yasak aşk

Sırça Fanus

8 dakikalık okuma · 1206 kelime

Mutfak tezgahında duran, güneşi hiç görmemiş gibi solgun, oysa haftanın en taze çiçekçisinden alınmış güller, Ayşe’nin içindeki boşluğu simgeler gibiydi. Her bir yaprağı narin, her bir rengi özenle seçilmiş, ama bir vazo içinde, kökleri suya hapsolmuş… Tıpkı onun hayatı gibi. Dışarıdan bakıldığında dört dörtlük bir evlilik, iki pırıl pırıl çocuk, Boğaz manzaralı bir villa, son model bir araba… Kısacası, Ayşe’nin her şeyi vardı, bir tek kendisi hariç.

Otuz beş yaşının eşiğinde, aynaya baktığında Emre’nin karısını görüyordu, çocuklarının annesini görüyordu, sosyetik davetlerin zarif ev sahibesini görüyordu. Ama Ayşe nerede kalmıştı? Sanat tarihi okurken hayalleri ressam olmaktı, parmakları tuvalin kokusuna, fırçanın dansına hasretti. Şimdiyse parmakları pahalı ipek perdeleri düzeltiyor, sofrayı en gösterişli takımlarla donatıyor, çocukların ödevlerini kontrol ediyordu. Emre iyi bir kocaydı, ilgiliydi, eli açık. Ama Emre, Ayşe’yi sadece kendi dünyasının bir uzantısı olarak görüyordu. Ruhunun derinliklerine inmeyi, oradaki gizli dehlizleri keşfetmeyi hiç denememişti. Belki de Ayşe de kendini o dehlizlere kilitlemişti.

Bir akşam yemeğinde, Emre’nin heyecanla bahsettiği yeni projeyle tanıştı Kerem. Emre’nin mimarlık şirketinin anahtar teslim bir villa projesiydi ve Kerem projenin baş mimarıydı. Emre, Kerem’i “Türkiye’nin yükselen yıldızlarından biri, farklı bir vizyonu var,” diye tanıtırken, Ayşe kibarca gülümsedi. Genç adam, ilk bakışta sıradan görünse de, gözlerinde derin bir bilgelik ve hüzün vardı. Emre’nin iş arkadaşları genellikle gürültücü, gösterişli ve bencil olurdu. Kerem ise sakindi, düşünceliydi ve en önemlisi dinliyordu.

İlk toplantılar villanın tasarım aşaması için Emre’nin ofisinde, Ayşe’nin de katılımıyla gerçekleşti. Emre’nin genellikle sadece “en iyisi olsun, en pahalısı olsun” gibi genel direktifleri olurken, Kerem Ayşe’ye döndü: “Hanımefendi, siz bu evde yaşayacaksınız. Sizin için bir ev ne ifade eder? İçinde nefes alacağınız, kendinizi bulacağınız bir mekan mı, yoksa sadece bir gösteriş alanı mı?” Bu soru, Ayşe’ye uzun zamandır kimsenin sormadığı bir soruydu. Şaşırdı, yutkundu. “Bir ev… Bir sığınak olmalı,” dedi çekingen. “Ve içinde renkler olmalı. Sakin ama canlı renkler.” Kerem gülümsedi, ilk kez samimi bir gülümseme gördü Ayşe. “Sanırım ruhunuzda saklı kalmış renkler var, değil mi?” dedi. Ayşe’nin kalbi bir an durdu.

Proje ilerledikçe, Kerem’le Ayşe’nin yolları daha sık kesişmeye başladı. Emre yoğun iş temposu yüzünden detaylarla Ayşe’nin ilgilenmesini rica etmişti. Birlikte kumaş örnekleri, fayans katalogları incelediler, mobilya fuarlarını gezdiler. Kerem, Ayşe’nin sanat tarihi bilgisini fark etti ve her seferinde hayranlıkla dinledi. “Boşuna bu kadar bilgili değilmişsiniz,” dedi bir gün, “bir müzede küratör olsanız, o eserlere ruh üflerdiniz.” Ayşe, bu sözlerle içinde paslanmış bir anahtarın dönmeye başladığını hissetti.

Bir öğleden sonra, villa inşaatını gezerlerken, Kerem aniden durdu. “Şu köşeye,” dedi, elini boş duvara uzatarak. “Büyük, ışıklı bir tablo çok yakışır. Sizin ruhunuzdaki o renkleri yansıtan bir tablo.” Sonra Ayşe’ye baktı, gözleri parlıyordu. “Hiç düşündünüz mü, kendi ruhunuzu o tabloya aktarmayı?”

Ayşe’nin elleri titredi. Ressam olma hayalini Kerem’in gözlerinde yeniden görmüştü. Kerem, onun sadece Emre’nin karısı değil, kendi içinde bir dünyası olan bir kadın olduğunu görüyordu. Onunla konuşurken, Ayşe kelimelerin önemini, bakışların derinliğini yeniden keşfetti. Emre ile sohbetleri günlük olayların ötesine geçmezken, Kerem’le saatlerce sanat, felsefe, hayat üzerine konuşabiliyorlardı. Ortak zevkleri, yıllar önce kaybettiği bir dostunu bulmuş gibi hissettiriyordu ona.

İçindeki kıvılcım yavaş yavaş bir ateşe dönüşüyordu. Suçluluk duygusu yakasını bırakmıyordu. Emre’ye ihanet ediyor muydu? Henüz fiziksel bir yakınlık yoktu aralarında, ama ruhları birbirine değmişti. Kalbi her Kerem’in adını duyduğunda hızlanıyor, eli telefona her uzandığında, mesaj atıp atmamak arasında gidip geliyordu. Bu yasak duygu, onun yıllardır boşlukta sallanan ruhuna bir anlam yüklüyor, aynı zamanda onu derin bir uçuruma sürüklüyordu.

Bir akşamüstü, villa projesinin son detayları için Ayşe ve Kerem bir kafede buluştular. Hava kararmaya başlamış, yağmur hafiften çiseliyordu. Konuşmaları, bir süre sonra işten uzaklaştı. Kerem, geçmişinden bahsetti, üniversite aşkından, mimarlık hayallerinden, İstanbul’a gelişinden. Ayşe de kendi çocukluk hayallerini, babasının sanat tutkusunu, annesinin “önce evlilik, sonra kariyer” telkinlerini anlattı. Konuşurlarken gözleri birbirine kenetlendi. Aralarındaki mesafe, sanki görünmez bir iple çekilmiş gibi azalmaya başlamıştı.

“Ayşe Hanım,” dedi Kerem, sesi fısıltı gibiydi. “Ben… Ben sizinle konuşurken kendimi buluyorum. Yıllardır aradığım o şeyi sizde buluyorum.”
Ayşe’nin boğazı düğümlendi. “Ben de…” diyebildi sadece, sesi güçlükle çıktı. “Ben de kendimi buluyorum, Kerem.”
Kerem elini uzattı, Ayşe’nin elinin üzerine nazikçe dokundu. Elektrik çarpmış gibi bir his, bedenini sardı. Bu dokunuş, yılların birikmişliğini, bastırılmış arzuları, kayıp gitmiş zamanı tek bir anda yüzeye çıkardı. Ayşe’nin gözleri doldu. Ne yapacağını bilmiyordu. Emre, çocukları, o “mükemmel” hayat, bir anda Kerem’in elindeki o sıcaklık karşısında anlamsızlaşmıştı.

O an, kafenin kapısı açıldı ve içeri giren tanıdık bir siluetle donup kaldılar. Emre! İş çıkışı tesadüfen o civardaymış. Ayşe ve Kerem’i el ele görmese de, ikisinin de yüzlerindeki karmaşık ifadeyi fark etmemiş olamazdı. “Ayşe, Kerem,” dedi şaşkınlıkla. “Ne hoş bir tesadüf. Bitmedi mi sizin şu proje hâlâ?” Sesi neşeliydi, ama Ayşe Emre’nin gözlerinde kısa bir anlık sorgulayıcı bir bakış yakaladı. Kerem hemen elini çekti, profesyonel bir gülümsemeyle ayağa kalktı. “Emre Bey, hoş geldiniz. Son detayları konuşuyorduk Ayşe Hanım’la. Sanırım artık bitti sayılır.”

O akşam Ayşe eve döndüğünde, içindeki fırtına dinmek bilmiyordu. Emre her zamanki gibi davrandı, yorgunluğunu anlattı, çocuklarla ilgilendi. Ama Ayşe, Emre’ye dokunduğunda, Kerem’in elinin sıcaklığını arıyordu. Kendinden nefret etti. Bu bir ihanetti, her ne kadar sadece ruhunda yaşansa da. Sırça fanusu çatlamıştı.

Sonraki günler işkence gibiydi. Kerem ile iş bahanesiyle bile görüşmekten kaçındı. Mesajlarına kısa cevaplar verdi. Kerem’in bakışlarında bir hüzün vardı, Ayşe de aynı hüznü taşıyordu. Villa projesi bitti, açılış davetinde Kerem ile son bir kez karşılaştılar. Göz göze geldiler. Kerem’in bakışları veda eder gibiydi, ama Ayşe’nin içindeki ateşi de körükler gibiydi. “Umarım hayatınızda hep renkler olur, Ayşe Hanım,” dedi Kerem, son bir kez gülümsedi. Sonra kalabalığın içinde kayboldu. Ayşe’nin kalbi paramparça olmuştu.

Kerem gittikten sonra, Ayşe’nin hayatındaki o boşluk daha da büyüdü. Elindeki pahalı kahve fincanından sızan buhar, aynanın buğulu yüzeyi gibiydi. Kendi yansımasına bakarken, Kerem’in ona söylediği sözler yankılandı zihninde: “Ruhunuzdaki o renkleri yansıtan bir tablo.”

O akşam, çocukları uyuttuktan sonra, kocası Emre de yorgunluğun etkisiyle erkenden yatağına çekilmişken, Ayşe sessizce çalışma odasına girdi. Yıllardır kilitli tuttuğu sandığı açtı. İçinden kurumuş fırçaları, kurumuş boya tüplerini, boş tuval bezlerini çıkardı. Gözleri doldu. Bunlar sadece araçlar değildi, bunlar onun kayıp gitmiş hayalleriydi.

Ertesi gün, çocuklar okuldayken, Emre işteyken, Ayşe büyük bir resim mağazasına gitti. Yeni fırçalar, capcanlı renklerde boyalar, bembeyaz tuval bezleri aldı. Eve döndüğünde, misafir odasını kendine bir atölyeye dönüştürdü. O gün, yıllardır ilk kez sadece Ayşe olarak var oldu. Elindeki fırça, tuvalle buluştuğunda, içindeki tüm o bastırılmış duygular, renkler aracılığıyla akmaya başladı. Önce tereddütle, sonra cesaretle, tuvalin üzerine kendi ruhunun fısıltılarını çizdi. Kırmızı, mor, turuncu; Emre’nin seçtiği sakin ve “klasik” renklerin aksine, canlı ve özgür renklerdi bunlar.

Bir hafta sonra, bitmemiş ama ruhu olan bir tablo karşısında dururken, Emre aniden çalışma odasının kapısını açtı. Şaşkınlıkla içeri girdi. “Ayşe? Ne yapıyorsun sen burada?” Sesinde hafif bir kızgınlık, biraz da merak vardı. “Bu… Bu resimler de ne?”
Ayşe gülümsedi. Yıllar sonra ilk kez içten bir gülümseme. “Ben,” dedi, elindeki fırçayı sımsıkı tutarak. “Kendimi boyuyorum Emre. Kendimi buluyorum.”
Emre’nin bakışları önce tabloya, sonra Ayşe’ye döndü. Bu bakışta, eşini ilk kez görüyormuş gibi bir şaşkınlık vardı. Ayşe’nin yüzündeki o ışığı, gözlerindeki o parıltıyı daha önce hiç görmemişti. Bu yeni Ayşe, onu hem tedirgin ediyor hem de bir şekilde büyülüyordu.

Ayşe, Kerem’e aşık olmamıştı belki, ama Kerem, onun içindeki uyuyan kadını uyandırmıştı. Yasak aşk, bir başkasına duyulan değil, yıllarca kendine yasakladığı bir hayale, bir benliğe duyduğu aşktı. Sırça fanus kırılmıştı. Belki hayatı altüst olacaktı, belki Emre bu yeni Ayşe’yi kabul edemeyecekti. Ama artık korkmuyordu. Çünkü o tuvalde, kendi renkleriyle parlayan, yepyeni bir Ayşe vardı. Ve bu Ayşe, yaşamaya başlamak için gün sayıyordu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top