Aile draması

Şeffaf Duvarlar

9 dakikalık okuma · 1729 kelime

Ayşe, elindeki karton kahve bardağının sıcaklığını parmak uçlarında hissederken, köprünün rüzgarıyla saçları savruluyordu. Her sabahki ritüeliydi bu; Anadolu Yakası’ndaki mütevazı evinden çıkıp, trafiği sollayan vapurla Boğaz’ı geçmek, sonra da modern cam binaların yükseldiği Avrupa Yakası’nın kalbine doğru adımlamak. Bugün, diğer günlerden farklıydı. Bugün, ‘Aydoğan Mimarlık’ta ilk iş günüydü. Bir yıl süren stajyerlik ve sayısız uykusuz gecenin ardından, nihayet hayallerinin kapısını aralamıştı.

Kapı dediğin şey, aslında devasa, parlak bir döner kapıydı. İçeri adım attığında, cilalı mermer zemin, modern sanat eserleri ve yukarı katlardan süzülen hafif bir piyano müziği onu karşıladı. Burası, Ayşe’nin büyüdüğü, her köşesinde yaşamın izlerini taşıyan, sesi bol, kokusu tanıdık mahallelerden çok farklıydı. Burası ‘paranın’ ve ‘prestijin’ koktuğu bir yerdi. Ama Ayşe, sadece kendi yeteneğine ve azmine güvenerek bu kapıdan içeri girmişti. Bir mimar olarak, her şeyden önce binaları ve mekanları tasarlayacaktı, insanların hayatlarını değil. Öyle umuyordu.

Girişteki resepsiyonist genç kadın, gülümsedi. “Ayşe Hanım, hoş geldiniz. Sizi bekliyorlardı. Dördüncü kata, Sayın Demir Aydoğan’ın odasına alacağım.”

Demir Aydoğan, firmanın kurucusu ve mimarlık dünyasının duayenlerinden biriydi. Ayşe, onun ismini okulda ders kitaplarında görmüş, projelerini hayranlıkla incelemişti. Şimdi ise onun şirketinde çalışacaktı. Heyecan ve biraz da korkuyla asansöre bindi.

Demir Bey’in odasında, beklediğinden daha genç bir adamla karşılaştı. Can Aydoğan. Firmanın veliahtı, genç, dinamik ve yakışıklıydı. Otuzlu yaşlarının başında, keskin bakışları ve kendinden emin duruşuyla odanın havasını dolduruyordu. Babasının odasında ne aradığını merak etti. Demir Bey, onu sıcak bir şekilde karşıladıktan sonra Can’ı tanıttı. “Bu benim oğlum Can. Firmanın yeni nesil projelerinin başında o var. Seninle birlikte çalışacaksınız Ayşe. Yeteneğini biliyorum, seni dikkatle takip ettim.”

Can, Ayşe’ye elini uzattı. “Hoş geldin Ayşe. Babamın bahsettiği kadar varmışsın. Projelerin çok etkileyiciydi. Özellikle o düşük bütçeli konut projesi… Çok düşündürücü.”

Ayşe, Can’ın sözlerindeki samimiyeti anlamaya çalıştı. Düşük bütçeli konut projesi, onun tez projesiydi. Kendi mahallesindeki çarpık kentleşmeye ve yaşlıların yalnızlığına bir çözüm arayışından doğmuştu. “Teşekkür ederim Can Bey. Elimden geleni yapmaya çalışacağım.”

İlk haftalar, Ayşe için bir rüyaydı. Öğrenmeye açtı, her şeyi sünger gibi çekiyordu. Kendi fikirlerini sunmaktan çekinmiyor, tasarımlarıyla ekibi etkiliyordu. Özellikle Can ile sıkça çalışmaya başlamışlardı. Can, Ayşe’nin pratik zekasına, detaylara olan dikkatine ve yaratıcı çözümlerine hayran kalıyordu. Ayşe de Can’ın liderlik vasıflarını, hızlı karar alma yeteneğini ve sektöre olan hakimiyetini takdir ediyordu. Ofiste herkesin dilinde bir “Can ve Ayşe” uyumu dolaşmaya başlamıştı.

Ancak, bir yandan da görünmez bir duvarın varlığını hissediyordu Ayşe. Ofis çalışanlarının çoğu, varlıklı ailelerin çocuklarıydı. Sohbetler, tatil anıları, özel okulların şakaları, marka kıyafetler… Ayşe, bu konuşmaların çoğuna yabancıydı. Ne lüks bir tatil köyünde yaz geçirmişti ne de özel bir okulda okumuştu. Onun hayatı, metroda okunan kitaplar, annesinin yaptığı dolmalar ve mesai sonrası eve giderken uğradığı ucuz semt pazarlarıydı.

Bir öğle yemeği molasında, ekipçe pahalı bir İtalyan restoranına gitmişlerdi. Ayşe menüdeki fiyatlara bakarken gözlerini kaçırdı. Yanındaki genç mimar Ezgi, “Ayşe, iyi misin? Renk atmış yüzünden,” diye sordu. Ayşe, “Her şey yolunda, sadece hafif midem bulanıyor,” diye geçiştirdi. Oysa cebindeki parayı, o menüdeki tek bir makarnanın karşılayamayacağını hesaplıyordu. Can, onun bu halini fark etmiş gibiydi. “Ayşe, sen ne yemek istersin? Benimkini de söyleyiverirsin, ben bugün protein ağırlıklı gidiyorum,” diyerek sanki tesadüfmüş gibi ona yardım etmeye çalıştı. Ayşe, Can’ın iyi niyetini takdir etti ama bu ince jest bile kendini daha fazla yabancı hissetmesine neden oldu.

Zamanla, Can ve Ayşe’nin profesyonel ilişkisi, samimi bir arkadaşlığa dönüştü. İş çıkışı beraber kahve içiyor, projeler hakkında saatlerce konuşuyorlardı. Bir akşam Can, “Ayşe, bu hafta sonu arkadaşlarla tekneye çıkıyoruz. Sen de gelmek ister misin?” diye sordu. Ayşe’nin kalbi hızla çarptı. Can’ın dünyasına atılan bir davetti bu. “Ben… Bilmiyorum Can Bey. Anneme sözüm vardı,” diye mırıldandı. Can, “Can deseydin yeterdi Ayşe. Ve annenle konuşabilirsin. Ya da onu da getir. Neden olmasın?” dedi gülümseyerek. Bu son cümle Ayşe’yi hem utandırdı hem de kızdırdı. Annesi, bu gösterişli ortama asla uyum sağlayamazdı. Can, bu ince çizginin farkında değildi.

Ayşe, o daveti kibarca reddetti. Ama Can’ın ona karşı olan ilgisi aşikardı. Birlikte çalıştıkları her an, gözlerindeki ışıltı, jestleri, sesindeki ton… Ayşe de Can’a karşı boş değildi. Akıllıydı, komikti, iyi kalpliydi. Ama aralarındaki o “şeffaf duvar” her geçen gün daha da yükseliyordu. Bu duvar, parayla, yaşam tarzlarıyla, hayata bakış açılarıyla örülmüştü.

Bir akşam, Ayşe iş çıkışı metroya yetişmeye çalışırken, annesinden gelen telefonla dünyası altüst oldu. Babası, uzun süredir kalbini yoran sorunlar nedeniyle aniden hastaneye kaldırılmıştı. Ayşe, tüm planlarını iptal edip hemen hastaneye koştu. Kalabalık acil servis koridorunda beklerken, Can’dan bir mesaj geldi: “Ayşe, iyi misin? Nereye kayboldun? Yarınki sunum için hazırlıkları kontrol etmemiz gerekiyordu.”

Ayşe, Can’ı aradı. Sesi titriyordu. “Babam hastanede Can. Çok kötüyüm.”
Can, bir saat içinde hastanenin kapısındaydı. Pahalı arabasını acil girişine park etmişti. Ayşe’nin yanına gelip ona sarıldı. “Çok geçmiş olsun Ayşe. Ne gerekiyorsa yaparım. Hangi doktor bakıyor? Özel bir hastaneye geçirebiliriz istersen.”

Ayşe’nin gözleri doldu. Can’ın desteği ona güç veriyordu ama aynı zamanda bir gerçeği de yüzüne çarpıyordu. Can, parayla her sorunun çözülebileceğine inanıyordu. Ayşe’nin babası devlet hastanesinde, uzun bir kuyruğun sonunda beklerken, Can’ın dünyasında özel hastaneler, tanıdık doktorlar vardı. “Teşekkür ederim Can. Gerek yok. Burada ilgileniyorlar. Sadece… Yanımda olsan yeter.”

Can, gece boyunca Ayşe’nin yanında bekledi. Babasının durumu stabil hale geldiğinde, Ayşe’nin annesi ve teyzesi Can’ı ilk kez gördüler. Onu, Ayşe’nin ‘patronu’ sanmışlardı. Can’ın zarif ve yardımsever tavrı onları etkilemişti. Ayrılırken, Can, Ayşe’nin elini tuttu. “Ayşe, kendine iyi bak. Ailenle ilgilen. İşle ilgili hiç düşünme. Ben hallederim.”

Ertesi gün, Ayşe işe döndüğünde, masasının üzerinde bir not buldu. Can’dandı: “Ayşe, baban için tüm masrafları karşılamak istiyorum. Lütfen kabul et. Benim için bir sorun değil.” Ayşe, notu okuduğunda hem şefkat hem de öfke hissetti. Bu, onun babasıydı. Onun ailesiydi. Can’ın iyi niyeti bile ona bir darbe gibi geliyordu. Can’ı buldu. “Can, bu çok düşünceli bir davranış ama hayır. Teşekkür ederim. Paramız var, üstesinden geliriz.”

Can kaşlarını çattı. “Ayşe, neden böyle yapıyorsun? Gurur mu yapıyorsun? Bu zor zamanda sana destek olmak istiyorum sadece.”
“Bu gurur değil Can. Bu benim hayatım. Benim sorumluluklarım. Her şeyi parayla çözemezsin. Ben böyle yetiştirilmedim.”

Tartışmaları kısa sürdü ama Ayşe’nin içinde derin bir yara açtı. Can’ın dünyası, onun dünyasına ne kadar uzak olursa olsun, onun bu ‘iyi niyetli’ yaklaşımları bile Ayşe’yi daha da incitiyordu. Sanki Can, onun zayıf olduğunu, yardıma muhtaç olduğunu düşünüyordu. Oysa Ayşe, bu hayatta kendi ayakları üzerinde durmak için çok savaşmıştı.

Sonraki haftalar, ikisi de dikkatli adımlar atmaya başladılar. Projelerde yine harikalar yaratıyorlardı ama kişisel olarak aralarında görünmez bir gerilim vardı. Firmanın büyük bir konut projesi vardı, ‘Vadi Evleri’. Lüks, modern, şehir manzaralı bir proje. Can, Ayşe’nin pratik ve estetik anlayışıyla projenin ruhunu yakalamasını istiyordu. Ayşe ise, bu kadar pahalı evlerin, İstanbul’un diğer yakasındaki insanların asla ulaşamayacağı bir rüya olmasından rahatsızdı.

Projenin lansmanı yaklaşıyordu. Büyük bir parti düzenlenecekti. Sektörün önde gelen isimleri, potansiyel alıcılar, medya mensupları… Ayşe, bu partinin detayları üzerinde çalışırken, Can ona “Ayşe, anneni ve babanı da davet etmeliyiz. Onlar da senin bu başarını görmeli,” dedi. Ayşe, yutkundu. Babası henüz tam iyileşmemişti. Annesi ise böyle ortamlara alışkın değildi. Onların, bu parıltılı dünyada nasıl hissedeceklerini düşündü. Can’ın ailesi, Ayşe’nin ailesi… Uçurum çok büyüktü.

Lansman gecesi geldi çattı. Ayşe, şık bir elbiseyle partideydi. Elbisesi, aylık maaşının küçük bir bölümüyle alınmış, indirimli bir parçaydı ama üzerinde harika duruyordu. Can, ona yaklaştı. “Ayşe, harika görünüyorsun.”
Ayşe gülümsedi. “Teşekkür ederim.”
Can’ın annesi, zarif ve mesafeli bir kadın, onlara doğru geldi. “Can’ım, Ayşe Hanım. Ne kadar güzel bir gece. Ayşe Hanım, çalışmalarınızdan bahsettiler. Çok başarılıymışsınız.” Can’ın annesinin sesi, Ayşe’ye iltifat etse de, bir çeşit sorgulama içeriyordu. ‘Bu kız kim?’ der gibiydi. Can, annesine Ayşe’nin projelerdeki rolünü coşkuyla anlatmaya başladı. Annesi, Ayşe’ye bakarak hafifçe başını salladı, ardından ekledi: “Ne güzel. Ne kadar şanslısınız ki Can Bey ve Demir Bey sizin yeteneğinizi fark etmişler. Bu sektörde genç yeteneklerin önünü açmak çok önemli.”

Ayşe’nin içinde bir şeyler koptu. Şanslı mı? O, şans değil, tırnaklarıyla kazıyarak gelmişti buraya. Uykusuz geceler, bitmek bilmeyen projeler, cebindeki son kuruşla aldığı otobüs biletleri… Hiçbir zaman şansa inanmamıştı. Başarısı tamamen kendi azminin eseriydi. Ama Can’ın annesi için, bu sadece “kendini ispat etme fırsatı verilen bir genç yetenek” hikayesiydi. Onu kendi oğullarının bir lütfu olarak görüyordu.

Ayşe’nin yüzündeki gülümseme dondu. Gözleriyle Can’ı aradı. Can, annesinin ne söylediğini duymamış gibi, ya da duysa bile önemini anlamamış gibi, başka bir köşedeki bir iş ortağıyla selamlaşıyordu. Can için bu, “normal” bir sohbetin parçasıydı. Ayşe içinse, her şeyin özetiydi.
O an anladı. Can, onu seviyor olabilirdi. Ama onun dünyası, Ayşe’nin dünyasını asla gerçekten anlayamazdı. Onun iyi niyeti, Ayşe’nin içinde biriken tüm haksızlıkları, tüm ön yargıları daha da görünür kılıyordu. Bu şeffaf duvar, Ayşe’nin içinde biriken tüm onurlu direnişle inşa edilmişti.

Lansman partisinden bir hafta sonra, Ayşe istifasını verdi. Can şok olmuştu. “Ayşe, ne yapıyorsun? Neden? Her şey yolunda gitmiyor muydu?”
Ayşe, Can’ın gözlerinin içine baktı. “Can, ben burada kalamam. Burası benim yerim değil. Siz çok iyi insanlarsınız. Çok iyi bir şirketsiniz. Ama ben, kendim olmak için başka bir yola gitmeliyim.”
Can anlamıyordu. “Ne demek istiyorsun Ayşe? Seni anlıyorum, belki o günkü laflar… Ama ben seni seviyorum Ayşe. Birlikte her şeyin üstesinden gelebiliriz.”
Ayşe’nin gözleri doldu. “Ben de seni seviyor olabilirim Can. Ama bizim sevgimiz, o şeffaf duvarı yıkmaya yetmez. Benim başarılarımın ‘şans’ olarak görüldüğü, iyi niyetin bile bana kendimi yetersiz hissettirdiği bir yerde nefes alamam. Ben, benim gibi insanların hayatlarını güzelleştirecek, onların dertlerine çözüm olacak projeler yapmak istiyorum. Lüks villalar değil, yaşanabilir evler, nefes alan mahalleler.”

Ayşe, şirketle ilişiğini kesmek için son evraklarını imzalarken, kalbinde bir burukluk vardı. Ama aynı zamanda, hiç hissetmediği kadar özgür ve kararlıydı. Kendi ofisini açtı, küçük ama samimi bir yer. İlk projesi, annesinin oturduğu mahalledeki riskli binaların dönüşümü için, yerel halkla iş birliği yaparak, sürdürülebilir ve uygun maliyetli bir plan hazırlamaktı. Projeleri büyük değildi ama etkisi büyüktü.

Birkaç ay sonra, Ayşe’nin telefonu çaldı. Bilinmeyen bir numaraydı. “Merhaba Ayşe, ben Can.”
Ayşe’nin kalbi yine çarptı. “Merhaba Can.”
“Nasılsın? İşler nasıl gidiyor?”
“İyiyim Can, her şey yolunda. Sen nasılsın?”
“Ben de iyiyim. Ayşe, ben o günden sonra çok düşündüm. Annemin o laflarını… Senin hissettiklerini… Senin o ‘şeffaf duvar’ dediğin şeyi şimdi daha iyi anlıyorum. Belki de anlamaya yeni başladım.” Sesi hüzünlüydü. “Biliyor musun, biz de Demir Aydoğan olarak, o düşük gelirli konut projenin benzerini araştırmaya başladık. Senden ilham aldık. Belki… Belki bir gün birlikte bir şeyler yapabiliriz, o ‘duvarlara’ rağmen.”

Ayşe gülümsedi. “Belki Can. Belki bir gün. Ama o duvarları yıkmak değil, onları şeffaflaştırmak, iki tarafın da birbirini görmesini sağlamak daha önemli.”

Telefonu kapattıktan sonra, Ayşe penceresinden dışarı baktı. Yaşadığı mahallenin karmaşık dokusunu seyretti. Her biri bir hikaye anlatan binalar, birbirine karışan sokak sesleri. Artık iki yaka arasında değil, kendi yakasında, kendi toprağında, kendi değerleriyle köprüler kuracaktı. Belki de bazen, bir şeyleri yıkmaya çalışmak yerine, kendi dünyanı inşa etmek, en güçlü cevap buydu. Ve o, kendi dünyasının mimarıydı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top