Aile draması
Şehrin Kalbindeki Buzdağı
İstanbul, Emre’nin ayaklarının altındaydı, ama ayakları buz tutmuştu sanki. Kulesinin 42. katındaki cam panellerin ardında, Boğaz’ın laciverdiyle gökyüzünün sonsuzluğunu birleştiren manzara, her gün aynı ihtişamla seriliyordu önüne. Emre Özkan, bu şehrin en çok konuşulan, en çok aranan mimarlarından biriydi. Kendi adını taşıyan devasa bir mimarlık ofisi, prestijli ödüller, parlak bir kariyer, Ayşe gibi zeki ve güzel bir eş, pırıl pırıl bir kız evlat, Elif. Herkes ona imrenirdi. Başarı tanımıydı o, yürüyen bir örnek. Ama bu mükemmeliyetin, yıllar önce soğuk bir Mart sabahında, ufacık bir kar topu gibi başlayan, sonra çığa dönüşen bir vicdan sızıntısıyla nasıl zehirlendiğini kimse bilmiyordu. Emre’nin içindeki buzdağı, görünmeyen bir derinlikte, usul usul eriyerek onu tüketiyordu.
Şu anki projesi, şehrin çehresini değiştirecek, yüzlerce yıllık bir tarihi mahalleyi modern bir yaşam alanına dönüştürecek devasa bir kentsel dönüşüm projesiydi. “Bosphorus Modern” adını vermişlerdi. İlk yıkım çalışmaları başlamıştı ve Emre, ekibiyle birlikte sahayı denetlemek için oradaydı. Moloz yığınlarının arasında, toz duman içinde, baretli ve yelekli figürler koşuşturuyordu. Genç mühendislerle konuşurken, gözü bir an bir figüre takıldı. Köşede, elinde bir evrak çantasıyla, baretini alnına doğru itmiş, işçilere talimat veren bir kadın. Yüzü tozlu, yorgun, ama tanıdık bir siluet. Kalbi göğsünü zorladı. Bu mümkün değildi. Yirmi yıl… Yirmi koca yıl geçmişti.
Adı Canan’dı. Marmara Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden. Emre’nin en yakın rakibi, bazen arkadaşı, çoğu zaman ilham kaynağıydı. Canan’ın fikirleri her zaman bir adım öndeydi, bir tık daha cesur, daha özgün. Herkes onun bir dahi olduğunu söylerdi. Özellikle o son sınıf projesinde… Uluslararası bir yarışma vardı. Birinci olan öğrenciye yurt dışında burslu yüksek lisans ve dünyanın en prestijli mimarlık ofislerinden birinde staj imkanı sunulacaktı. Emre de Canan da aylardır bu projeye hazırlanıyordu. Canan, eski bir İstanbul mahallesini modern mimariyle nasıl harmanlayacağını anlatan, geleneksel ile yeniyi birleştiren nefes kesici bir tasarımla gelmişti. Emre’nin projesi ise teknik olarak kusursuzdu ama ruhu yoktu.
Son sunumdan bir gece önce. Fakülte sabaha kadar açık kalırdı. Emre, bitkin bir halde odasından çıkıp koridora geldiğinde Canan’ı projesi üzerinde çalışırken görmüştü. Gözleri yorgun, ama heyecandan parlıyordu. Emre, o anı hatırladı. Masanın üzerinde duran Canan’ın bilgisayarı, açık duran sunum dosyası. Canan kısa bir ara vermek için tuvalete gittiğinde, Emre’nin zihnine bir şimşek çakmıştı. O anki korkusu, hırsı, kaybetme ihtimalinin verdiği panik… Parmakları klavyede dans etmişti. Birkaç tuşa basmak, bir dosyayı bozmak, silmek… Sadece birkaç saniye. Geri döndüğünde Canan’ın sunum dosyasının açılmadığını gördüğünde yaşadığı sahte şaşkınlığı… Canan’ın gözlerindeki o çaresizliği, umutsuzluğu. Ertesi günkü sunumda Canan, eksik ve dağınık bir çalışmayla kalakalmıştı. Emre ise sunumunu kusursuz bir şekilde yapmış, bursu kapmıştı. Canan, birkaç ay sonra okuldan ayrılmış, bir daha da izini bulamamıştı. Ta ki bugüne kadar.
Emre, Canan’ın gözlerine dikkatle baktı. O zamanlar parlayan, hırslı gözler şimdi yorgun ama hala dimdik duran bir ruhu yansıtıyordu. Onunla aynı projede çalışmak… Kaderin ironisi miydi, yoksa vicdanının bir oyunu mu? Emre, hızla oradan uzaklaştı. Mide kasılmalarıyla ofisine döndü.
O gece uyuyamadı. Yıllardır görmezden geldiği gölge, odasında dolaşmaya başlamıştı. Ayşe, onun bitkin halini fark etti. “Bir sorun mu var Emre? Son zamanlarda çok dalgınsın.” Emre, her zamanki gibi iş yoğunluğunu bahane etti. “Büyük bir proje Ayşe. Stresli günler.” Ama yalan, ağzında acı bir tat bırakıyordu.
Ertesi gün, proje koordinasyon toplantısında, Emre’nin kâbusu gerçek oldu. Canan, altyüklenici firmanın saha sorumlusu olarak toplantıdaydı. Göz göze geldiler. Canan’ın gözlerinde ne bir tanıma belirtisi, ne de bir düşmanlık vardı. Profesyonel, mesafeli bir bakış. Emre’nin içi bir nebze rahatladı, ama aynı zamanda daha da huzursuz oldu. Acaba gerçekten hatırlamıyor muydu? Yoksa rol mü yapıyordu?
Toplantı boyunca Canan, sakin ve yetkin bir şekilde konuştu. Saha planlamasından, lojistikten bahsederkenki o netliği, problem çözme becerisi, Emre’ye Canan’ın potansiyelini bir kez daha hatırlattı. Gözlerini kaçırdı. Bu kadın, kendisi yüzünden bu konumda mıydı? Emre, kazandığı her kuruşun, her başarının Canan’ın çalınan fırsatının üzerine inşa edildiğini hissetti.
Günler, haftalar birbirini kovaladı. Proje ilerledikçe, Emre ile Canan’ın yolları daha sık kesişmeye başladı. Emre, Canan’ı uzaktan gözlemliyordu. Öğle yemeklerinde, diğer mühendislerle konuşurken, çay molalarında… Fark etti ki Canan, sadece bir saha sorumlusu değildi. Çalışma arkadaşları tarafından çok seviliyor, herkes onun dürüstlüğüne ve çalışkanlığına hayrandı. Bir gün Canan’ın, telefonunda yaşlı bir kadınla konuştuğunu duydu. Sesi yumuşak ve şefkatliydi. “Merak etme anneciğim, ilaçlarını aldım, akşam geleceğim.” Annesi hasta mıydı? Bu durum, Emre’nin içindeki vicdan yarasını daha da derinleştirdi. Oysa kendisinin annesi ve babası sağlıklıydı. Kızı Elif, özel okullarda okuyor, pahalı oyuncaklarla oynuyordu. Emre’nin hayatı, tam da istediği gibiydi. Ama artık her şey bulanık görünüyordu.
Bir akşam, Emre ofiste tek başına çalışırken, Canan’ın geçmişteki o parlak yüzü zihninde canlandı. O zamanlar saçları rüzgarda uçuşan, gözleri hayallerle dolu genç bir kadın. Üniversite bahçesindeki o bankta, geleceğe dair kurdukları hayaller… Canan, New York’ta gökdelenler tasarlamayı, Paris’te tarihi binaları restore etmeyi hayal ederdi. Emre ise Türkiye’de kalıp, kendi ülkesinin mimarisine damga vurmak istiyordu. İkisinin de hayalleri vardı. Ama Emre, kendi hayalini gerçekleştirmek için Canan’ınkini çalmış mıydı?
Geçmişle yüzleşme ihtiyacı, Emre’nin içini kemiriyordu. Uyku hapları yetersiz kalıyor, Ayşe’nin şefkatli dokunuşları bile onu rahatlatmıyordu. En kötüsü de, yakında açılacak olan “Bosphorus Modern” projesi sergisinin organizasyon komitesine eski profesörleri, Prof. Demir’i davet etmişlerdi. Prof. Demir, o dönemdeki yarışmanın jüri üyesiydi ve Canan’ın projesinin aniden ortadan kayboluşuna çok şaşırdığını her fırsatta dile getirirdi. Emre, panikliyordu. Ya Prof. Demir, Canan’ı görürse ve geçmişten bahsetmeye başlarsa? Ya da daha kötüsü, Canan’ın kendisi, yıllar sonra o olayı hatırlayıp her şeyi dile getirirse?
Emre, bir karar vermeliydi. Ya bu gölgeyle yaşamaya devam edecekti, ki bu artık imkansızdı, ya da bu yükten kurtulmak için bir adım atacaktı. Ama nasıl? İtiraf etmek her şeyi alt üst ederdi. Ofisi, kariyeri, ailesi… Her şey tuzla buz olurdu. Ayşe buna nasıl tepki verirdi? Kızı Elif’in babası hakkındaki düşünceleri ne olurdu?
Bir öğleden sonra, şantiye alanında denetleme yaparken, Emre Canan’ı bir kenarda oturmuş, elindeki simidi yavaşça yerken gördü. Yüzünde derin bir düşünce vardı. Emre, o anki içgüdüyle yanına gitti.
“Canan Hanım, iyi misiniz?”
Canan, Emre’yi görünce irkildi. “İyiyim Emre Bey, teşekkür ederim. Sadece biraz mola verdim.”
“Anneniz nasıl?” Emre, ağzından çıkan bu cümleyle şaşırdı.
Canan’ın kaşları çatıldı. “Nereden biliyorsunuz?”
Emre kekeledi. “Şey… Birkaç gün önce telefon konuşmanızı duymuştum, kusura bakmayın. Merak ettim sadece.”
Canan, Emre’ye şüpheyle baktı ama sonra iç çekti. “Annem uzun süredir hasta. Tedavileri ağır geçiyor. Malum, masraflar da yüksek.”
Emre, kalbinin sıkıştığını hissetti. “Belki ben bir şekilde yardımcı olabilirim?”
Canan hafifçe gülümsedi. “Naziksiniz Emre Bey. Ama kendi başıma hallederim. Kimseye yük olmak istemem.”
Emre, o an anladı. Canan değişmişti, ama onuru hala sapasağlamdı. Onu ezen o olay, belki de onu daha güçlü kılmıştı. Ya da en azından öyle sanmak istiyordu.
Prof. Demir’in sergiye geleceği gün yaklaşıyordu. Emre, bir an önce Canan ile konuşmalıydı. Belki de bir çözüm bulabilirdi. Ona yeni bir iş teklif etmek, daha iyi bir pozisyon sunmak… Sanki hiçbir şey olmamış gibi, yaptığı hatayı telafi etmek.
Emre, Canan’dan özel bir görüşme ayarlamasını istedi. Ofisinde, akşam üzeri. Canan, anlamayan gözlerle kabul etti. Emre’nin kalbi ağzında atıyordu. Masasının üzerinde, üniversite yıllarından kalma, grup fotoğraflarının olduğu eski bir defter duruyordu. Parmakları defterin üzerinde gezindi. Genç Emre, genç Canan, geleceğe umutla bakan gencecik yüzler…
Canan, zamanında geldi. Her zamanki gibi profesyonel, ama Emre’nin gözünden kaçmayan hafif bir gerginlik vardı üzerinde. Emre, boğazını temizledi.
“Canan, sana önemli bir şey söylemem gerekiyor. Aslında yıllardır içimde taşıdığım bir şey.”
Canan, sandalyeye daha rahat yerleşti, sabırla dinlemeye hazırdı.
“Hatırlarsın, üniversitedeki o uluslararası yarışmayı… Bursu… Benim kazandığımı…” Emre’nin sesi kısıldı. Kelimeler boğazında düğümleniyordu. “O gün, o gece… Ben… Çok hırslıydım, korkuyordum. Senin projen benden çok daha iyiydi. Ve ben… Ben bir hata yaptım. Senin dosyanı… Bozmuştum.”
Emre, gözlerini Canan’ın yüzüne dikti. Cevabı ne olacaktı? Öfke? Hayal kırıklığı? Gözyaşları?
Canan’ın yüzünde şaşkınlık belirtisi yoktu. Sadece yorgun bir tebessüm belirdi dudaklarında.
“Biliyorum Emre,” dedi sakince.
Emre donup kaldı. “Ne? Nasıl yani?”
“O an emin değildim. Panikledim. Ama sonra, yıllar geçtikçe, parçalar yerine oturdu. Senin o günkü tuhaf halin, sonraki günkü zafer sarhoşluğun… Ve benim projemin buharlaşıp uçması. Hiçbir zaman elimde somut bir kanıtım olmadı. Ama hissettim. Kalbimde, içimde bir yerlerde hep biliyordum.”
Emre, oturduğu sandalyede daha da küçüldüğünü hissetti. Bütün bu yıllar boyunca, onun bu sırrı bildiğini bilmeden yaşamıştı. Ne büyük bir yük!
“Peki neden hiç… Hiçbir şey demedin?”
Canan omuz silkti. “Ne değişirdi ki Emre? Benim hayatım o an değişti. Sen kazandın. Ben kaybettim. Ama sonra anladım ki, kaybetmek de bir kazanım olabilir. Ben başka yollar aradım. Belki istediğim o büyük kariyeri yapamadım, ama insanlara dokunan, daha gerçek işler yaptım. Anneme baktım. Kimseye eyvallahım olmadan, kendi ayaklarımın üzerinde durdum. Senin o hatan, beni daha güçlü yaptı. Belki de daha dürüst bir insan.” Duraksadı. “Ama seninkini zehirledi, değil mi? Bu itiraf, senin için daha büyük bir önem taşıyor sanırım.”
Emre, başını önüne eğdi. Gözlerinden sıcak bir yaş süzüldü. Yirmi yıllık bir buzdağı, sonunda erimeye başlamıştı. Bu, beklediği öfke patlaması değildi, intikam arayışı da. Bu, sakin bir anlayış, yılların ağırlığıyla yoğrulmuş bir bilgelikti. Canan’ın ona karşı bir nefret beslemediğini, sadece acı bir gerçeği kabul ettiğini görmek, Emre’ye hem acı verdi hem de derin bir rahatlama.
“Bunu nasıl affedebilirim bilmiyorum Canan,” diye fısıldadı. “Sana nasıl ödeyebilirim bu borcu?”
Canan hafifçe gülümsedi. “Bana borçlu değilsin Emre. Sadece kendinle barışmalısın. Ama eğer gerçekten bir şeyler yapmak istiyorsan…” Canan’ın gözleri Emre’nin masadaki proje planına kaydı. “Bu yeni projede, daha büyük sorumluluklar alabileceğim bir pozisyon var mı? Sadece yardıma ihtiyacım olduğu için değil, yeteneklerimin hak ettiği için.”
Emre, başını kaldırdı. Canan’ın gözlerinde o eski hırsın pırıltısı belirmişti yeniden. Yorgunluğun ardında yatan o dahi, hala oradaydı.
“Var Canan,” dedi Emre, sesi titreyerek. “Senin için her zaman bir yer var. Bu projenin kentsel dönüşüm tasarım ekibini yönetir misin? Senin fikirlerin, her zamanki gibi, çok değerli.”
Canan gülümsedi. Bu kez daha içtendi. “Düşünürüm Emre. Ama kararım, ne bu itirafla ne de geçmişle ilgili olacak. Sadece işimin kalitesiyle.”
Canan gittikten sonra Emre, masasında tek başına kaldı. Omuzlarındaki ağırlık hafiflemişti, ama tamamen kalkmamıştı. Belki de hiçbir zaman kalkmayacaktı. Ama artık, nefes alabiliyordu. Şehrin ışıkları camdan içeri süzülüyordu. İstanbul hala ayaklarının altındaydı. Ama bu kez, ayakları buz tutmuş gibi değildi. Kalbi ağrıyordu, evet. Ama bu, iyileşmeye başlayan bir yaranın sızısıydı. Masasındaki Elif’in fotoğrafına baktı. Kızına, her şeyden önce dürüst bir baba olabilirdi. Belki de bu, yeni bir başlangıçtı. Bir vicdan muhasebesinin, acı da olsa, getirdiği huzur… Hayat, çalınan fırsatlarla değil, telafi edilen hatalarla yeniden inşa ediliyordu. Ve Emre, şimdi bu inşaatın başına geçmeye hazırdı.
