Aile Dramı

Sessiz Harflerin Hikayesi

8 dakikalık okuma · 1295 kelime

Ayşe, elleri tebeşir tozundan bembeyaz, gözleri ise pencereden süzülen soluk güneşte, uzaktaki bir ekrana kilitlenmişti. Karşısındaki tabletin camından yansıyan görüntü, parlak kahvelerle dolu bir masada oturan, gür kahkahalarla gülen, modern ve zarif bir kadına aitti. Elif. Kardeşi. İstanbul’un kalbinde, başarıyla kurduğu bir mimarlık ofisinin parlayan yıldızı. Ayşe’nin baktığı ekran, Elif’in son projesi için verdiği röportajın bir kesitiydi. Elif, kendinden emin, ışıl ışıl parlıyordu. Ayşe ise küçük bir Anadolu kasabasının ilkokulunda, sessiz sedasız hayatını sürdüren bir Türkçe öğretmeniydi. Aralarındaki fark, sadece coğrafi mesafeyle değil, görünmez bir duvarla da örülüydü. Ayşe gülümsedi, buruk bir gülümseme. Kardeşinin başarısıyla gurur duyuyordu, hem de nasıl. Ama bu gururun içinde, kimsenin bilmediği, dile gelmemiş, kalbinde mühürlü bir sızı vardı.

Öğle arası teneffüs zili çalınca Ayşe irkildi, elindeki tebeşiri masaya bıraktı. Sınıftan çıkan çocukların neşeli gürültüsü, kafasındaki düşünceleri dağıtır gibi oldu. Tam o sırada telefonu çaldı. Arayan babasıydı. Sesindeki telaş Ayşe’nin içini titretti. “Ayşe kızım, baban fenalaştı yine. Acile götürüyorum.” Babası, yıllardır mücadele ettiği kalp rahatsızlığıyla iyice yıpranmıştı. Ayşe hemen yola çıktı. Kasabanın tek özel hastanesine vardığında, babasını sedyede, bitkin bir halde gördü. Elif’e haber vermeliydi. Telefonu eline aldığında bir an duraksadı. Elif’in yoğun iş temposunu, yurtdışı seyahatlerini düşündü. Haberi vermeye gönlü el vermedi. “Ne gereği var ki şimdi, zaten çok meşgul,” diye düşündü, kendini ikna etmeye çalışarak. Ama bu, Ayşe’nin Elif’i korumak için attığı ilk adım değildi, son da olmayacaktı.

Ayşe ve Elif, annelerinin vefat ettiği o kara günden sonra birbirlerine daha da kenetlenmişlerdi. Ayşe on sekiz, Elif ise on iki yaşındaydı. Annelerinin yokluğu, babalarını derinden sarsmış, küçük bakkal dükkanının üzerindeki yükü daha da ağırlaştırmıştı. Ayşe, zeki bir öğrenciydi. Edebiyatı sever, kitaplar arasında kaybolurdu. Üniversite sınavlarına hazırlanırken gözlerinde İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünün hayali vardı. Elif ise küçüklüğünden beri resme meraklıydı, parmakları fırçayla adeta dans ederdi. Annesi hep, “Elif ileride büyük bir ressam olacak,” derdi.

O yaz, Ayşe İstanbul Üniversitesi’ni kazandığı haberini aldığında, babasının yüzündeki sevinçle birlikte endişeyi de okumuştu. Aynı hafta Elif, özel bir sanat lisesinden tam burslu kabul mektubu getirmişti. Ancak okulun ek masrafları, materyal paraları, şehirdışındaki yurt ücreti… Babasının küçük bakkalı, iki kızı birden üniversiteye gönderecek güce sahip değildi. Ayşe, babasının gece yarılarına kadar çalıştığını, dükkanın kapanış saatlerinde elindeki deftere karalar bağladığını görürdü. Gözlerinin altındaki mor halkalar, omuzlarındaki görünmez yükün habercisiydi.

Bir akşam yemekte, babaları yorgun argın eve geldiğinde, Ayşe ani bir kararla boğazını temizlemişti. “Baba,” demişti, sesi kendi kulağına bile yabancı geliyordu, “Ben bu yıl üniversiteye gitmek istemiyorum. Biraz dinlenmeye ihtiyacım var. Zaten çok yoruldum. Sen de biliyorsun, ne kadar yoğun bir yıl geçti.” Babasının gözleri, hayretle ve bir o kadar da acıyla dolmuştu. “Kızım ne diyorsun sen? O kadar çalıştın, kazandın!” Ayşe, başını öne eğmiş, Elif’in masadaki resim defterine dalmış bakışlarından kaçınarak, “Canım istemiyor baba. Hem Elif’in okulu var. O daha küçük, yeteneği var. Onun gitmesi daha önemli,” demişti. Kelimeler boğazından güçlükle çıkmıştı. Elif o an başını kaldırmış, “Ama abla…” diyecek olmuştu ki, Ayşe ona sert bir bakış fırlatıp susturmuştu.

Ayşe, babasının itirazlarına rağmen kararından dönmedi. Üniversiteye kabul mektubunu bir kutuya sakladı, üzerine “Asla Açma” yazdı. Kasabada bir tuhafiye dükkanında iş buldu, ardından açıktan eğitimle öğretmenlik diploması aldı ve ilkokulda Türkçe öğretmeni olarak atanmıştı. Gündüzleri çocuklara okuma yazma öğretirken, akşamları elinde eski basım bir romanla pencere kenarına oturur, İstanbul’un boğazını, Kız Kulesi’ni hayal ederdi. Elif ise, ablasının fedakarlığından bihaber, ablasının ona bıraktığı yolda ilerliyor, her geçen gün yeteneğini parlatıyordu. Elif, zamanla Ayşe’nin bu ‘kararını’ bir tür tembellik, bir vazgeçiş olarak algılamıştı. Belki de ablasının kendini yetersiz hissettiğini düşünüyordu. Bu düşünce, Elif’in içten içe duyduğu bir suçluluk duygusuna dönüşmüştü; başarılarıyla ablasını gölgede bıraktığına inanıyordu.

Yıllar böyle geçti. Elif, İstanbul’da başarılı bir mimar oldu, kendi ofisini açtı, adını duyurdu. Ayşe ise küçük kasabasındaki sakin hayatına devam etti. Elif, her bayramda veya önemli bir aile ziyaretinde kasabaya geldiğinde, ablasının hayatına biraz acıyarak, biraz da sitemle bakardı. “Abla,” derdi bir keresinde, elinde pahalı bir hediye paketiyle, “Sen de keşke daha büyük bir şehirde yaşasaydın. Yeteneklerin ziyan oluyor burada.” Ayşe sadece gülümserdi. “Ben mutluyum Elif’im. Çocukları seviyorum.” Bu cevap, Elif için yetersizdi. Ayşe’nin o an içinden kopup gelen fırtınayı, boğazına düğümlenen “Senin için vazgeçtim” feryadını kimse duymazdı. Duyulan tek şey, Elif’in lüks arabasının kasabanın tozlu yollarında bıraktığı gürültüydü.

Bu sefer, babasının rahatsızlığı Elif’i apar topar kasabaya getirmişti. Elif, babasını hastane odasında bitkin görünce suçluluk duygusuyla dolmuştu. “Neden söylemedin abla?” diye sitem etti Ayşe’ye. Ayşe’nin cevabı her zamanki gibi kısaydı: “Gereği yoktu Elif. Sen çok meşgulsün.” Elif, babasının yatağının başında otururken, Ayşe’nin bu ‘kayıtsızlığına’ anlam veremiyordu. Nasıl bu kadar sakin kalabilirdi? Babası, Elif’in elini sıkıca tuttu. Gözleri Ayşe’ye kaydı, sonra tekrar Elif’e baktı. “Kızlarım…” diye fısıldadı. “Her şeyimi size borçluyum.” Elif, babasının yüzündeki ifadeye takıldı. Sanki söylemek isteyip de söyleyemediği bir şey vardı.

Babasının durumu stabilize olunca, doktorlar evde bakılabileceğini söylediler. Ayşe ve Elif, babalarının evindeki evrakları düzenlemeye karar verdiler. Sigorta işlemleri, eski faturalar, banka hesapları… Ayşe, kütüphanedeki tozlu rafları düzenlerken, Elif de babasının çalışma masasının çekmecelerini karıştırıyordu. Çekmecelerden birinde, eski, ahşap bir kutu buldu. Kutu, anahtarsızdı ve kilit kısmı biraz zorlayınca açıldı. İçinden sararmış mektuplar, eski fotoğraflar çıktı. En altta ise, incecik bir zarf vardı. Elif zarfı açtığında, içinden iki tane üniversite kabul mektubu çıktı. Bir tanesi İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü, diğeri de aynı üniversitenin farklı bir bölümüne ait bir başka kabul mektubuydu. Tarihleri, on beş yıl öncesine aitti. Kime aitti bunlar? Üzerinde Ayşe’nin adı yazıyordu. Elif’in kalbi güm güm atmaya başladı. Neden Ayşe hiç bahsetmemişti bunlardan?

Kutunun dibinde, küçük, el yazısıyla yazılmış bir not daha buldu. Babasının el yazısıydı. “Kızım Ayşe’nin fedakarlığı… Elif’in okulu için kendi hayallerinden vazgeçti. Allah onun kalbini nurlarla doldursun. Annem olsaydı ne kadar gurur duyardı…” Elif’in okuduğu her kelime, beyninde bir şimşek gibi çaktı. Gözleri doldu, görüşü bulanıklaştı. Elindeki mektuplar ve not, dünyanın en ağır yüküymüş gibi elinden kayıp yere düştü. O ‘tembel’ abla, o ‘vasat’ hayatı seçen kadın… O, kendi hayatını Elif’in hayatına adamıştı.

Elif, nefes nefese, kutuyu ve mektupları alıp Ayşe’nin yanına koştu. Ayşe, mutfakta babalarına çorba hazırlıyordu. “Abla!” Elif’in sesi titriyordu. Ayşe, Elif’in yüzündeki ifadeyi görünce elindeki kepçeyi tezgaha bıraktı. “Ne oldu Elif’im?” Elif, elindeki mektupları Ayşe’ye doğru uzattı, sesi hıçkırıklarla kesiliyordu. “Bunlar… bunlar ne abla? Neden… neden bana söylemedin?”

Ayşe’nin yüzü bembeyaz oldu. Yıllardır içindeki sır perdesi, tüm çıplaklığıyla Elif’in önünde açılıyordu. Gözlerini kaçırdı. “Ne var ki bunda Elif? Eskide kaldı. Ben de öyle istedim.” Ayşe, kendini savunmaya çalıştı, son bir kez olsun o yükü kendi sırtında tutmaya çalıştı. Ama Elif, artık kör değildi. Babasının notunu uzattı. “Bunu da mı sen istedin abla? Benim için vazgeçtiğini… bunca yıl…” Gözyaşları sicim gibi akıyordu Elif’in yanaklarından. Dizlerinin bağı çözülmüş gibiydi. Abisinin kendi hayatını hiçe saydığını bilmek, onun için ne kadar ağır bir yük olduğunu fark etmek, Elif’in tüm dünyasını altüst etmişti. Başarısının, aslında ablasının ödenmemiş bir bedeli olduğunu anladı.

Ayşe, Elif’in gözlerinde kendi gençlik hayallerinin yitip gidişini gördü. Yıllardır susturduğu feryat, şimdi Elif’in gözyaşları aracılığıyla akıp gidiyordu. Ayşe, kardeşine yaklaştı, onu kollarının arasına aldı. Yılların birikmiş hüznü, sessizce akıp giden gözyaşlarıyla serbest kaldı. İki kız kardeş, yıllardır aralarındaki görünmez duvarın yıkılışını hissettiler.

Babaları birkaç hafta içinde toparlandı. Elif, Ayşe’nin yanından bir an olsun ayrılmadı. Artık her bakışında, her kelimesinde bir özür, bir minnet vardı. Bir akşam, Ayşe’nin odasına geldi. Elinde bir broşür vardı. “Abla,” dedi, sesi kararlıydı. “İstanbul’da bir üniversitenin uzaktan eğitimle verdiği Edebiyat Yüksek Lisans programı var. Ben araştırdım. Tüm masraflarını ben karşılayacağım. Senelerdir kendi yeteneğini başkalarının hayatlarını aydınlatmak için harcadın. Şimdi sıra sende. Yazmak istediğin hikayeleri, okumak istediğin kitapları… Hepsini yapabilirsin.”

Ayşe, elindeki broşüre baktı. Uzun zamandır kalbinde uyuklayan o küçük kıvılcım, yeniden alevlenmeye başlıyordu. Gözlerini Elif’e kaldırdı. Bu sefer, gülümsemesi buruk değildi. İlk kez, gerçek bir umut ışığıyla parlıyordu. “Elif’im…” dedi, sesi titreyerek. “Seninle birlikte başaracağız.”

Sessiz harflerin hikayesi, nihayet dile gelmişti. Ayşe’nin fedakarlığı, Elif’in başarısının gölgesinde kalmamış, aksine iki kız kardeşin arasındaki bağı, daha önce hiç olmadığı kadar güçlü ve gerçek kılacak bir köprüye dönüşmüştü. Ve Ayşe, yıllar sonra ilk kez, kendi hikayesini yazmaya hazırdı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top