Aile Draması

Taşınabilir Bir Pişmanlık

8 dakikalık okuma · 1498 kelime

İstanbul Boğazı’na nazır, cam ve çelikten oluşan o görkemli gökdelenin 35. katında, Emre Saygın adının yazılı olduğu mermer levhanın altındaki masa, her gece binlerce liralık mimarlık projelerine ev sahipliği yapıyordu. Şehrin en prestijli mimarlık ofislerinden birinin ortağı, sektörün parlayan yıldızıydı Emre. Ancak bu göz kamaştırıcı başarının ardında, zenginlik ve saygınlığın örtemediği çürük bir koku, yıllardır onu içten içe kemiren bir pişmanlık vardı. Bu gece de öyleydi. Boğaz’ın pırıltılı ışıkları odasına dolarken, elindeki pahalı viski kadehini çeviriyor, yansımasında kendi gözlerindeki o dipsiz boşluğu görüyordu. Sanki her başarı, her yeni proje, o boşluğu daha da derinleştiriyor, onu gençlik yıllarındaki o keskin hatlı vicdansızlığın merkezine çekiyordu.

Takvimler, Emre’nin hayatının en kritik dönemlerinden birini gösteriyordu: 2000’li yılların başı, henüz yirmili yaşlarının başında, Mimarlık Fakültesi’nin son sınıf öğrencisiydi. Ailesi Anadolu’nun küçük bir şehrinden gelmiş, tüm birikimlerini ve umutlarını Emre’nin üzerine yıkmıştı. “Sen oku da adam ol oğlum, bizim gibi kalma,” sözleri, her telefon konuşmasında, her ziyaretlerinde kulaklarında çınlardı. Bu beklenti, Emre’nin sırtında taşıdığı tonlarca yük gibiydi. Başarılı olmak zorundaydı, aksi takdirde ailesinin tüm fedakarlıkları boşa gidecekti. Bu baskı, onu bazen acımasız, bazen de gözü kara yapıyordu.

O dönemde, fakültenin en prestijli bursu olan “Umut Bursu” için kıyasıya bir rekabet vardı. Burs, sadece eğitim masraflarını karşılamakla kalmıyor, aynı zamanda mezuniyet sonrası uluslararası bir şirkette staj imkanı sunarak kariyerin altın anahtarını vadediyordu. Emre de bu bursun peşindeydi, gece gündüz çalışıyordu. Ancak bir diğer güçlü aday daha vardı: Cem Yılmaz.

Cem, Emre’nin tam zıttıydı. Zengin bir ailenin tek çocuğuydu, okulda rahattı, maddiyat derdi yoktu. Ama yetenekliydi, hem de çok yetenekli. Onun projeleri, Emre’nin kasvetli, işlevsel tasarımlarının aksine, hayal gücüyle bezenmiş, ruhu olan işlerdi. Emre, Cem’in yeteneğine hayranlık duysa da, aynı zamanda kıskanıyordu. Cem’in elindeki projeyi gördüğünde, kendi geleceğinin ne kadar belirsiz olduğunu daha derinden hissediyordu.

Burs projesi teslimine son iki gün kala, fakültenin çizim odasında gece yarılarına kadar çalıştığı bir akşam, Emre’nin hayatının dönüm noktası yaşandı. Masasında uyuklamış, yorgun argın eve dönmek üzereyken, Cem’in masasının altında parlayan küçük, metalik bir cisim dikkatini çekti. Bir USB bellek. Üzerinde “Umut Bursu Projesi – Cem Yılmaz” yazıyordu. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Başta sadece yere düşmüş bir şeyi sahibine verme dürtüsüyle eğildi. Ancak eline aldığında, beyninde şeytani bir fısıltı dolaşmaya başladı. Bu, Cem’in tüm projesini, aylarca süren emeğini içeriyordu. Kaybolursa… Cem burs başvurusunu yapamazdı. Emre’nin önü açılırdı.

Nefes alışverişi hızlandı. Vicdanı bir yanda, geleceği ve ailesinin beklentileri diğer yandaydı. “Bu benim son şansım,” diye fısıldadı kendine. “O zaten zengin, onun için bir yıl kaybetmek sorun olmaz. Ama benim için… Benim için her şey demek.” Parmakları arasında sıkıca tuttuğu USB belleği cebine attı. Kimse görmemişti. Kimse bilmeyecekti. O an, Emre’nin beyninde bir kapı kapandı, bir diğeri açıldı. Geri dönüşü olmayan bir yola girmişti.

Ertesi gün Cem, projesini kaybolduğunu fark ettiğinde fakültede küçük bir kriz yaşandı. Panik içinde her yeri aradı, dekanlığa haber verdi. Ama sonuç nafileydi. Emre, o gün Cem’in çaresizliğini izlerken içinde garip bir karışım hissediyordu: Bir yanda zaferin verdiği tatmin, diğer yanda ise küçük, kıvılcım halindeki bir pişmanlık. Cem, uzatma talebinde bulundu, ancak kurallar kesindi: teslim tarihi geçtikten sonra kabul yoktu. Cem, burs yarışından çekilmek zorunda kaldı. Emre ise projesini zamanında teslim etti ve haftalar sonra bursu kazandığı açıklandığında, ailesinin gururlu gözleri ve hocalarının tebrikleriyle mest oldu. O küçük kıvılcım, o anlık mutluluğun ateşi altında ezildi, unutuldu.

Ya da öyle sandı.

Yıllar geçtikçe, Emre’nin kariyeri tavan yaptı. En büyük projelerden, en iyi müşterilerden teklifler alıyor, ismi dergilerde, televizyonlarda geçiyordu. Evlendi, lüks bir hayat sürdü. Her şey mükemmeldi dışarıdan bakıldığında. Ama içindeki o boşluk, o çürük koku hiç gitmedi. Özellikle de sessiz, karanlık gecelerde, Boğaz’ın ışıkları penceresinden süzülürken, zihninde Cem’in o günkü çaresiz yüzü beliriyordu. Ne olmuştu Cem’e? Bursu kaybettikten sonra fakülteden ayrılmış, bir daha adını duymamıştı. Belki de yurt dışına gitmişti, belki de başka bir alanda başarılı olmuştu. Emre, kendini bu düşüncelerle avutmaya çalışsa da, içindeki ses onu rahat bırakmıyordu.

Bu bilinmezlik, Emre’nin en büyük kabusuydu. Yaptığı hatayı telafi etme fırsatı olmadan yaşamak, bir mezar taşına adını yazamadan bir cesedi gömmek gibiydi. Vicdanı, zamanla sivrilen bir ok gibi sürekli kalbine saplanıyordu.

Bir cumartesi sabahıydı. Emre, her zamanki gibi spor sonrası Boğaz kenarında yürüyüş yapıyordu. Hava güneşli, insanlar neşeliydi. Etrafında koşan çocuklar, simit satan satıcılar, her şey sıradan ve huzurluydu. Ta ki gözleri, sahildeki küçük bir kafenin masalarını silen adama takılana kadar. Sırtı dönüktü, ama hareketleri, omuzlarının düşüklüğü Emre’ye tanıdık geldi. Yaklaştı. Adama baktığında, dünya Emre’nin başına yıkıldı.

Bu Cem’di.

Yüzü çökmüş, saçları seyrekleşmiş, gözlerinin etrafında derin çizgiler oluşmuştu. Bir zamanlar parlayan o canlı bakışların yerini, yorgun ve umutsuz bir ifade almıştı. Ellerindeki çatlaklar, kirli önlüğü ve bitkin duruşu, yılların Cem’e nasıl acımasız davrandığını haykırıyordu. Kalbi göğsünü delip geçecek gibi çarptı. Bir an için geri dönmeyi düşündü, koşarak uzaklaşmayı. Ama ayakları toprağa mıhlanmış gibiydi. Bu yüzleşme kaçınılmazdı, kaçmak faydasızdı.

Cem, Emre’yi fark etmedi. Masayı siliyor, etrafa bakmadan işini yapmaya devam ediyordu. Emre, güçlükle yutkundu. “Cem?” dedi, sesi kısık ve titrek çıktı.

Cem, ismini duyduğunda dondu kaldı. Yavaşça döndü, gözleri Emre’ninkilerle buluştu. İlk başta bir boşluk, ardından şaşkınlık ve en sonunda acı bir tebessüm belirdi yüzünde. “Emre Saygın? Ne işin var buralarda? Seni televizyonlarda görüyorum, buralara uğradığına şaşırdım.” Sesindeki alaycılık, Emre’nin kalbine bir bıçak gibi saplandı.

Emre kekeledi. “Ben… ben yürüyüş yapıyordum. Seni görünce… nasılsın?”

Cem gülümsedi, bu sefer daha acı bir şekilde. “Gördüğün gibi. Masaları siliyorum, ekmek paramı çıkarıyorum. Peki ya sen? Büyük mimar oldun, değil mi? Senin o meşhur gökdeleni ne zaman bitiriyorsunuz? Geçen gün haberlerde gördüm.”

Emre’nin boğazı düğümlenmişti. Söylemesi gereken çok şey vardı, ama kelimeler diline gelmiyordu. “Cem, ben…”

“Ne sen?” Cem, elindeki bezle masayı silmeyi bırakmış, gözlerini Emre’nin gözlerine dikmişti. “Ne demek istediğini biliyorum, Emre. Yıllardır beni rahat bırakmayan o şeyi. Senin o pis vicdanını. Onu temizlemeye mi geldin?”

Emre’nin yüzü bembeyaz oldu. “Sen… sen biliyor muydun?”

“Bilmez olur muyum?” Cem’in sesi birden yükseldi. “Flash belleği senin masanın altında bulduklarında, tam da burs sonuçları açıklandıktan sonra, kütüphaneci bana haber verdi. Adını yazmıştım üzerine, aptal gibi. Benim adıma teslim edilmiş. Ama ben projeyi hiçbir yere teslim etmemiştim. Sonra bir şekilde senin bilgisayarına atılmış olduğunu öğrendim. Küçük fakülteydi, sır saklamak zordu.” Cem derin bir nefes aldı. “Ama sen o kadar iyi oynamıştın ki, o kadar masum durmuştun ki… İnanmak istemedim.”

“Cem, ben o zamanlar çok… çok zordu. Ailem, beklentiler…” Emre, çocukça bahanelere sığınmaya çalıştı.

“Ne bekliyordun ki, Emre?” Cem’in sesi sakinleşti, ama bu sakinlik, içindeki fırtınanın habercisiydi. “Benim de ailem vardı. Benim de umutlarım vardı. O burs, benim de geleceğim demekti. Kaybettiğimde, yıkıldım. Bir daha asla o eski Cem olamadım. Mimarlıktan soğudum, hayallerimden vazgeçtim. Babamın işlerine yardım ettim, sonra battık. Ne biriktirmişsek gitti. Ben de kendimi buralara attım işte.” Cem, eliyle etrafı işaret etti. “Hayat dediğin bu işte, Emre. Bazen bir karar, bir anlık bencillik, tüm hayatları değiştirir. Sen o gün sadece bir projeyi çalmadın, benim geleceğimi çaldın. Ama asıl sen kendini kaybettin.”

Emre’nin gözünden yaşlar akmaya başladı. “Özür dilerim, Cem. Ne söylesem boş biliyorum. Ama… Ne yapabilirim? Nasıl telafi edebilirim?”

Cem hüzünle gülümsedi. “Ne yapabilirsin? Hiçbir şey. Yılları geri getiremezsin, hayalleri yeniden kurduramazsın. Benim hayatım artık bu. Belki ben, o bursu kaybetmeseydim, şimdi senin kadar başarılı bir mimar olamayacaktım. Belki de olacaktım. Bilemeyiz. Ama önemli olan, o seçimi sen bana bırakmadın. Benim yerime sen karar verdin.”

Cem, gözlerini Boğaz’ın dalgalarına dikti. “Bana yardım etmeye mi geldin? Para mı vereceksin? İş mi bulacaksın? Unutma, ben Cem Yılmaz’ım. Senin projen yüzünden hayatı değişen adam. Senin başarılarının gölgesinde kalan adam. Ve ben senden gelen hiçbir şeyi kabul edemem.”

Emre’nin içi acıyla kavruluyordu. Cem’in söyledikleri, tüm başarılarının üzerine bir zehir gibi yayılıyordu. “Biliyorum,” dedi zorlukla. “Haklısın. Ama ben… ben bu yükle yaşayamam Cem. Lütfen, ne yapmam gerektiğini söyle.”

Cem, tekrar Emre’ye döndü. Gözlerinde derin bir keder vardı, ama öfke değil. Sanki tüm öfkesini yıllar önce tüketmişti. “Senin yapabileceğin tek şey, kendine dürüst olmak. Ve bu yükü taşımak. Benimle yüzleşmen, bana bir şeyler vaat etmen değil, kendi vicdanınla gerçek bir hesaplaşmaya girmen. O zamanlar yaptığın seçimi unutma. Hatırla ki, elde ettiğin her şeyin bir bedeli var. Ve o bedeli ödeyen sadece sen değilsin.”

Cem, elindeki bezi tekrar aldı ve masayı silmeye başladı, sanki Emre hiç orada yokmuş gibi. “Şimdi git, Emre. Müşterilerim gelmek üzere. Benim de işim var.”

Emre, olduğu yerde donakaldı. Cem’in her kelimesi, bir tokat gibi yüzüne çarpmıştı. Özür dilemek, telafi etmek, af dilemek… Hiçbiri yoktu. Cem’in gözlerinde ne affedilme umudu, ne de intikam isteği. Sadece derin bir kabulleniş ve Emre’nin kendisiyle baş başa kalması için verilen acımasız bir hüküm.

O gün, Emre Boğaz’dan ayrılırken, omzundaki yükün hafiflemediğini, aksine katlandığını hissetti. Cem’in yüzündeki yorgunluk, gözlerindeki umutsuzluk, Emre’nin zihnine kazınmıştı. Ofisine döndüğünde, 35. kattaki mermer masanın başında durdu. Gökdelenin tepesinden İstanbul’a bakarken, şehrin tüm pırıltıları anlamsızlaştı. Elindeki pahalı viski kadehi boştu, ama içindeki boşluk dolmak bilmedi. Yıllarca kurduğu imparatorluğun temellerine atılan zehir, şimdi tüm yapıya yayılmıştı.

Emre Saygın, o gün bir daha asla aynı adam olamadı. Başarısı devam etti, projeleri çoğaldı. Ama her imza attığı belgede, her kazandığı ihalede, her aldığı tebrikte, Cem’in o yorgun yüzü ve “Asıl sen kendini kaybettin” sözü kulaklarında yankılandı. Taşınabilir bir USB bellek, bir hayatı değiştirmekle kalmamış, bir başka hayatın da ebedi pişmanlığına dönüşmüştü. Ve Emre, vicdanının bu acımasız muhasebesiyle, ömrünün sonuna kadar baş başa kalacaktı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top