Aile Dramı

Sessiz Bir Melodi

8 dakikalık okuma · 1223 kelime

Elif’in hayatı, boğazına kadar uzanan bir nehir gibiydi; sakin görünse de derinlerinde sürekli bir akıntı, bitmek bilmeyen bir çaba vardı. Her sabah, soğuk metronun metal kokusuyla güne başlar, ayakları onu Taksim’deki eski, yüksek katlı bir binanın üçüncü katına taşırdı. Bir muhasebe bürosunda altı yıldır aynı masada, aynı defterlerle boğuşuyordu. Otuz sekiz yaşındaydı ve hayatının en parlak yıllarını, rakamların gri dünyasına ve hiç dinmeyen bir vicdan borcuna adamıştı.

Babaları ani bir kalp kriziyle aralarından ayrıldığında Mert henüz on beş, Elif ise yirmi beş yaşındaydı. Anneleri Zeynep Hanım, çocuklarına bakmak için ömrünü ev işlerine adamış, dış dünyayla pek bağı olmayan narin bir kadındı. Babasının küçük emekli maaşı, üç kişiyi İstanbul gibi bir şehirde ayakta tutmaya yetmiyordu. Omuzlarına düşen bu ani ve ağır yük, Elif’in üniversite hayallerini bir toz bulutu gibi dağıtmıştı. Güzel Sanatlar Fakültesi’nin resim bölümünü kazanmış, hatta kayıt işlemlerini bile yapmıştı ama o defter, bir daha hiç açılmayacak bir rüyanın mühürlü sayfası olarak kalmıştı.

Bunun yerine, annesinin ısrarıyla, liseden sonra hızlıca muhasebe kurslarına yazılmış, pratik zekası ve titizliği sayesinde kısa sürede iş bulmuştu. Maaşı fena değildi ama iki kardeşi okutmak, annesinin sağlık giderlerini karşılamak ve evin kirasını ödemek demek, her ayın sonunda cebinde hissettiği hafifliğin giderek artması demekti. Mert ise bambaşka bir dünyanın çocuğu gibiydi. Parlak zekalı, hırslı ve geleceğe umutla bakan… Hukuk Fakültesi’ni kazanmış, derslerinde hep en başarılılar arasında olmuştu. Elif, Mert’in gözlerindeki o parıltıyı her gördüğünde, kendi kayıp hayallerinin acısını bir anlığına unutur, yerine gururla karışık, tuhaf bir huzur hissederdi.

Mert’in İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki ilk yılı, Elif için yeni bir dönemin başlangıcı olmuştu. Okul kitapları, harçlar, ulaşım masrafları… Her kalem, Elif’in kendi ihtiyaçlarından kısıldığı anlamına geliyordu. Eski paltosunu giymeye devam eder, yıpranan ayakkabılarını tamir ettirir, bir türlü yaptırması gereken diş tedavisini sürekli ertelerdi. Banka hesap özeti, her ayın sonunda bir matematik problemi gibi karşısına dikilirdi: Nasıl yetirecekti?

Bir akşam, Mert’in mezuniyet töreninden dönmüştü. Mert, cübbesiyle öyle gururlu, öyle yakışıklı duruyordu ki Elif’in gözleri dolmuştu. “Ablacığım, sensiz asla başaramazdım,” demişti Mert, sarılırken. “Sana söz veriyorum, bir gün her şeyi telafi edeceğim.” Elif, o sözün içtenliğine inansa da, o ‘bir gün’ün ne zaman geleceğini, geldiğinde de gerçekten her şeyi telafi edip edemeyeceğini bilmiyordu. Bildiği tek şey, o an Mert’in mutluluğunun kendi yorgun ruhuna serpilen en güzel merhem olduğuydu.

Mezuniyetten sonra Mert, büyük bir hukuk bürosunda stajyer olarak işe başlamıştı. Maaşı asgari ücretin biraz üzerindeydi, yine de Elif’in yükünü hafifletmeye yetmiyordu. Üstüne üstlük, Mert yüksek lisans yapmaya karar vermişti. Avrupa Hukuku üzerine uzmanlaşmak istiyordu ve bunun için yurt dışındaki prestijli bir üniversitenin programına başvuracaktı. Başvuru ücreti, sınav masrafları, İngilizce kursu… Liste uzayıp gidiyordu. Elif, o gece yatağında uzanırken tavanı seyrediyordu. Kendi daire hayali, artık ulaşılmaz bir yıldız gibi parlıyordu uzaklarda. Yıllardır biriktirdiği paranın önemli bir kısmını Mert’in bu yeni hedefi için ayırmak zorunda kalmıştı. Arkadaşları yazlık evlerden, yeni arabalardan bahsederken, Elif’in tek lüksü, ayda bir aldığı dergi ve oturduğu küçük, tek odalı dairenin kirasıydı.

Bürodaki arkadaşı Ayşe, Elif’in bu halini fark etmeye başlamıştı. “Elif, iyi misin canım? Son zamanlarda çok dalgınsın,” derdi çoğu zaman. “Yine mi Mert’in okul masrafları?” Elif, başını sallar, tebessüm etmeye çalışırdı. “Yok canım, ne alakası var. Sadece işler yoğun.” Ayşe de üstlemezdi. Çünkü Elif, sorunlarını içine atan, kimseye yük olmak istemeyen biriydi. Yıllar içinde, bu sessizliği adeta bir kalkan gibi kullanmayı öğrenmişti. İçindeki fırtınaları kimseye göstermezdi.

Annesi Zeynep Hanım da, yaşlandıkça daha çok Elif’e yaslanıyordu. Kronik şeker hastalığı nedeniyle düzenli ilaç kullanması gerekiyordu, üstüne bir de kalp rahatsızlığı eklenmişti. Zeynep Hanım, her ne kadar “Kızım, sen kendini sıkıntıya sokma, ben idare ederim,” dese de Elif, annesinin ihtiyaçlarını asla göz ardı etmezdi. Ona her ay düzenli harçlık verir, ilaçlarını alır, doktor randevularını ayarlardı. Bir gün, annesinin apartmandaki eski asansörün bozulduğunu, merdivenleri çıkmakta zorlandığını duyduğunda, içini bir acı kaplamıştı. Keşke daha iyi bir semtte, giriş katı bir evde oturabilselerdi. Ama bu, mevcut düzen içinde imkansızdı.

Mert, yüksek lisans başvuru süreciyle iyice yoğunlaşmıştı. Skype üzerinden yurt dışındaki profesörlerle görüşmeler yapıyor, makaleler hazırlıyor, uluslararası konferanslara katılıyordu. Her başarısı, her küçük ilerlemesi Elif’i sevindiriyordu. Onun geleceğinin parlak olacağını biliyordu. Belki de kendi hayatının anlamsızlığını, Mert’in başarılarıyla doldurmaya çalışıyordu. Kendi adına istediği tek şey, bazen bir cumartesi öğleden sonrası, o çok sevdiği tarihi sokaklarda, elinde eskiz defteriyle kaybolmak, o eski hayaline yeniden sarılmaktı. Ama buna ne zamanı ne de enerjisi kalıyordu.

Bir akşamüzeri, büroda herkes çıkmış, Elif tek başına kalmıştı. Yıllık izin dilekçesini doldurmak üzereyken gözü takvime takıldı. Seneye iznini kullanarak bir resim kursuna gitmeyi düşünüyordu. Çocukluğundan beri içindeki o renkli dünyayı bir tuvale aktarmak istemişti. Belki de hala geç değildi. Dilekçeyi eline aldı, titreyen parmaklarıyla “Eğitim” bölümüne bir şeyler yazmayı düşündü. Tam o sırada telefonu çaldı. Mert’ti. Sesi heyecanla titriyordu.

“Abla! İnanamayacaksın! Tam burslu kabul edildim! Oxford! Hukuk ve Uluslararası İlişkiler üzerine doktora programına! Rüya gibi!”

Elif’in kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Ağzı kulaklarına varmıştı. “Mert! Canım kardeşim! Tebrik ederim! Seninle gurur duyuyorum!” Gözleri dolmuştu. Bu, Mert’in yıllardır gösterdiği çabanın, uykusuz gecelerinin, fedakarlıklarının bir meyvesiydi. Ve belki de, Elif’in sessiz fedakarlığının da… Mert, telefonda bir yandan sevincini anlatıyor, bir yandan da Elif’e ne kadar minnettar olduğunu dile getiriyordu. “Abla, sen olmasan asla başaramazdım. Babamın yerini sen doldurdun, benim arkamdaki dağ oldun. Sana ömür boyu borçluyum.”

Elif gülümsedi. “Borç falan yok Mert’çiğim. Sen sadece başarılı ol, mutlu ol, benim için en büyük hediyen bu olur.” Mert, birkaç ay içinde İngiltere’ye gidecekti. Uçak bileti, ilk aylık yaşam masrafları, depozito gibi ek harcamalar olacaktı. Ama bunlar önemli değildi. Mert artık kendi ayakları üzerinde duracak, parlak bir kariyere sahip olacaktı. Elif’in yükü sonunda hafifleyecekti. Yavaş yavaş dilekçe masasına geri döndü. Parmakları, yıllık izin dilekçesinde geziyordu. “Eğitim” kısmını sildi. Onun yerine “Ailevi nedenler” yazdı. Neden olduğunu bilmiyordu, sadece öyle hissetmişti. Belki de bu, kaderine karşı yaptığı sessiz bir itiraftı.

Birkaç ay sonra Mert, Oxford’a gitmeden önce annesi ve ablasıyla vedalaşmak için evlerine gelmişti. Valizleri hazırdı, yüzünde gidenlerin heyecanı, geride bıraktıklarına karşı duyulan buruk bir özlem vardı. Annesine sarıldı, Elif’e uzun uzun baktı. “Abla, beni hiç unutma olur mu? Ve lütfen, kendine iyi bak. Senin için de güzel şeyler olmalı artık.”

Elif gülümsedi, bu sefer içi biraz daha buruktu. “Merak etme sen, aslan kardeşim. Sen kendine bak. Ben iyiyim.”

Mert gittikten sonra evdeki sessizlik daha da ağırlaşmıştı. Zeynep Hanım, oğlunun gidişiyle derin bir boşluğa düşmüş gibiydi. Elif, annesine daha sıkı sarıldı, elini tuttu. O gece Mert’ten gelen ilk mesajla, Oxford’daki ilk gününü anlatan fotoğraf Elif’in telefon ekranını aydınlattı. Mert, tarihi bir binanın önünde, kocaman bir gülümsemeyle poz veriyordu. Elif, fotoğrafı dikkatle inceledi. Orada, o karede, kendi yorgunluğundan, kendi feda edilmiş düşlerinden eser yoktu.

Ertesi sabah, işe gitmek için metroya bindi. Her zamanki gibi tıklım tıklım kalabalıktı. Camdan dışarıyı seyrederken, zihninde aniden bir görüntü belirdi: Genç bir kız, elinde bir fırça, masmavi bir gökyüzünü çiziyordu. Hafif bir rüzgar, saçlarını dalgalandırıyordu. Bu görüntü, yıllar önce kendi hayal ettiği, kendisinden çaldığı geleceğin bir yansımasıydı. Elif, bu kez gözlerini kapadı. Yıllarca ertelediği, rafa kaldırdığı o eskiz defterini anımsadı. Belki de artık tozunu silmenin, en azından birkaç çizgi karalamanın vakti gelmişti. Çünkü Mert’in zaferinde kendi payı büyük olsa da, o zaferin yankısı asla Elif’in kendi ruhundaki melankolik müziği susturamayacaktı. Hayatına devam edecekti, her zamanki gibi güçlü ve dimdik, ama içinde hep o sessiz melodi çalacaktı: fedakarlığının, umutlarının ve asla tam anlamıyla anlaşılamayacak olan yalnız zaferinin melodisi. Pencereden vuran ilkbahar güneşinin solgun ışığı yüzüne vurduğunda, Elif gözlerini açtı. Gideceği bir işi, bakacağı bir annesi, özleyeceği bir kardeşi vardı. Ve bir de, kimsenin bilmediği, yüreğinde saklı, o renkli dünya. Belki bir gün, o da dışarı sızardı. Belki bir gün.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top