Yasak Aşk

Sır Perdesi

8 dakikalık okuma · 1307 kelime

Ayşe, mutfak penceresinden sokağa düşen ilk gri ışığı seyrederken, kalbinde tarifini bulamadığı o tanıdık boşluğu hissetti. Oysa dışarıdan bakıldığında her şeyi vardı: Güvenli bir evlilik, başarılı bir eş, Cem, ve tüm hayatının anlamı olan sekiz yaşındaki kızı Elif. Kahve makinesinden yükselen buharın arasına karışan taze demlenmiş çay kokusu, evin sessizliğini usulca doldururken, Ayşe’nin iç dünyasındaki gürültüyü bastırmaya yetmiyordu. Yıllar, gençlik hayallerini gri bir örtüyle sarıp sarmalamış, onları günlük rutinlerin altına gömmüştü. Bir zamanlar mimarlık okurken içindeki o coşkulu yaratıcı ruh, şimdi sadece çiçek aranjmanları ve eşinin yeni bir projeyi sunuşu için hazırlanan sunumlar için uyanıyordu.

Bugün farklıydı. Kentsel peyzaj dersleri veren eski hocası, Ayşe’yi bir fotoğraf sergisine davet etmişti. “Belki ilham verir,” demişti hoca, Ayşe’nin yıllardır toprakla bağını koparmış ellerine bakarak. Sergi, şehrin tarihi dokusuyla modern binaların iç içe geçtiği Beyoğlu’nun arka sokaklarından birindeki küçük bir galerideydi. O dar sokağa girdiğinde, eski taş binaların arasında parlayan cam vitrini hemen fark etti. İçerisi loş, duvarlar siyah beyaz fotoğraflarla doluydu. Her karede, sıradan anlar, öyle derin bir anlamla yakalanmıştı ki, Ayşe’nin nefesi kesildi. Bir kadının elindeki kırışıklıklar, bir çocuğun top oynarkenki tebessümü, bir kedinin pencere pervazındaki melankolik duruşu… Her biri birer hikaye anlatıyordu.

Ayşe, bir fotoğrafın önünde durdu. Yaşlı bir köylü kadının elleriyle tuttuğu kurumuş dallar. Dalların her biri, kadının yaşam çizgisini andırıyordu. Bu karedeki hüzün ve direnç, Ayşe’nin ruhunun derinliklerine dokundu. Tam o anda, arkasından hafif, tok bir ses duydu: “Severim o kadını. Yılların ağırlığını o dallarda taşıyor sanki.” Arkasını döndüğünde, karşısında duran adam, fotoğraf kadar çarpıcıydı. Kırlaşmaya başlamış saçları, düşünceli bakışları ve omuzlarında taşıdığı kamerasıyla Deniz. Serginin sahibi ve fotoğrafların yaratıcısı.

Deniz, Ayşe’nin gözlerindeki parıltıyı fark etti. “Sizin de böyle dallarınız var mı?” diye sordu, gülümseyerek. Ayşe, şaşırmıştı. Hiç tanımadığı bir adamın, kalbine bu kadar direkt bir soru sorması… “Belki de var ama ben hiç bu kadar yakından bakmamıştım,” diye fısıldadı. O an, Ayşe’nin hayatındaki gri perdenin ufacık bir köşesi aralandı. Deniz’le saatler süren bir sohbetin içine daldılar. Sanattan, hayattan, kayıp hayallerden, şehirlerin ruhundan konuştular. Ayşe, yıllardır kimsenin sormadığı, kendisinin bile kendine itiraf edemediği soruları ilk kez yüksek sesle dile getirdi. Deniz onu dinledi, yargılamadı, sadece anladı. Akşam Cem’le evde yemek yerken, Ayşe’nin zihni hala o sergide, Deniz’in sesindeydi. Cem, iş toplantısından bahsederken, Ayşe’nin gözleri camdan dışarıdaki karanlığa takılı kaldı. “Her şey yolunda mı Ayşe?” diye sordu Cem, tabağındaki yemeği karıştırırken. “Evet, her şey yolunda,” dedi Ayşe, bir yalanı fısıldayarak.

Takip eden haftalar, Ayşe’nin hayatına beklenmedik bir ritim getirdi. Bahane bulup Deniz’in galerisine gitmeye başladı. Bazen Elif okuldayken kısa bir kahve içimi için, bazen Cem’in mesaisi uzun sürdüğünde bir akşamüstü çayı için. Her buluşma, Ayşe’nin içindeki buz kütlesini eritiyordu. Deniz’in gözlerinde, Ayşe’nin kendi aynasında bile göremediği bir kadını görüyordu: Tutkulu, hassas, canlı. Deniz, ona kendi fotoğraf makinelerinden birini hediye etti, “Dışarıdaki güzellikleri değil, içindeki güzellikleri çek,” dedi. Ayşe, elinde makineyle, şehrin ara sokaklarında, parklarda, eski binaların yıkık pencerelerinde yeni bir dünya keşfetti. Her deklanşöre bastığında, içinde bir şeylerin canlandığını hissetti.

Bir öğleden sonra, Ayşe, galeriye gittiğinde Deniz’i eski fotoğrafları karıştırırken buldu. Sergi kapalıydı, sadece ikisi vardı. Hava yağmurluydu, dışarıdaki gürültü içeri sızmıyordu. Deniz, Ayşe’ye yaklaştı. Elindeki fotoğraf makinesini usulca aldı ve parmakları Ayşe’nin parmaklarına değdi. O dokunuş, Ayşe’nin tüm bedeninde bir elektrik akımı yarattı. Göz göze geldiler. Deniz’in gözlerinde, Ayşe’nin ruhunu yansıtan bir ateş yanıyordu. “Ayşe,” diye fısıldadı Deniz, sanki ismini ilk kez telaffuz ediyormuş gibi. Ayşe cevap vermedi. Sadece baktı. Sonra Deniz’in eli, Ayşe’nin yanağına uzandı, usulca okşadı. Ayşe gözlerini kapattı, tüm hücreleriyle bu dokunuşu hissetti. Ve sonra, Deniz’in dudakları, Ayşe’nin dudaklarına değdi.

O an, dünya durdu. Tüm hayatı, tüm kuralları, tüm beklentileri yok oldu. Sadece o öpücük, o iki bedenin birbirine karışması vardı. Ayşe, hem korkunç bir suçluluk duyuyor hem de hiç hissetmediği kadar canlı hissediyordu. Geri çekildiğinde, nefes nefese kalmıştı. Deniz’in gözleri ona derinden bakıyordu. “Gitmeliyim,” dedi Ayşe, sesi zar zor çıkıyordu. Hızla galeriden çıktı, yağmura aldırmadan koştu. Eve geldiğinde, Cem onu kapıda bekliyordu. “Neredeydin aşkım? Islanmışsın,” dedi Cem, elini Ayşe’nin alnına koyarak. O an, Cem’in şefkatli dokunuşu, Ayşe’nin kalbinde keskin bir bıçak gibi saplandı. Yalan, zehirli bir sarmaşık gibi ruhunu sarmaya başlamıştı.

Yasak aşk, Ayşe’nin hayatına hem zehir hem de panzehir olmuştu. Deniz’le geçirdiği her an, Ayşe’yi daha da canlandırıyor, ona kim olduğunu hatırlatıyordu. Ama eve döndüğünde, Cem’in masum bakışları ve Elif’in koşarak boynuna sarılması, suçluluk duygusunu dayanılmaz kılıyordu. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri ise sürekli bir gerilimle yaşıyordu. Cem, Ayşe’deki değişimi fark etmeye başlamıştı. “Daha canlısın sanki son zamanlarda,” dedi bir akşam, Ayşe’nin yeni fotoğraf makinesini incelerken. “Yeni hobim iyi geldi,” diye geçiştirdi Ayşe, kalbi güm güm atarak. Ama Cem’in gözlerinde şüphe mi vardı, yoksa Ayşe’nin kendi korkuları mıydı?

Bir gün, Ayşe, Deniz’in galerisine gittiğinde, Deniz’i endişeli buldu. Galeri, finansal sıkıntılar yaşıyordu. Kirayı ödemekte zorlanıyordu. Ayşe’nin kalbi cız etti. Bu galeri, onun için bir sığınak olmuştu. “Yardımcı olabilirim,” dedi Ayşe, spontane bir şekilde. Eşinin bilgisi dahilinde olmadan, ortak banka hesaplarından bir miktar para çekip Deniz’e borç verdi. Bu hareket, Ayşe’yi daha da derin bir bataklığa sürükledi. Artık sadece kalbiyle değil, maddi olarak da bu ilişkiye bağlanmıştı.

Bir hafta sonra, Elif hastalandı. Ateşi yükseldi, öksürük krizi geçirdi. Ayşe, panik içinde Cem’i aradı. Hastaneye gittiler. Doktor, Elif’in ciddi bir enfeksiyon geçirdiğini söyledi. Ayşe, Elif’in yatağının başında otururken, Cem’in elini tuttu. O an, tüm o yasak aşk, tüm o tutku, bir anda anlamını yitirdi. Gözleri, Elif’in solgun yüzüne takıldığında, kalbinde hissettiği tek şey, annelik şefkati ve Cem’e duyduğu minnettarlıktı. Elif’in iyileşmesi, Ayşe’nin hayatındaki öncelikleri yeniden sorgulatmıştı. Bu iki hayatı daha fazla sürdüremeyeceğini anladı.

Akşam Cem’le Elif uyuduktan sonra, Ayşe sessizce salona geçti. Cem, elinde bir gazete, koltukta oturuyordu. Gazeteyi yavaşça indirdi ve Ayşe’ye baktı. Gözlerinde ne öfke ne de şüphe vardı, sadece yorgun bir hüzün. “Ayşe,” dedi, sesi her zamankinden daha alçak ve kırılgandı. “Bir süredir… sanki sen burada değilmişsin gibi hissediyorum. Benimle misin?” Ayşe’nin boğazı düğümlendi. Cem’in bunu bu kadar naif bir şekilde sorması, onu daha da yıkmıştı. “Elif için… bizim için endişeleniyorum. Seni kaybetmekten korkuyorum.” Ayşe, gözyaşlarına boğuldu. Ne diyeceğini bilemedi. Söyleyeceği her şey, Cem’in kalbine saplanacak bir ok olacaktı. Sadece başını Cem’in omzuna yasladı ve hıçkırıklarını içine akıttı. Cem, onu sessizce kucakladı, sorgulamadan, sadece var olarak.

Ertesi gün, Ayşe Deniz’le buluştu. Hava güneşliydi ama Ayşe’nin içi buz gibiydi. Deniz, her zamanki gibi ışık saçıyordu. Ayşe’nin elini tuttu. “Ayşe, artık bu böyle gidemez. Benimle bir hayat kurmak ister misin? Her şeyi bırakıp, sadece ikimiz… yeni bir başlangıç?” Deniz’in sözleri, Ayşe’nin kulağında bir yankı gibi çınladı. Dün gece Cem’in sözleri, Elif’in hastanede yatan görüntüsü, hepsi zihninde canlandı. Deniz’e baktı. Onu seviyordu, onunla kendini ilk kez tamamen görmüş, tamamen hissedebilmişti. Ama Elif’i, Cem’i, tüm o kurulu düzeni, bir anlık tutku uğruna terk edebilir miydi? Gerçekten Deniz’le kuracağı yeni bir hayat, bu yıkımın bedelini ödemeye değer miydi?

Ayşe, Deniz’in elini yavaşça çekti. “Deniz,” dedi, sesi titriyordu. “Beni anladığını biliyorum. Sana minnettarım. Benim görmediğim bir Ayşe’yi gösterdin bana. Ama ben… ben bunu yapamam. Elif… o benim her şeyim. Onun düzenini bozamam, Cem’e bu acıyı yaşatamam.” Deniz’in yüzündeki gülümseme yavaşça soldu. Gözlerinde hüzün belirdi ama Ayşe’ye karşı anlayışlı bir ifade vardı. “Anlıyorum Ayşe,” dedi, sesi kısıktı. “Ama beni de anla. Sensiz de yaşayamam artık. Yarım kalırım.” Ayşe’nin gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Belki de bazı aşklar, tamamlanmak için değil, sadece bizi değiştirmek içindir Deniz,” diye fısıldadı. “Bu borcumu da sana ödeyeceğim. Ama artık burada bitmeli.”

Ayşe, Deniz’e son bir kez baktı, kalbi paramparça olmuştu. Arkasını döndü ve yürüdü. Nereye gittiğini bilmiyordu. Eve gidemezdi, sanki eski Ayşe’nin bedenine sığamazdı artık. Deniz’in de yanına dönemezdi, çünkü o yol, yıkıma giden bir yoldu. Şehrin sokaklarında, kimsesiz, kızı ve eşiyle kurduğu hayata veda edemeyecek kadar bağlı, Deniz’le kurduğu tutkulu bağdan kopamayacak kadar canı yanan bir kadın olarak yürüdü. Gri perdesi aralanmıştı ama şimdi ardında gördüğü manzara, yeni ve zorlu bir yolun başlangıcıydı. Elindeki fotoğraf makinesiyle, şehrin yüzünü değil, kendi içindeki yıkımı ve yeniden doğuşu çekmek için belki de şimdi tam zamanıydı. Ayşe, ne Cem’e döndü, ne de Deniz’le kaldı. O gün, sadece kendi ayak izlerini takip etti, yıllarca kaybettiği kendisini bulmak için, yepyeni bir yolculuğa çıktı.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık