Aile draması
Sessiz Fırça Darbeleri
Elif, titreyen elleriyle banka dekontunu mutfak masasının köşesine bıraktığında, Canan’ın neşeli sesi evin her bir köşesinde yankılanıyordu: “Abla, inanamıyorum! Tıp fakültesi mi? Hayallerim gerçek oluyor!” Canan’ın parlayan gözlerine, sevincin yüzündeki her bir çizgiye bakarken Elif’in kalbinde hem gurur hem de derin bir acı aynı anda filizlendi. Dekonttaki sayılar, Elif’in aylardır süren uykusuz gecelerinin, iki ayrı işte verdiği emeğin ve en önemlisi, kendi hayallerinden bir kez daha vazgeçişinin somut kanıtıydı. Canan hiçbir zaman o sayılarla ne kadar hayatın bir kenara itildiğini, ne kadar hayalin rafa kaldırıldığını bilemeyecekti.
Elif, yirmi yaşından beri sırtında taşıdığı yükün altında ezilirken bile dimdik durmaya çalışan otuz beş yaşında bir çınardı. Babaları, Canan henüz küçük bir çocukken onları terk ettiğinde, anneleri Ayşe Hanım’ın kırık fıstık kabuğu gibi dağılan dünyasını toparlamak Elif’e düşmüştü. Annesi, genç yaşta dul kalmanın verdiği şokla, hayatın pratik gerçekleriyle yüzleşmekte zorlanan, biraz da kırılgan bir kadındı. Bütün yük Elif’in omuzlarına bindiğinde, Elif henüz lise öğrencisiydi ve hayallerini süsleyen, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nin yetenek sınavları için hazırladığı portreler, desenler, renkli karalamalarla doluydu odasının duvarları. Parmağında taşıdığı kalem, ruhunun en derin katmanlarına uzanan bir köprüydü. Ama o köprü, ailenin geçim sıkıntısı, Canan’ın okul masrafları ve annesinin giderek artan beklentileri yüzünden yavaş yavaş yıkılmıştı.
Akademiye giriş sınavlarını kazandığı gün, hayatının en hem mutlu hem de en acı gününü yaşamıştı. Kâğıdı elinde titreye titreye annesine uzattığında, Ayşe Hanım’ın yüzündeki kısa süreli gurur yerini endişeye bırakmış, “Ne yapacağız şimdi? Canan’ın okul masrafı, ev kirası… Bir yerden başlaman lazım Elif, bize sen bakacaksın. Canan’ın geleceği sana emanet,” sözleriyle Elif’in kanatları daha havalanmadan kırılmıştı. Elif o gün, elindeki burs imkânına rağmen, en büyük eserini yaratmaktan vazgeçip, ailesinin ihtiyaçlarını boyayan bir fırça olmayı seçmişti.
Şimdi, on beş yıl sonra, Canan’ın tıp fakültesini kazanmasıyla bu vazgeçiş zirveye ulaşmıştı. Elif, gündüzleri bir muhasebe bürosunda sıkıcı rakamlar arasında boğuşuyor, akşamları ise bir kafede garsonluk yaparak ek gelir sağlıyordu. Geceleri eve geldiğinde, omuzlarındaki ağrıdan çok, ruhundaki boşluğun sancısıyla kıvranırdı. Duvarları boş odasında, eskiden çizimlerle dolu defterleri açar, kurumuş kömür kalemlerini eline alırdı. Ama parmakları eski çevikliğini yitirmiş gibiydi, zihni ise o eski tutkuyla dolmuyordu. Hayallerinin rengi, zamanla solmuştu.
Canan, Elif’in hayatından ne kadar habersiz, bir o kadar da parlak bir yıldız gibiydi. Tıp fakültesinin zorluğunu, o parlak gülüşünün arkasındaki azmi Elif de takdir ediyordu. Ama Canan’ın ders kitaplarının kalınlığı, onun ders notlarının başarıyla dolu olması, Elif’in geceleri çalıştığı kafede bir saat daha fazla kalmasına, patronunun surat asmasına, ya da yorgunluktan metroda uyuyakalmasına sebep oluyordu. Canan, ara sıra ablasına sarılıp teşekkür ederdi; “Abla, sen olmasan asla başaramazdım. Sen benim her şeyimsin!” Bu sözler, Elif’in kalbine bir yara bandı gibi yapışır, acısını kısa bir anlığına dindirirdi. Ama yara derindi, bandı geçiciydi.
Bir gün, Elif’in eski lise arkadaşı Murat, uzun zaman sonra rastladığında, Elif’in yıpranmış ellerini fark etti. Murat, Elif’in Güzel Sanatlar sınavını kazandığını, ancak gidemediğini bilen tek kişiydi. “Elif, ne oldu o harika çizimlerine? Hatırlıyor musun, hani üniversiteye gitseydin sergi açacaktın?” diye sordu. Elif, omuz silkip gülümsedi. “Hayat işte Murat. Herkesin kaderi aynı olmuyor. Bazılarımız fırçayı erken bırakmak zorunda kalırız.” Murat, Elif’in gözlerindeki o eskimeyen ışığı görmüştü. “Asla geç değildir Elif. Sanat ruhundan çıkmaz. Bir gün dönersin.” Elif, iç çekerek başını salladı, o günün ne zaman geleceğini kendisi de bilmiyordu.
Yıllar su gibi akıp geçti. Canan, tıp fakültesini dereceyle bitirme aşamasına gelmişti. Son yılındaki uluslararası bir araştırma projesi için Viyana’ya gitmesi gerekiyordu. Bu, Canan’ın geleceğini şekillendirecek, onu kariyerinde bir adım öteye taşıyacak paha biçilmez bir fırsattı. Ama proje masrafları ve konaklama, Elif’in aylardır kenara attığı tüm birikimi aşan bir miktardı. Elif, hesap makinesinde rakamları toplarken, bir yandan da gelen bir e-postayı açtı. Küçük bir çocuk kitabı yayınevinden gelmişti. Çocukluğundan beri hayran olduğu bir yazara ait, yeni çıkacak bir kitabın illüstrasyonları için kendisiyle görüşmek istiyorlardı. Bir arkadaşının ısrarıyla, yıllar önce çizdiği birkaç çocuk karakterini yayınevine göndermişti ve unutmuştu bile. Bu, Elif’in uzun zamandır beklediği o küçük, cılız fırsattı. Kitabın telif ücreti, belki de ilk defa kendi hayallerine uzanacak bir adımdı. Belki de bir gün o yayıneviyle devam edebilse, eski sanat akademisi rüyasını farklı bir yoldan gerçekleştirebilirdi.
Canan’ın Viyana projesiyle illüstrasyon teklifi aynı zamana denk geliyordu. Elif, bir haftadır uyku uyumuyordu. Aklında hep o iki seçenek, bir terazinin iki kefesinde sallanıp duruyordu. Bir yanda Viyana’nın soğuk rüzgârları altında umutla parlayan Canan’ın geleceği, diğer yanda ise Elif’in ruhunun derinliklerinde titreyen, cılız bir sanat ateşi. Annesi Ayşe Hanım, Canan’ın projesiyle ilgili her gün Elif’e bir kez daha hatırlatma ihtiyacı hissediyor, “Kızım, Canan’ın bu fırsatı kaçmaması lazım. Bütün emeklerimiz boşa gider,” diyordu. Sanki bu emeklerin büyük bir kısmı Elif’in ruhundan ve bedeninden damıtılmamış gibi.
Elif, son bir kez illüstrasyon teklifinin detaylarını okudu. Yayıneviyle yapacağı ilk görüşmeyi iptal etmek için kalemi eline aldı. Eli titredi, gözleri doldu ama vazgeçmedi. Viyana projesinin son kalan ödeme dekontunu cebinden çıkardı. Boğazında düğümlenen bir yumruyla, bankanın yolunu tuttu. Sanat ateşi bir kez daha Elif’in derinliklerine itildi. Canan’ın geleceği, Elif’in kendi elleriyle boğduğu hayallerinin üzerine inşa edilecekti.
Canan, Viyana’dan döndüğünde bambaşka bir insan olmuştu. Gözleri pırıl pırıl, aklı fikirlerle doluydu. Kısa süre içinde ülkenin en iyi hastanelerinden birinde asistan doktorluğa başlamıştı. Mezuniyet töreninde, sahneden annesine ve ablasına teşekkür ederken, gözleri doldu. “Bugünlere gelmemde en büyük pay sahibi annem ve canım ablam Elif’tir. Onların fedakarlıkları olmasaydı ben burada olamazdım.” Kürsüden iner inmez Elif’e sarıldı, sıkıca, nefessiz bırakacak kadar. “Abla, söz veriyorum, bir gün senin için her şeyi yapacağım. Sen benim kahramanımsın.”
Elif, Canan’ın kollarında hıçkırıklara boğulan kardeşine baktı. Gözlerinde neşeyle karışık bir yorgunluk vardı. Canan’ın ne demek istediğini tam olarak anladığını sanmıyordu, ama bu önemli değildi. Fedakârlık, Elif için asla bir geri dönüş beklemek değildi. Fedakârlık, bir başkasının gülüşünü kendi gözyaşlarına tercih etmekti.
Törenin ardından, evde kutlama yemeği düzenlendi. Akrabalar, komşular Canan’ı tebrik ediyor, annesi gururla kızının başarılarını anlatıyordu. Elif, köşede sessizce oturmuş, herkesin neşesini izliyordu. Yemekler toplandıktan, misafirler dağıldıktan sonra, Elif mutfakta bulaşıkları yıkarken Canan yanına geldi. Elindeki küçük, özenle paketlenmiş kutuyu uzattı. “Abla, bu sana. Viyana’dan aldım. Küçücük bir şey, ama seni düşündüm.”
Elif, kutuyu açtı. İçinden bir dizi suluboya fırçası, küçük bir palet ve birkaç tüp parlak renkli boya çıktı. Canan, “Biliyorum, hep çizmek isterdin. Belki yeniden başlarsın?” dedi, hafifçe omuz silkerek. Elif, parmaklarını yeni fırçaların üzerinde gezdirdi. Bir an için gözleri doldu, boğazı düğümlendi. Bunlar sadece fırça değildi; bunlar Elif’in yıllardır üzerine düşen tozları silkelemeye hazır, yeniden nefes alacak bir ruhun küçük başlangıçlarıydı. Canan’ın masum, iyi niyetli hediyesi, Elif’in içindeki sanat ateşini yeniden harlamıştı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, herkes uyuduğunda, Elif odasına çekildi. Masasının üzerindeki yeni fırçaları ve boyaları çıkardı. Eski, sararmış bir defterin arasından yıllar önce karaladığı yarım kalmış bir çizimi buldu. Bir kadın portresiydi, yüzünde derin bir hüzün ve gözlerinde anlatılmamış hikayeler taşıyan bir kadının. Yeni bir fırçayı eline aldı, titreyen parmaklarıyla boyalara dokundu ve o kadının gözlerine, şimdi kendininkine benzeyen bir ışık eklemeye başladı. Sessiz fırça darbeleri, Elif’in yıllarca susturduğu ruhunun yeniden nefes alışının kanıtıydı. Belki de bu, sadece Canan’ın değil, Elif’in de yeni başlangıcının ilk adımıydı.
