aile draması

Taşın Altındaki Ateş

8 dakikalık okuma · 1465 kelime

Burak’ın gidişinden sonra, hayatı durmuş bir saat gibiydi Elif’in; ta ki Demir, her sabah evin kapısını çalan, tuhaf bir yankı gibi yeniden ortaya çıkana dek. Altı ay olmuştu Burak’ı toprağa vereli. Kalp krizi denmişti, otuz altı yaşında, hiçbir belirti vermeden. Ardında yedi yaşında Can’ı ve yirmi dokuz yaşında, ne yapacağını bilemeyen bir eş bırakmıştı. Elif’in içindeki boşluk o kadar büyüktü ki, nefes almak bile hantal bir eylem gibi geliyordu. Günler, aylar, hep aynı gri tonda geçiyordu.

Demir, Burak’ın küçük kardeşiydi. Ağabeyinden beş yaş genç, daha sakin, daha içine kapanık bir adamdı. Burak canlı, girişken, hayat doluyken, Demir hep daha gölgede kalmıştı. Ama şimdi, Burak’ın yokluğunda, o gölge büyümüş, Elif’in hayatına da sızmaya başlamıştı. Her sabah, işe gitmeden önce, ya Can’ı okuluna bırakır ya da Elif’in alışveriş listesine bir göz atardı. Bazen sadece bir fincan çay içer, sessizce oturur, bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sorardı. Elif başlarda bu durumu kayınvalidesi Ayşe Hanım’ın ricası olarak görüyordu, bir nevi aile dayanışması. Ama zamanla, Demir’in varlığı, o koca boşlukta minik bir dayanak noktası olmaya başlamıştı.

Bir öğleden sonra, Can okuldan döndüğünde huysuzdu. Babasını özlediğini söyleyip ağlamaya başlamış, hiçbir şey onu sakinleştirememişti. Elif’in de gözleri dolmuştu. Tam o sırada kapı çalmış, Demir, elinde bir oyuncak uzay gemisiyle içeri girmişti. “Bak Can, sana ne getirdim. Kaptan Demir ile uzaya gitmeye hazır mısın?” Can’ın gözleri anında parlamıştı. Bir anda babasına olan özlemini unutmuş, uzay gemisine sarılmıştı. O an, Elif Demir’e baktığında, onda Burak’tan farklı bir şey gördü. Burak da Can’la iyi anlaşır, ona oyunlar oynardı ama Demir’in Can’a yaklaşımında daha derin bir şefkat, daha sabırlı bir anlayış vardı. O gün, Demir Can’la uzay gemisini kurarken, Elif de mutfakta onlara çay hazırlarken, evin içindeki buzlu hava biraz olsun yumuşamış gibiydi.

Demir’in ziyaretleri sıklaşmıştı. Artık sadece sabahları değil, akşamları da uğrar, Can’la ödev yapar, Elif’e market poşetlerini taşımasında yardım ederdi. Bir keresinde, Elif’in musluğu bozulmuştu, Demir hemen gelip halletmişti. “Elin yatkın her şeye,” demişti Elif, şaşkınlıkla. Demir omuz silkmişti. “Çocukken Burak hep daha hızlıydı, ben de işin inceliklerini öğrenmeye çalıştım.” Gözlerinde hüzünlü bir gülümseme vardı. Burak’ı andığında, Elif’in kalbi hala sızlardı ama Demir’in gözlerindeki hüzünle kendi hüznünün birleştiğini fark etmişti. İkisi de aynı acıyı yaşıyorlardı, sadece farklı şekillerde. Bu ortak zemin, sessiz bir köprü inşa ediyordu aralarında.

Bir akşam, Can uyuduktan sonra, Elif ve Demir salonda oturuyorlardı. Dışarıda yağmur yağıyordu. Demir elindeki çay bardağını döndürüyordu. “Zorlanıyorsun, değil mi?” diye sordu aniden. Elif başını salladı. “Hem de çok. Bazen uyanıyorum, yanımda Burak’ı arıyorum. Sonra gerçekle yüzleşiyorum ve nefesim kesiliyor.” Sesi titremişti. Demir, oturduğu yerde biraz Elif’e doğru eğildi. “Biliyorum. Ben de rüyalarımda görüyorum ağabeyimi. Beraber top oynadığımız çocukluk günlerimizi. Sonra uyanıyorum ve o boşluk…” Durdu, gözleri daldı. “Bazen bu kadar güçlü olmak zorunda olmamız çok yorucu.”
Elif ilk kez birinin onu gerçekten anladığını hissetti. Kayınvalidesi ve kayınpederi de elbette üzülüyordu ama onların tesellileri hep “güçlü olmalısın”, “Can için ayakta durmalısın” eksenindeydi. Demir ise acıyı paylaşıyordu, güçlü olmaktan yorulmuş bir hali vardı, tıpkı Elif gibi. Gözleri buluştuğunda, aralarında sadece acının değil, başka bir şeyin de yeşermeye başladığını hissettiler. Bir an, Elif kendini Demir’e sarılmak isterken buldu, sadece teselli için değil, başka bir tür yakınlık için. Ama kendini tuttu. Bu düşünce bile onu dehşete düşürmüştü. Ne yapıyordu o? Burak’ın kardeşiydi bu.

Haftalar akıp gitti. Demir’in varlığı artık evin doğal bir parçasıydı. Can ona alışmış, “Demir amca” diye peşinden koşuyordu. Elif ise her geçen gün daha fazla Demir’e yaslandığını fark ediyordu. Sabah uyanınca ilk aklına gelen, Demir’in gelip gelmeyeceği oluyordu. Gündüzleri, aklından Demir’le yaptığı sohbetler, onun gülüşü, elinin rahatlatıcı dokunuşu geçiyordu. Bu düşüncelerle beraber yoğun bir suçluluk da geliyordu. Burak’ın anısına ihanet mi ediyordu? Bu hisler ne kadar doğruydu? Kendi kendine kızıyor, bu düşünceleri aklından kovmaya çalışıyordu ama her seferinde Demir’in sıcaklığı, onun sessiz ama güçlü duruşu tüm bariyerleri yıkıyordu.

Bir akşam, evin çatısından gelen tuhaf sesler yüzünden ikisi de uykusundan uyanmıştı. Demir, çatı katından sesleri kontrol etmek için yukarı çıkmış, Elif de merdivenlerin dibinde endişeyle bekliyordu. Bir süre sonra Demir, toz içinde aşağıya indi. “Küçük bir kiremit kaymış, hallettim. Sanırım fırtına yüzünden,” dedi. Elif rahat bir nefes aldı. “Çok teşekkür ederim Demir. Ne yapardım ben sensiz?” Sesi düşündüğünden daha içten çıkmıştı. Demir’in gözleri, Elif’in gözlerine kilitlendi. Aralarındaki mesafe daralmış, zaman durmuştu. Yüzü, Elif’in yüzüne yaklaşırken, ikisinin de kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Dudakları buluştuğunda, Elif’in tüm dünyası sarsıldı. Bu bir teselli öpücüğü değildi, yasın getirdiği çaresiz bir anın ürünü de değildi. Bu, bir kadınla bir erkeğin arasındaki, inkar edilemez bir isteğin öpücüğüydü.

İlk başta şok, sonra derin bir utanç kapladı Elif’i. Hemen geri çekildi. “Demir, ne yapıyoruz biz? Bu… bu yanlış.” Sesi fısıltı gibiydi. Demir’in yüzünde de karmaşık duygular vardı. Acı, pişmanlık ve hala sönmeyen bir arzu. “Biliyorum Elif. Ama kendime engel olamıyorum. Seninle beraberken… kendimi iyi hissediyorum. Sanki tekrar nefes alabiliyorum.”
Elif ağlamaklı bir sesle, “Ama Burak…” dedi. “Burak’ın kardeşiyle… Bu olmaz.”
Demir başını öne eğdi. “Haklısın. Çok özür dilerim. Ben… sanırım çok ileri gittim.” Hızla kapıya yöneldi. Elif arkasından bakakaldı. Yüreği paramparça olmuştu. Giden Demir miydi, yoksa kendi kaybolmuş masumiyeti mi?

Sonraki günler cehennem azabı gibi geçti. Demir artık gelmiyordu. Sadece mesajla halledilmesi gereken acil durumları soruyor, eskisi gibi kapıyı çalıp içeri girmiyordu. Can babasının yokluğunun ardından bir de Demir amcasının yokluğunu fark etmiş, neden gelmediğini sorup duruyordu. Elif, “İşi çok yoğun yavrum,” demekle yetiniyordu. Ama Can’ı kandırmak kolay değildi. Elif ise her geçen gün daha da dibe batıyordu. Demir’e olan bu his, onu yasa boğduğu Burak’tan daha çok üzüyordu. Çünkü bu his yasaktı, yanlıştı ve onu içten içe kemiriyordu.

Bir hafta sonra, Ayşe Hanım torunu Can’ı görmek için gelmişti. Can’la oyalanırken, göz ucuyla Elif’i süzüyordu. “Canım kızım, iyi misin? Son günlerde daha bir solgun gibisin.”
Elif zoraki gülümsedi. “İyiyim kayınvalidem, her zamanki gibi.”
Ayşe Hanım Can’ı severken, “Demir de pek gelmiyor bu aralar. Burak’tan sonra bir o bize destek oluyordu. Şimdi o da meşgul galiba,” dedi, sesinde hafif bir sitem vardı.
Elif’in boğazı düğümlenmişti. Kayınvalidesine doğruyu söyleyemezdi. Bu, zaten yaralı olan bir kalbi daha derinden yaralamak olurdu. Ya da belki de Ayşe Hanım bir şeylerden şüpheleniyordu? İçini bir korku sardı.

O akşam Elif bir karar verdi. Bu durumu daha fazla sürdüremezdi. Ya Demir’i hayatından tamamen çıkaracak, bu imkânsız sevgiyi kalbine gömecek, ya da… Ya da ne? Diğer seçenek korkunçtu. Ama Demir olmadan da bir boşluk hissediyordu, Burak’ın boşluğundan daha yakıcı, çünkü bu, aslında hiç var olmaması gereken bir boşluktu.

Ertesi gün Demir’i aradı. “Seninle konuşmamız lazım Demir. Müsait misin?”
Demir’in sesi tedirgindi. “Elif… ne konuşacağız?”
“Yanlış yaptığımızı düşündüğümüz şeyi konuşacağız. Ama bu sefer kaçmadan.”
Demir bir an sessiz kaldı. “Nerede?”
“Deniz kenarındaki çay bahçesinde. Can’ı anneme bırakacağım.”
Yarım saat sonra, Elif çay bahçesinde, denize karşı bir masada oturuyordu. Hava serindi ama içindeki ateş daha yakıcıydı. Demir geldi, yorgun ve bitkin görünüyordu. Karşısına oturdu.
“Konuş Elif. Ne söyleyeceksin?”
Elif derin bir nefes aldı. “Biliyorum bu yanlış. Biliyorum bu Burak’a ihanet. Aileye, her şeye ihanet. Ama… sana engel olamıyorum Demir.” Gözleri dolmuştu. “O öpücükten sonra… Seni daha çok düşünmeye başladım. Senin yokluğun beni kahrediyor. Ne yapacağımı bilmiyorum.”
Demir’in gözleri Elif’in gözlerine kenetlendi. “Ben de… Ben de aynı durumdayım Elif. O günden sonra uyuyamadım. Kendimi lanetli gibi hissettim. Ama aynı zamanda… seninle beraberken hissettiğim o huzur, o sıcaklık… Onu da inkar edemiyorum.”
Elif başını iki yana salladı. “Ama ailemiz? Kayınvalidemler? Ne derler? Bu kabul edilemez.”
“Biliyorum. Babam bunu asla kabul etmez. Annem… o belki anlar, bilemiyorum.” Demir’in sesi umutsuzdu.
“Can… Can ne der? Babasının yerine amcasını koymak…” Elif bu düşünceyle sarsıldı.
“Bu bir seçim değil Elif,” dedi Demir, sesi güçlenerek. “Bu bir his. Ne sen seçebiliyorsun, ne de ben. Ağabeyimi çok severdim. Canım kanımdı. Ama sen… sen benim de hayatıma girmiştin Elif. Ve şimdi, seninle beraberken, onu kaybetmekten sonraki en büyük korkum, seni kaybetmek oldu.”
Elif’in kalbi hızla çarpıyordu. Bu itiraf, ikisinin de omuzlarındaki yükü biraz olsun hafifletmişti, ama aynı zamanda yeni ve daha ağır bir yük de bindirmişti. Ne yapacaklardı? Bu aşk, bir aile kurmak bir yana, bir sır olarak bile sürdürülemezdi. Vicdanları, toplumsal baskı, aile bağları… her şey onlara karşıydı.

Elif elini uzatıp, Demir’in elini tuttu. Elif’in eli soğuktu, Demir’inki sıcak. Birbirlerine baktılar. Gözlerinde hüzün, korku, ama aynı zamanda inatçı bir umut parıltısı vardı. Bu zorlu yolculuğa çıkmaya değer miydi? Tüm bunlara rağmen, bu imkânsız aşkın peşinden gitmeye cesaret edebilecekler miydi?
“Ne yapacağız Demir?” diye fısıldadı Elif.
Demir, Elif’in elini sıktı. “Ne yapacağımızı bilmiyorum Elif. Ama bildiğim tek şey var: artık birbirimizden kaçamayız. Ve belki de, belki de bu sefer, hayat bize bir şans vermiştir. Kim bilir? Belki de Burak da… bizi böyle görmek isterdi.”
Elif’in gözleri doldu. Burak’ı düşünmek hala canını yakıyordu ama şimdi bu acıya, Demir’le birlikte bir gelecek umudu karışıyordu. Bilinmeyene doğru bir adım atmak üzereydiler. Birbirlerinin ellerini sıkıca tutarak, taşın altındaki o ateşi gün yüzüne çıkarmaya, tüm sonuçlarına katlanmaya karar verdiler. İlk önce Ayşe Hanım’la konuşmaya karar verdiler. Belki de bir annenin kalbi, bu beklenmedik durumu, vicdanların ve mantığın ötesinde bir yerlerde anlayabilirdi. Korkuyla karışık bir umut, ikisinin de yüreğinde yeşeriyordu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top