeynep Hanım’la bu konuları yeterince konuştunuz mu?”

Can şaşırdı. “Borç durumu mu? Henüz bir borcumuz yok ki. Sadece bankadan çektiğimiz ve iki ortağın da kefil olduğu başlangıç kredimiz var. Onun da ödemelerini düzenli yapıyoruz.”

Nilay Hanım hafifçe gülümsedi. “Anlıyorum. Öyleyse Zeynep Hanım’la bu konuları daha detaylı konuşmanızda fayda var. Özellikle gelecekteki olası yatırımlar ve ortaklık yapısı hakkında.”

O an Can’ın beyninde bir şimşek çaktı. Zeynep’in son zamanlardaki tavırları, Nilay Hanım’ın imalı sözleri… Bir şeylerin ters gittiğini hissetti. Ama ne? Zeynep’e doğrudan sormak istediğinde, Zeynep onu hep geçiştirdi. “Sadece işlerimizi büyütmek için Nilay Hanım’la görüşüyoruz Can. Sen merak etme, atölyenin ruhu bozulmayacak. Her şeyi enine boyuna konuşacağız.”

Bu sırada Zeynep’in annesinin hastalığı da iyice ağırlaşmıştı. Hastane masrafları çığ gibi büyüyordu. Zeynep’in omuzlarındaki yükü Can hissediyordu. Bir akşam, atölye kapanınca Zeynep ağlayarak Can’ın kollarına atıldı. “Can… Annem çok kötü. Ameliyat olması gerekiyor ama sigorta karşılamıyor. Nereden bulacağım bu parayı bilmiyorum!”

Can, Zeynep’e sarıldı. “Beraber bir yolunu buluruz Zeytin. Gerekirse atölyeden payımıza düşen kârı kullanırız.”

Zeynep başını salladı. “Yetmez Can, yetmez. Çok büyük bir meblağ.”

O gece Zeynep’in uykusuzluğuna Can da ortak oldu. Ne yapacaklarını düşündüler. Can, “Belki ben de bazı eserlerimi yüksek fiyattan satabilirim, daha çok çalışırım,” diye teklif etti. Ama Zeynep’in gözlerinde çoktan başka bir karar parlamaya başlamıştı.

Birkaç gün sonra Zeynep, Can’ın önüne bir dosya koydu. “Can, Nilay Hanım’la konuştum. Ortaklık konusunda çok istekliler. Atölyemizi daha iyi yerlere taşıyacak bu iş birliği.”

“Ama ne gibi bir ortaklık bu Zeytin? Detayları nedir? Yüzde kaçı onlara geçecek? Bizim hissemiz ne olacak?” Can endişeyle sordu. Zeynep, dosyayı açtı. “Endişelenme Can. Senin ve benim hissemiz sabit kalacak, başlangıçtaki gibi %50-%50. Sadece Nilay Hanım, dışarıdan bir yatırımcı olarak bizim hissemize ek olarak yeni bir hisse oluşturarak girecek. Böylece hem annemin ameliyat masrafları karşılanacak hem de atölye büyüyecek. Bu, kısa vadeli bir çözüm. Sonra biz onun hisselerini geri alırız. Sadece… bazı belgeleri imzalaman gerekiyor. Çok resmi ve bürokratik bir süreç.”

Can, Zeynep’in gözlerine baktı. Gözlerinde yorgunluk, çaresizlik ve Can’ın anlayamadığı tuhaf bir parıltı vardı. Zeynep, onun en iyi arkadaşıydı, kardeşten öteydi. Onun annesinin sağlığı söz konusuyken, hele ki bu denli karmaşık bir mali konuda, Zeynep’in art niyetli olacağına ihtimal bile vermedi. Ona güveni tamdı. Zaten o işin sanat kısmına odaklanmış, finansal ve yasal kısımları Zeynep’e bırakmıştı hep.

“Tamam Zeytin,” dedi Can. “Sen ne diyorsan odur. Ama ne olur, bu atölyenin ruhunu kaybetmeyelim.”

Zeynep gülümsedi. “Asla Can. Asla.”

Can, Zeynep’in gösterdiği birkaç yere imza attı, içeriğini tam anlamadan, sadece Zeynep’e duyduğu sonsuz güvenle. Zeynep’in annesi ameliyat oldu, durumu stabilize edildi. Can, Zeynep’in rahatladığını gördükçe kendi içindeki küçük endişeyi susturdu.

Ancak Nilay Hanım artık “Toprak Hikayeleri”nin kurumsal kimliğine bürünmüştü. Her gün atölyedeydi, her şeye karışıyordu. Yeni tasarımlar istiyor, Can’ın özgün çizgilerini ticari kaygılarla değiştirmeye çalışıyor, “piyasaya uygun” ürünler talep ediyordu. Can defalarca itiraz etti.

“Bu benim sanat anlayışıma aykırı Nilay Hanım. Bizim atölyenin ruhu bu değil. Bizim hikayemiz bu değil.”

Nilay Hanım’ın cevabı soğuk ve kesindi. “Can Bey, bu atölye artık sadece sizin hikayeniz değil. Ortaklık anlaşmasında da belirtildiği üzere, ben çoğunluk hissesine sahip bir yatırımcı olarak, şirketin ticari başarısı için gerekli gördüğüm kararları alma yetkisine sahibim. Sizin de buna uymanız beklenir.”

Can donup kaldı. “Çoğunluk hissesi mi?” Yüzünü Zeynep’e çevirdi. Zeynep’in rengi atmıştı. Gözlerini kaçırdı. “Zeytin, bu ne demek?” diye sordu Can, sesi titreyerek.

Zeynep kekeledi. “Can… Bu… bu biraz karmaşık. Ben sana anlatacaktım. Sadece… annemin durumundan sonra her şey çok hızlandı.”

Nilay Hanım araya girdi, acımasız bir sakinlikle. “Karmaşık olan bir şey yok Can Bey. Ortaklık sözleşmesi çok açık. Zeynep Hanım, şirket hisselerinin büyük bir bölümünü bana devrederek yatırım aldı. Kalan hisselerinin bir kısmını da size devrederek, sizin ortaklık payınızı %20’ye düşürdü. Geri kalan %80’lik hissenin sahibi benim.”

Can’ın dünyası başına yıkıldı. %20? %50-50 anlaşmışlardı. Bu nasıl olabilirdi? O, o dosyayı imzalamıştı ama Zeynep ona %50-50 kalacağını söylemişti! Titreyen elleriyle, Zeynep’in gösterdiği yeri okumadan imzaladığı o belgeleri buldu. Şirket evraklarının olduğu dosyayı karıştırdı. Gerçekten de, Nilay Hanım’ın %80, Zeynep’in %20 ve kendisinin ise %0 yazdığı bir belge buldu. Nasıl olabilirdi? O belgelerde imzaları yoktu. Bir saniye… bu onun imzasıydı ama! Bir başka belgeye baktı. Zeynep’in de imzası vardı. Ortaklık anlaşması ve hisse devir sözleşmesi. Anlaşmayı dikkatle okudu. Zeynep, kendi hissesinin %70’ini Nilay’a devretmiş, geri kalan %30’u kendi üzerine almıştı. Can’a ise ortaklık sözleşmesinde sadece bir “işletme çalışanı” rolü biçilmişti. Ama daha da acısı, ilk imzaladığı belgede, Zeynep’in kendi hissesini %70’e yükselttiği, Can’ınkini ise %30’a düşürdüğü yazıyordu. Sonra o %70’in büyük kısmını da Nilay’a satmıştı. Yani, Zeynep aslında önce Can’ı kendi lehine, sonra da Nilay’ın lehine saf dışı bırakmıştı. Can’ın gözleri doldu. Gözlerinin önünde tüm hayali, tüm güveni paramparça oluyordu.

“Zeynep…” dedi Can, kelimeler boğazına düğümlenmişti. “Bunu nasıl yaparsın? Benim imzalarım… sen… sen beni kandırdın!”

Zeynep’in yüzü bembeyaz kesilmişti. “Can, hayır! O belgeleri ben imzaladım! Seninkini ben yapmadım!” diye haykırdı.

Nilay Hanım ise, “Zeynep Hanım, lütfen yalan söylemeyin. İmzaların size ait olduğunu kendiniz teyit etmiştiniz. Can Bey’in imzası da sizin tarafınızdan atıldı. Her şey resmi kayıtlarda mevcut.”

Zeynep, Nilay’ın sözleriyle yıkıldı. Her şey, her yalanı ortaya çıkmıştı. Can’a dönerek diz çöktü. Gözyaşları içinde, “Can… ne olur beni dinle. Annemin durumu çok kötüleşti. Paraya o kadar sıkışmıştım ki… bankalar kredi vermedi. Benden ek teminat istediler. Nilay Hanım’la tanıştım. O… o bir çözüm sundu. Ama karşılığında atölyenin çoğunluk hissesini istedi. Ben de… ben de sana söyleyemedim. Ortaklık yapısını bana devrettikten sonra Nilay’a satmam gerekiyordu. Tek çare buydu. Seni kandırmak istemedim. Sadece… sadece annemi kurtarmak istedim.”

Can’ın kalbi göğsünü sıkıştırıyordu. “Annem… Annem mi? Beni buna mı alet ettin Zeynep? Benim hayallerimi, sana olan güvenimi mi sattın?”

“Hayır Can! Asla! Ben… ben geri alacaktım! Atölye iş yapınca, Nilay Hanım’ın hisselerini geri alıp sana eski payını verecektim. Yemin ederim. Sadece zamana ihtiyacım vardı.”

Can’ın kulaklarında vızıldayan tek şey, Nilay Hanım’ın “Çoğunluk hissesi” sözüydü. Bu atölye artık onun hayali değildi. Burası artık “Toprak Hikayeleri” değildi. Burası, Zeynep’in ihanetinin, Nilay Hanım’ın pragmatizminin bir anıtıydı. Can, atölyenin duvarlarına asılı duran, kendi ellerinden çıkmış her esere baktı. Her birinde bir anısı, bir emeği vardı. Şimdi hepsi kirlenmişti.

“Ben gidiyorum,” dedi Can, sesi boşlukta yankılandı.

Zeynep, Can’ın bacağına sarıldı. “Hayır Can, gitme! Ne olur beni affet! Her şeyi düzeltirim! Beraber kurduk biz burayı!”

Can, Zeynep’in ellerini nazikçe itti. “Burayı biz kurduk Zeynep. Ama sen yıktın. Bizim ‘Toprak Hikayeleri’miz, güven üzerine kuruluydu. Toprağın en saf, en dürüst halinden ilham alıyorduk. Ama sen… sen bu toprağı zehirledin. Ben bu zehirli toprakta nefes alamam.”

Hiçbir şey almadan, sadece üzerindeki çamurlu önlükle atölyeden çıktı Can. Arkasında, Nilay Hanım’ın memnuniyetsiz ama kazanan bakışları ve Zeynep’in hıçkırıkları kalmıştı. “Toprak Hikayeleri” tabelasının altından son bir kez geçti. Işıkları hâlâ yanıyordu, içerideki kahve ve seramik kokusu burnuna çalınıyordu. Ama artık Can için o koku, ihanetin acı kokusuydu. Yüreğinde tarifi imkansız bir boşlukla, yeni bir hikaye yazmak üzere, bilmediği bir yola doğru yürümeye başladı. Belki küçük, belkiler sıfırdan, ama bu kez dürüst ve kendi elleriyle yoğurduğu, toprağın en saf halinden… Zeynep ise, başarılı ama içi boş bir işletmenin, ve kaybedilmiş en değerli dostluğunun ortasında, toprak kokulu ihanetinin soğuk rüzgarıyla baş başa kalmıştı. Annesini kurtarmıştı, ama kendisini kaybetmişti.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top