Aile Draması

Taşın Altındaki Gölge

8 dakikalık okuma · 1189 kelime

Deniz kokusuyla karışık hafif bir rüzgar, Selim Arıkan’ın yüzüne çarptığında, yıllardır kalbinin derinliklerine gömdüğü bir sırrı bir anlığına yüzeye çıkardı. Sahildeki o bankta oturmuş, elindeki mimarlık dergisinin sayfalarını çevirirken, çocuklarının neşeli çığlıkları bile zihnindeki o uğultuyu bastıramadı. Ayşe, eşi, yanına gelip koluna dokunduğunda irkildi. “İyi misin Selim? Dalıp gitmişsin.” Sesindeki endişeyi fark etti. “İyiyim hayatım, sadece yeni projenin detaylarını düşünüyorum,” diye mırıldandı, sesi kendi kulağına bile inandırıcı gelmemişti. Ama Ayşe gülümsedi, kızı Elif’in elini tuttu ve “Sen hep böylesin zaten, işkolik babamız,” diyerek şakayla karışık bir sitemde bulundu. Selim de gülümsedi, yüzüne zoraki bir maske takarak. Oysa zihninde, 15 yıl öncesine ait tozlu bir anı, bir anda canlanıvermişti: Islak asfalt, keskin bir fren sesi, bir çığlık… Ve o karanlık gece.

Selim, Türkiye’nin önde gelen mimarlık ofislerinden birinin genç, yetenekli ve hızla yükselen ortaklarından biriydi. Otuz sekiz yaşında, çekici eşi Ayşe ve pırıl pırıl, sekiz yaşındaki kızı Elif ile rüya gibi bir hayatı vardı. Lüks bir ev, yazları Çeşme’de bir villa, tatiller, ödüller… Dışarıdan bakıldığında her şey kusursuzdu. Ancak bu kusursuzluğun temelinde, Selim’in yıllar önce, gençlik ve acemiliğin pervasızlığıyla işlediği büyük bir günahın taşı duruyordu. Üniversiteden yeni mezun olmuş, hayata yeni atılmış, biraz da pervasız bir gençken, alkollü bir kutlama dönüşü, ıssız bir yolda bir çocuğa çarpmış ve korkuyla olay yerinden kaçmıştı. Gecenin karanlığı ve şokun etkisiyle, kimsenin onu görmediğine inanmış, arabasının hasarlı kısmını kendi tamir etmiş, olayın üzerini vicdanının derinliklerine gömmüştü. Polis o olayı hiçbir zaman çözememişti. O küçük çocuk, Can, kayıp bir dosya olarak kalmış, Selim ise o geceyi hiç yaşanmamış sayarak yeni bir hayat inşa etmişti kendine.

Şimdi ise o hayatın üzerine bir gölge düşmüştü. Ofisine gelen yeni bir proje, tüm duvarları yıkmaya yetmişti. Büyük bir belediye projesiydi: şehrin eski, yoksul bir semtinde, bir gençlik ve toplum merkezi inşa edilecekti. Proje dosyasını ilk açtığında, adresin tanıdık geldiğini hissetmişti. Semtin adı: “Gültepe Mahallesi”. İşte o an, sanki bir yumruk yemiş gibi midesine bir ağrı saplanmıştı. Gültepe Mahallesi… Can’a çarptığı yer… Orasıydı. Yıllar sonra, kader onu en kaçtığı yere geri getiriyordu.

Şantiye alanına ilk gittiğinde, eski, yıkık dökük evlerin arasında, zamanın eskitemediği o kasvetli havayı soludu. Her köşede, her tozlu sokakta bir hayalet görüyordu sanki. İnşaat alanının yanındaki küçük parkta, yaşlı bir teyzenin bankta oturduğunu fark etti. Üzerinde soluk, eski bir elbise, ellerinde ise yıpranmış, küçük bir fotoğraf tutuyordu. Gözleri boşluğa bakıyordu. Selim, o an nedenini bilmediği bir merakla, şantiye şefi Hasan Usta’ya yaklaştı. “Hasan Usta, o teyze kimdir? Hep burada mı oturur?” Hasan Usta, elindeki mimari çizimi incelerken başını kaldırdı. “Ha, o mu? Zeynep Teyze’dir. Garibim, 15 yıl oldu, her Allah’ın günü gelir buraya oturur. Tek oğlu vardı, Can. Tam da bu yolun kenarında bir trafik kazasında kaybetmiş. Sürücü kaçmış, bulunamamış. O günden beri böyle, oğluyla konuşur gibi oturur.”

Selim’in nefesi kesildi. Ciğerlerine buz gibi bir hava doldu. Zeynep Teyze… Can… Hasan Usta’nın sözleri, kalbine bir bıçak gibi saplandı. Gözleri istemsizce Zeynep Teyze’ye kaydı. Kırışmış yüzü, yaşla ve acıyla bükülmüş dudakları… Elindeki fotoğraftaki çocuğun gülümseyen yüzü… Gözlerinde anlık bir şimşek çaktı, Can’ın o geceki görüntüsüyle üst üste bindi. Selim’in şakaklarından soğuk terler boşandı. Hasan Usta, Selim’in değişen yüz ifadesini fark etmemiş, konuşmaya devam ediyordu. “O yüzden bu merkezi kurmamız da önemli buralarda. Çocuklar için bir nefes olur. Yazık, Can’ın yaşındaki ne çok çocuk var burada, sokaklarda koşturup duruyor.”

Selim o günden sonra ne uyuyabildi ne de rahatça yemek yiyebildi. Geceleri, Can’un çığlıkları kulaklarında yankılanıyor, Zeynep Teyze’nin acıyla bükülmüş yüzü rüyalarına giriyordu. Elif’in masum gülümsemesi bile ona yük olmaya başlamıştı. Bir akşam, Elif babasının neden bu kadar düşünceli olduğunu merak edip sordu: “Baba, bir insan kötü bir şey yaparsa, sonra da hiç kimseye söylemezse, vicdanı rahat olur mu?” Selim, Elif’in masum sorusu karşısında dona kaldı. Boğazına bir yumruk oturdu. “Bazen, bazı insanlar çok korkar Elif. Yaptıkları yanlışı düzeltmekten, sonuçlarına katlanmaktan korkar.” Elif, babasının gözlerinin içine baktı. “Ama baba, yanlışın telafisi olmaz mı hiç? Belki bir gün doğrusunu yapar?” Selim, kızının bu sözleriyle darmadağın oldu. Sanki Elif, onun iç sesini dile getiriyordu.

Ayşe de Selim’deki bu değişimi fark etmişti. “Selim, neyin var senin? Geceleri sayıklıyorsun. Sanki bir şey seni kemiriyor içten içe.” Selim, Ayşe’ye sarılmak, her şeyi anlatmak istedi. Yıllardır taşıdığı yükü omuzlarından atmak… Ama nasıl yapacaktı? Bu itiraf, sadece kendi hayatını değil, Ayşe’nin, Elif’in hayatını da paramparça edecekti. Yıllardır süren bu yalan, onların üzerinde de bir gölge oluşturacaktı. O geceki korkaklığı, şimdi ailesinin geleceğiyle tokuşuyordu.

Günler, haftalar birbirini kovaladı. Selim’in içindeki fırtına dinmek yerine şiddetleniyordu. Her şantiye ziyaretinde Zeynep Teyze’yi görüyor, her gördüğünde vicdanının ağır taşları altında eziliyordu. Artık kaçış yoktu. Ya bu yükle ömrü boyunca yaşayacak, içten içe çürüyüp gidecekti ya da bir yol bulacaktı. O gece evde, sabaha kadar uyuyamadı. Elif’in masum sorusu ve Zeynep Teyze’nin acı dolu yüzü arasında gidip geldi. Bir itiraf, sadece bir cezadan ibaret değildi. Can’ı geri getirmeyecekti. Zeynep Teyze’nin acısını dindirmeyecekti, belki de daha da büyütecekti. Başka bir yol olmalıydı. Elif’in dediği gibi, “yanlışın telafisi” olmalıydı.

Selim, ertesi gün ofise gittiğinde, proje ekibini toplayıp şok edici bir açıklama yaptı. “Arkadaşlar, Gültepe Gençlik ve Toplum Merkezi projesi için bazı revizyonlarım var. Merkezin içine, çocuklara ve gençlere ilham verecek, onlara ışık tutacak özel bir kütüphane tasarlayacağız. Adı ‘Can Anı Kütüphanesi’ olacak. Ayrıca, merkezin bahçesine, bölgenin en güzel, en huzurlu köşesine, bir ‘Can Çocuk Bahçesi’ kuracağız. İçinde çeşit çeşit ağaçlar, oyun alanları olacak. Kaybettiğimiz, unuttuğumuz tüm çocuklar için bir umut, bir anı bahçesi olacak.” Ekip şaşkınlıkla birbirine bakarken, Selim’in gözleri parlıyordu. Kararını vermişti.

İnşaat aylarca sürdü. Selim, projenin her detayıyla bizzat ilgilendi. Can Anı Kütüphanesi’nin raflarını en güzel çocuk kitaplarıyla doldurdu, Can Çocuk Bahçesi’ne rengarenk çiçekler ektirdi. Bu süreçte, Zeynep Teyze’ye sürekli anonim yardımlar göndertti. Market alışverişleri, faturaları… Zeynep Teyze, kimden geldiğini bilmediği bu yardımlara önce şaşırmış, sonra minnetle kabul etmişti.

Merkezin açılış günü geldiğinde, tüm mahalle oradaydı. Selim, Ayşe ve Elif ile birlikte, kalabalığın arasına karışmıştı. Kurdele kesme töreni başladığında, Selim gözleriyle Zeynep Teyze’yi aradı. Yaşlı kadın, merkezin girişinde, elinde yine Can’ın fotoğrafıyla duruyordu. Belediye Başkanı konuşmasını bitirdiğinde, “Bugün bu merkezin açılışında, özellikle bir bölümden bahsetmek istiyorum. Değerli mimarımız Selim Arıkan ve ekibi, merkezimizin içindeki kütüphaneye ve bahçesine, bu mahallenin biricik evladı, yıllar önce kaybettiğimiz Can’ın adını verdiler. Onu ve onun gibi erken solan tüm çocuklarımızı yaşatmak için…”

Zeynep Teyze, bu sözleri duyduğunda şaşkınlıkla donup kaldı. Elindeki fotoğrafı göğsüne bastırdı, gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Selim, kalabalığın arasından Zeynep Teyze’ye baktı. Yaşlı kadının yüzündeki şaşkınlık ve hafif de olsa bir nebze olsun beliren tebessüm, Selim’in içindeki o taşın ağırlığını biraz olsun hafifletmişti.

Selim, Ayşe’nin elini tuttu. Elif, babasının elini sıktı. “Baba, burası ne kadar güzel olmuş. Can Amca’nın adı hiç unutulmayacak, değil mi?” dedi. Selim, kızına baktı, gözleri dolmuştu. “Hayır kızım, hiç unutulmayacak. Bazı şeyler unutulmaz.” dedi fısıltıyla. O an, vicdanı hala ağır bir yük taşıyordu, ama en azından o yükün altında ezilmek yerine, onunla yaşamayı, onu anlamlı kılmayı öğrenmişti. Bu kütüphane ve bahçe, Can için bir anıt, Zeynep Teyze için bir teselli ve Selim içinse bitmek bilmeyen bir vicdan muhasebesinin, telafiye dönüşen ilk adımıydı. Belki bir gün her şeyi anlatacaktı, belki de bu şekilde, sessiz bir adanmışlıkla, ömrünün sonuna kadar kefaretini ödeyecekti. Ama artık, o karanlık sırrın gölgesi, yeni inşa ettiği ışıklı bir gelecekte, bir parça umuda dönüşmüştü. Taşın altındaki gölge orada duruyordu, ama artık o taş, bir mezar taşı değil, bir anıta dönüşmüştü.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top