aile draması

Suskun Renkler

8 dakikalık okuma · 1299 kelime

Mehmet Bey’in kalbi, o uğultulu bahar akşamında, mutfak masasında taze kesilmiş domateslerin kokusu havayı sararken durdu. Tam da Ayşe Hanım’ın “Mehmet, tabağını bitirmeden kalkma masadan,” deyişinin hemen ardından, kelimeler dudaklarından dökülürken, bir anda boşluğa düşen çatalın sesiyle. Can, ağabey olarak her zaman soğukkanlı olmayı kendine görev bilmişti, ama o an, babasının sandalyeden kayıp giden bedenini tutmaya çalışırken, ellerinin titrediğini hissetti. Elif ise, her zaman ailenin en duygusal ve kırılgan üyesi, çığlığıyla mutfaktaki sessizliği paramparça etti. O gece, sadece Mehmet Bey’in kalbi değil, o evin duvarları arasına sıkışmış, yıllarca biriktirilmiş bütün suskunluklar da bir sığınağını yitirmişti.

Acil servisin soğuk koridorlarında beklerken, Ayşe Hanım’ın yüzündeki ifade, Can’ın çocukluğundan beri aşina olduğu, taşlaşmış bir metanet maskesiydi. Gözlerinde ne bir yaş, ne bir titreme. Sanki bu, hayatın onlara oynadığı sıradan bir oyundu ve o, sırasını bekleyen bir oyuncu gibi duruyordu. Can, annesinin bu soğukluğuna öfkeleniyordu. Babası ölmek üzereydi, annesi nasıl böyle kayıtsız kalabilirdi? Elif ise annesinin elini tutmaya çalışıyor, sıcaklık arıyordu, ama Ayşe Hanım’ın eli buz gibiydi ve hafifçe geri çekildi. “İyiyim ben, Elif,” dedi boğuk bir sesle, “Sen kardeşinin yanında dur.”

Saatler süren ameliyatın ardından doktor, Mehmet Bey’in hayatta kaldığını, ancak durumunun ciddiyetini koruduğunu söylediğinde, Can derin bir nefes aldı. Sanki ciğerleri ilk kez hava doluyordu. Ama bu rahatlama kısa sürdü. Çünkü babasının hayatta kalması, onların yüzleşmek zorunda kalacakları gerçekleri sadece erteleyecekti.

Sonraki günler hastane odasıyla ev arasında mekik dokumakla geçti. Can, babasının işlerini devralmaya çalışıyor, annesine destek olmaya uğraşıyor, Elif’i teselli etmeye çalışıyordu. Ama her şey üstüne geliyordu. Babasının şirketindeki sorunlar, annesinin değişmeyen donukluğu, Elif’in sürekli ağlamaları… Bir akşam Elif, Can’ın yanına oturdu, “Annem neden böyle, abi? Babam için hiç mi üzülmüyor?” diye fısıldadı. Can, kardeşinin gözlerindeki acıyı gördü. “Bilmiyorum Elif. Annem hep böyleydi,” dedi, kendi içindeki soruları bastırarak. “Belki de içinden yaşıyordur.”

Ama bu cevap, ne Can’ı ne de Elif’i tatmin etmiyordu. Ayşe Hanım’ın bu denli sessiz ve duygusuz oluşu, bir sır perdesi gibi evin üstüne çökmüştü. Bir gün, Ayşe Hanım’ın eski bir sandığını karıştırırken, Elif, buruşuk, sararmış bir defter buldu. Küçük, kilitli bir defterdi. Anahtarı da hemen kenarında, küçük bir gümüş anahtarlıkta asılıydı. Merakına yenik düşerek defteri açtı. İçindeki ilk sayfa, genç bir kızın titrek el yazısıyla doldurulmuştu. Şiirler, karalamalar, hayaller… Ve tarihler. Mehmet Bey’le evlenmelerinden yıllar öncesine ait tarihler.

Defterin sayfaları arasında, kurumuş bir menekşe ve bir uçak bileti makbuzunun yırtık bir parçası vardı. Makbuz, Ayşe Toprak adına düzenlenmişti. Berlin. Tarih, 1980’lerin başıydı. Elif’in doğduğu yıldan on yıl önce. Ayşe’nin sanata olan tutkusu, defterdeki eskizlerden ve şiirlerden açıkça okunuyordu. Elif, annesinin o genç kızla ne kadar da farklı olduğunu düşündü. Bu Ayşe, kendi annesi olamazdı. Bu Ayşe, hayalleri olan, renkli bir Ayşe’ydi.

Elif, defteri Can’a gösterdi. Can, önce anlam veremedi. “Bu da ne şimdi? Annemin gençlik defteri mi?” Ama Elif’in sesi titriyordu. “Abi, annem sanırım çok farklı bir hayat yaşamak istemiş. Berlin’e gitmek istemiş, sanat eğitimi almak istemiş.” Can, defteri Elif’in elinden aldı. Sayfaları çevirdi. Gözüne çarpan bir tarih ve yanında karalanmış, silinmiş bir isim oldu. Mehmet… Sonra defterin son sayfalarında, bir cümle okudu: “Kalbimi bir daha kimseye açmayacağım. Hayallerimi toprağa gömdüm, tıpkı Mehmet’in isteği gibi. Şimdi sadece bir eş ve anne olacağım.”

Can’ın zihninde şimşekler çaktı. Annelerinin o bitmek bilmeyen mesafesinin, soğukluğunun kökeni bu muydu? Babaları, annelerinin hayallerini mi çalmıştı? Öfke, bir volkan gibi kaynamaya başladı içinde. Babası, hasta yatağında güçsüz yatarken bile, Can ona karşı tarifsiz bir hırs hissediyordu.

Ertesi gün, hastaneye gittiklerinde, Mehmet Bey bilinci açılmış, yorgun gözlerle onlara bakıyordu. “Çocuklarım…” diye fısıldadı. Ayşe Hanım, her zamanki gibi kenarda, sessizce duruyordu. Elif, annesinin elini tutmak istedi, ama Ayşe Hanım yine çekildi. İşte o an, Can dayanamadı. “Anne,” dedi, sesi koridorda yankılanacak kadar sertti. “Senin hayallerine ne oldu?”

Ayşe Hanım’ın yüzündeki taşlaşmış ifade çatladı. İlk kez, Can onun gözlerinde bir ışık gördü, ama bu ışık öfke ya da acıdan çok, şaşkınlık ve korkuydu. “Ne diyorsun Can?” diye sordu, sesi kısık ve titrek. Elif, elindeki defteri uzattı. “Bu… bu sana ait, değil mi anne? Berlin… Uçak bileti… Neden gitmedin?”

Ayşe Hanım defteri gördüğünde, gözleri doldu. Yılların biriktirdiği baraj yıkılıyordu. Mehmet Bey, yatağında güçlükle doğrulmaya çalıştı. “Ayşe… Çocuklar ne diyor?” Sesi de kendisi gibi zayıftı.

Ayşe Hanım, iki çocuğuna ve hasta yatağındaki kocasına baktı. Gözyaşları, sanki yıllardır donmuş bir nehri çözülmüş gibi, yanaklarından aşağı süzülmeye başladı. Konuştuğunda, sesi kırık bir çalgı gibiydi. “Gitmedim… Gidemedim. Mehmet… O zamanlar ailesi çok zor durumdaydı. Fabrikada işten çıkarılma riski vardı. Ben gitseydim, o yalnız kalacaktı. Evlenmemiz… Her şeye bir çözüm olacaktı. O benden istedi… ‘Gitme Ayşe, benimle kal, birlikte bir aile olalım,’ dedi. ‘Ben sana her şeyi veririm, ne istersen.’ Ben de inandım. Sevdim onu, çok sevdim. O gün, hayallerimi toprağa gömdüm. Onu seçtim. Ama o günden sonra… sanki içimdeki renkler soldu. Bir daha hiç açılmadım.”

Hastane odasında derin bir sessizlik çöktü. Elif, annesinin yanına koştu ve ona sımsıkı sarıldı. Can, annesinin bu kadar kırılgan olabileceğini hiç düşünmemişti. O hep güçlü, hep mesafeli bir kayaydı onlar için. Ama şimdi bu kaya paramparça olmuştu.

Mehmet Bey, yatağında inledi. “Ayşe… Neden hiç söylemedin? Neden bunca yıl bunu içinde tuttun?” Sesi acı doluydu. “Ben de sanıyordum ki sen de istedin. Ben sana bir hayat kurmaya çalıştım. En iyisini yapmaya çalıştım. Benim de kalbimde bir taş vardı Ayşe… Senin o gitmediğin Berlin’in taşını ben de taşıdım. Mutlu olmadığımı düşündükçe kendimi daha da işe verdim, daha da katı oldum. Sandım ki, işlerim iyi giderse, sen mutlu olursun. Çocuklarımız mutlu olur. Senin için yaptığımı sandım her şeyi.”

Ayşe Hanım başını kaldırdı, gözleri Mehmet Bey’in zayıf, yaşlı gözleriyle buluştu. “Biz… birbirimizi hep yanlış anlamışız Mehmet. Ben senin benden vazgeçmemeni, hayatında kalmamı istemeni sevgi sandım. Ama o, benim kanatlarımı kırdı. Sen de benim mutsuzluğumu gördükçe, suçluluk duygusuyla daha da kapandın. İkimiz de aynı suskunluk kuyusunda boğulmuşuz.”

O an, hastane odası bir mahkeme salonuna, bir günah çıkarma yerine dönüştü. Ne suçlu vardı ne de masum. Sadece iki insan, yıllar önce aldıkları bir kararın, bir aşkın ve fedakarlığın yarattığı zincirleri çözmeye çalışıyordu.

Mehmet Bey’in iyileşme süreci uzun ve zorlu oldu. Ama hastaneden eve döndüğünde, evdeki atmosfer değişmişti. Ayşe Hanım, eski defterini Elif’le birlikte tekrar okumaya başlamıştı. Elif, annesinin gençlik hayallerini yeniden keşfetmesine yardımcı oluyordu. Birlikte eskizler yapıyor, şiirler okuyorlardı. Ayşe Hanım’ın yüzüne, uzun zaman sonra ilk kez, samimi bir gülümseme yayıldı.

Can ise babasının şirketinde, yeni bir vizyonla çalışmaya başlamıştı. Artık sadece iş yapmak değil, hayata değer katmak istiyordu. Bir akşam, Mehmet Bey’in yatağının başında otururken, babası elini tuttu. “Can… Ben seni hep kendi yolumdan gitmeye zorladım. Ama sen kendi yolunu bulmalısın. Annenle ben… biz çok geç anladık. Sen anla oğlum.” Can, babasının elini sıktı. O katı, mesafeli adamın içinde, artık pişmanlık ve sevgi dolu bir kalp atıyordu.

Birkaç ay sonra, Mehmet Bey tamamen iyileşmiş olmasa da, evdeki o kasvetli hava dağılmıştı. Aile, yeniden mutfak masasında toplanmıştı. Bu kez, domateslerin kokusu değil, taze demlenmiş çayın ve yeni pişmiş kekin kokusu havayı sarıyordu. Ayşe Hanım, masaya renkli bir vazo içinde taze çiçekler koymuştu. Elif, elinde bir çizimle gelip annesine gösterdi. Bir manzara resmiydi, Ayşe Hanım’ın gençlik defterindeki bir eskizin modern yorumu.

Ayşe Hanım’ın gözleri doldu. “Harika olmuş kızım,” dedi, sesi sıcacık. Mehmet Bey, Ayşe Hanım’ın elini tuttu. “Ayşe… ben sana yıllar önce veremediğim o Berlin biletini, şimdi vermek istiyorum. Git, ne istersen yap. Çocuklar büyüdü, işler yolunda. Gerekirse ben de gelirim seninle.”

Ayşe Hanım, kocasına baktı. Gözlerinde ne bir öfke, ne de bir pişmanlık izi kalmıştı. Sadece şefkat ve yeni bir başlangıcın umudu vardı. “Şimdi Berlin’e gitmek istemiyorum Mehmet,” dedi, yüzünde tatlı bir tebessümle. “Şimdi, sadece burada, sizinle birlikte, içimdeki renkleri yeniden boyamak istiyorum. Belki bir gün, birlikte gideriz.”

Can ve Elif, anne ve babalarının bu yeni, kırılgan yakınlaşmasını izlerken, anladılar. Bir ailenin sadece kan bağından ibaret olmadığını, asıl bağın, konuşulmamışları konuşmaktan, suskunlukları kırmaktan ve birbirini affedebilmekten geçtiğini anladılar. Mehmet Bey’in kalbi o gece durmuştu, evet. Ama o kalbin durması, yıllardır susturulmuş başka kalplerin yeniden atmaya başlamasına, ve o evin duvarları arasında solan renklerin yeniden canlanmasına sebep olmuştu. Suskun renkler, nihayet konuşmaya başlamıştı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top