Aile Draması

Sarı Menekşe

9 dakikalık okuma · 1683 kelime

Elif’in elleri titrek değildi, yılların verdiği ustalıkla her bir çiçeği sanki bir çocuk gibi okşayarak yerleştiriyordu buketine. Ama içindeki titreme asla dinmezdi. Onca yıla, onca kışa, onca bahara rağmen, o titrek bekleyiş her zaman oradaydı, kalbinin derinliklerinde, kurumuş bir menzilin sonunda usulca beklerdi. Gözleri, dükkânın camından dışarıya, telaşla akıp giden İstanbul kalabalığına takılı kalmıştı. Her geçen yüzde, her omuzda, her bakışta, o tanıdık silüeti arıyordu. Bulamayacağını bildiği halde arıyordu, bulmaktan korktuğu halde arıyordu.

Burası onun sığınağıydı, şehrin karmaşasından kaçıp kurduğu küçük, huzurlu krallığıydı: “Elif’in Bahçesi”. Her türlü çiçeği bulabilirdiniz burada; narin orkidelerden gururlu güllere, neşeli papatyalardan hüzünlü sümbüllere… Ama Elif’in en sevdiği, en çok özen gösterdiği çiçek sarı menekşelerdi. Küçük, kırılgan ve bir o kadar da dirençli. Tıpkı hayatı gibi. Onları her gördüğünde, kalbinde bir sızı belirirdi. Kırk dört yaşındaydı şimdi, saçlarının arasına yerleşen aklar, alnındaki çizgiler yaşadığı her anın, her vedanın, her umudun birer nişanesiydi.

O öğleden sonra, yine camdan dışarı bakarken, tanıdık bir silüet yavaşça görüş alanına girdi. Yirmili yaşların başında, uzun boylu, omuzları geniş, esmer, dalgalı saçlı bir genç adam. Çekingen ama kararlı bir duruşu vardı. Üzerinde sade bir tişört ve kot pantolon, elinde eskimiş bir deri defterle Elif’in dükkânının karşısındaki küçük kahveciye doğru yürüyordu. Can. Adı gibi, Elif’in canından kopmuş bir parçaydı o. Her gün, hemen hemen aynı saatlerde, Elif’in Bahçesi’nin önünden geçerdi. Bazen içeriye göz ucuyla bakar, bazen bir buket çiçeğe takılı kalır, bazen de doğrudan kahveciye yürürdü. Elif, onu ilk gördüğü günden beri biliyordu. Gözlerinin renginden, kaşlarının kavisine, hatta yürüyüşündeki o hafif sallanmaya kadar her şey o kadar tanıdıktı ki… Kalbi, göğüs kafesine sığmayacak gibi çarpar, nefesi boğazına düğümlenirdi. Sanki yirmi beş yıldır içtiği o zehir, damarlarında yeniden canlanırdı.

Yirmi beş yıl önceydi. Elif, on dokuz yaşında, annesini ve babasını kaybetmiş, kimsesiz bir üniversite öğrencisiydi. Bir yandan okuyor, bir yandan da yarı zamanlı işlerde çalışarak hayata tutunmaya çalışıyordu. Aşk, umut, gelecek hayalleri… Hepsi bir anda başına gelen felaketle altüst olmuştu. Sevgilisi, karnındaki bebeğini öğrendiğinde ortadan kaybolmuştu. Tek başına kalmıştı. Yurdunda, küçük bir odada, kimseye derdini anlatamadan, çaresizlik içinde kıvranıyordu. Doğan bebek, küçük bir erkek çocuktu. Ela gözleri, minicik elleriyle Elif’e bakarken, sanki “beni bırakma” der gibiydi. Ama Elif’in gücü yoktu. Onu büyütebilecek ne parası, ne ailesi, ne de bir yuvası vardı. O minicik bedenin aç kalmasına, sefalet içinde büyümesine dayanamazdı. O gece, hastanenin loş koridorunda, hayatının en zor kararını vermişti. Bir kâğıda imza atarken, kalbinin paramparça olduğunu hissetmişti. Çocuğunu, daha iyi bir hayat verebilecek, sevgi dolu bir aileye emanet etmişti. Adını bile duymaya cesaret edememişti. Sadece bir kez, o minik eli avucunda hissetmişti. Parmağını sıkıca kavrayan o minik elin sıcaklığını ömrü boyunca unutamamıştı. Ve o elin üzerinde, sol başparmağının altında minik, kahverengi bir ben. Yalnızca bir kez gördüğü o beni, zihnine kazımıştı.

Can’ın her geçişi, Elif için bir sınavdı. Onunla konuşmak istiyor, sarılmak istiyor, “Ben senin annenim!” diye bağırmak istiyordu. Ama ya o ne derdi? Ya reddederse? Ya kendi kurduğu düzeni, hayatı bozulursa? Belki de mutlu bir hayatı vardı. Belki de bu sırrın ortaya çıkması, herkese zarar verirdi. Bu düşüncelerle her gece uykuya dalıyor, her sabah uyanıyordu.

Bir gün, Can, dükkânın önünde durdu. Elif’in kalbi yine gümbür gümbür atmaya başladı. Can, vitrindeki sarı menekşelere bakıyordu. Yüzünde hüzünlü, düşündürücü bir ifade vardı. Elif cesaretini topladı, “Beğendiniz mi?” diye sordu, sesi beklediğinden daha sakindi.
Can, irkildi, sonra gülümsedi. “Çok güzeller. Annem de menekşeleri sever.”
“Anneniz?” Elif’in sesi çatallaştı.
“Evet. Özellikle sarı olanları. Benim için özel bir anlamı var.” Can vitrine doğru bir adım daha attı. “Çocukken, bir rüya görürdüm sürekli. Minicik bir el, avucumu sıkıyor ve etrafımız sarı menekşelerle dolu… Tuhaf değil mi?”
Elif, nefes bile almadan dinliyordu. Bu bir işaret miydi? Onunla ilgili bir anı mıydı bu rüya? O minik el ve sarı menekşeler… Elif’in kalbi sıkıştı. “Hiç de tuhaf değil,” dedi usulca. “Çiçeklerin dili vardır, rüyaların da öyle.”
Can gülümsedi. “Sanırım haklısınız. Ne kadardır bu dükkânı işletiyorsunuz?”
“Yirmi beş yıldır,” dedi Elif, yutkunarak. “Neredeyse o kadar.”
“Vay canına,” dedi Can. “Ben de yakındaki mimarlık ofisinde staj yapıyorum. Öğrenciyim hala.”
“Mimar, öyle mi? Ne güzel.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Can, “Neyse, ben kaçtım. Afiyet olsun.” deyip kahveciye doğru yürüdü.
Elif, dükkânının kapısını kapattı. Gözleri doluydu. Can’ın rüyası… O minik el… Sararıp solan bir fotoğraf gibi, anılar zihninde canlandı. O gün, kararını verdi. Artık saklanmayacaktı. Oğlu, onun önünden geçip giderken, ona dokunamamak, ona “oğlum” diyememek… Bu acı, onu içten içe kemiriyordu.

Bir hafta sonra, Elif, cesaretini toplayıp kahveciye gitti. Can, köşede, defterine bir şeyler çizerken kahvesini yudumluyordu. Elif, Can’ın masasına doğru yürüdü. “Merhaba,” dedi, sesi titriyordu.
Can, başını kaldırdı. “Aa, Elif Hanım. Merhaba.”
“Size bir teklifim olacaktı,” dedi Elif, elindeki kartı uzatarak. “Bir etkinlik için dükkânımı baştan tasarlamayı düşünüyorum. Sizin çizimlerinizi çok beğeniyorum. Yardımcı olmak ister misiniz?” Yalan değildi, Can’ın defterine rastgele çizdiği eskizleri kahvecide gördüğü birkaç kez dikkatini çekmişti. O da bir nevi sanatçıydı.
Can şaşırdı. “Ben mi? Emin misiniz?”
“Eminim. Yarın öğleden sonra dükkâna gelirseniz, detayları konuşabiliriz. Tabii ki ücretini öderim.”
Can, bir an tereddüt etti, sonra gülümsedi. “Memnuniyetle. Yarın öğleden sonra oradayım.”

Ertesi gün, dükkânın kapısından Can girdiğinde, Elif’in kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. İçeriye adım attığında, dükkânın sıcaklığı, çiçeklerin kokusu ve Elif’in bakışlarındaki o tanıdık hüzün Can’ı sardı. “Hoş geldiniz,” dedi Elif.
Beraber dükkânın planını, hangi köşeye neyin yerleştirileceğini, çiçeklerin nasıl sergileneceğini konuştular. Can, oldukça yaratıcı ve hevesliydi. Elif, onun her hareketini, her jestini inceliyor, yirmi beş yıl önceki o küçük bebeğin izlerini arıyordu. Bir ara, Can, elindeki kalem yere düştüğünde, onu almak için eğildi. O an, Elif’in gözleri, sol başparmağının altına kaydı. Oradaydı. Minik, kahverengi bir ben. Yıllar önce bir kez gördüğü, asla unutmadığı o iz. Elif’in gözleri doldu.
“İyi misiniz Elif Hanım?” diye sordu Can, doğrulurken.
Elif, yutkundu. “İyiyim. Sadece… biraz duygulandım.”
Can merakla baktı. “Neden?”
Elif, derin bir nefes aldı. Zamanı gelmişti. “Can,” dedi, sesi titriyordu. “Size bir hikaye anlatmak istiyorum. Yirmi beş yıl önce, çok genç, çok yalnız bir kız vardı. Kimsesizdi, parası pulu yoktu. Ama kalbinde kocaman bir sevgi vardı. Ve bir gün, bir mucize oldu, karnında bir can taşımaya başladı. Ama onu büyütecek gücü yoktu. Sevgilisi onu terk etmişti. Herkes sırtını dönmüştü.”
Can, dikkatle dinliyordu. Çizdiği eskizi bırakmış, Elif’e odaklanmıştı.
“Çok zor bir karardı bu,” diye devam etti Elif, gözleri dolarak. “O minicik bebeği, ona daha iyi bir hayat verebilecek bir aileye emanet etti. Tek istediği, onun mutlu olmasıydı. O gece, sadece bir kez kucaklayabildi onu. Parmağındaki o minik beni, minicik elinin sıcaklığını hiç unutmadı. Her gece, rüyasında o minik elin kendi avucunu sıktığını görürdü. Ve her yer sarı menekşelerle doluydu…”
Can’ın yüzündeki ifade değişmişti. Şaşkınlık, anlamama, sonra yavaş yavaş bir idrak etme… “Siz… siz nasıl biliyorsunuz benim rüyamı?” diye sordu, sesi kısıktı. Elif’in anlattığı hikayenin, kendi hayatının en gizli parçasına dokunduğunu hissetmişti.
Elif, masanın üzerindeki küçük, eskimiş bir kutuyu açtı. İçinden minicik, örgü bir bebek patiği çıkardı. Sararmış, küçücük bir patiği… “Bu,” dedi, gözlerinden yaşlar boşanırken, “senin ilk patiğin. Ben örmüştüm. Ve o gece, hastanede, sana bırakmıştım.”
Can, patiğe baktı, sonra Elif’in yüzüne. Patik, o kadar küçüktü ki, Can’ın avucunda kaybolabilirdi. Şok olmuştu. Yıllardır süregelen o boşluk, o anlamsız arayış, bu küçük patiğin varlığıyla bir anda anlam kazanmıştı. Elif’in gözleri, onun gözleriyle buluştu. Ela rengi, hüzünlü ve tanıdık.
“Ben senin… ben senin annenim Can.” Elif’in sesi, fısıltıdan ibaretti.

Can, patikleri eline aldı. Parmağındaki ben’e baktı, sonra tekrar patiğe, sonra Elif’e. Yıllardır zihninin bir köşesinde duran o soru, o boşluk, o anlamsız arayış bir anda ete kemiğe bürünmüştü. Hayatı boyunca aradığı cevap, karşısındaydı. Ama bu cevap, beklediği gibi rahatlatıcı değildi. Sarsıcıydı, yıkıcıydı ve aynı zamanda bir o kadar da… tanıdıktı.
Gözlerinde öfke mi vardı, şaşkınlık mı, yoksa başka bir şey mi? Elif bilemedi. Sadece baktı, oğlunun yüzündeki karmaşık duygulara.
Can’ın yutkunduğunu gördü. “Siz… siz beni neden bıraktınız?” Sesi acı doluydu, suçlayıcı değil, sadece kırılmış bir tınıyla.
Elif, gözyaşları içinde başını iki yana salladı. “Seni terk etmedim Can. Seni kurtardım. Sana bir hayat verdim. Benimle, o yoklukta, o kimsesizlikte, mutsuz olacaktın. Ben o zaman çok gençtim, çok korkaktım. Ama tek istediğim senin iyi olmandı. Tek istediğim…” Elif hıçkırdı. “…senin mutlu bir hayatın olmasıydı.”
Can, gözlerini kaçırdı. Aklında annesi Leyla, babası Demir belirdi. Onlar ona sevgi dolu bir yuva vermişlerdi. Açıkça söylemişlerdi, evlat edinilmiş bir çocuk olduğunu. Ama biyolojik annesi hep bir gizem perdesinin arkasındaydı. Şimdi, bu perde kalkmış, yerine Elif’in hüzünlü yüzü gelmişti.
Sessizlik, dükkânın içinde yankılandı. Dışarıdan gelen şehir gürültüsü, çiçek kokuları, hepsi bu anın ağırlığı altında eziliyordu.
Can, en sonunda patikleri usulca masaya bıraktı. Elif’e doğru bir adım attı. Yüzünde hala şaşkınlık vardı ama öfke azalmıştı. “Ben… Ben bunu sindirmeliyim,” dedi, sesi kısık ve yorgun. “Bu çok fazla. Benim bir ailem var, annem, babam var. Onlar bana her şeyi verdi.”
“Biliyorum,” dedi Elif, başını eğerek. “Ve onlara minnettarım. Benim senden isteğim, beni affetmen değil. Sadece… varlığımı bil. Ve benim seni hep sevdiğimi.”
Can, bir süre daha Elif’e baktı. Gözlerinde derin bir acı vardı, ama aynı zamanda bir tür hafifleme, yıllarca taşınan bir yükün az da olsa omuzlarından kalktığı bir ifade. “Ben gitmeliyim,” dedi. “Düşünmem gerek.”
Elif, başını salladı. “Kapım sana her zaman açık Can. Tıpkı kalbim gibi.”
Can, dükkândan çıktı. Arkasında, Elif, hıçkırıklarını tutarak kollarını masaya dayadı. Yirmi beş yıldır beklediği an gelmişti. Acı doluydu, zorluydu, ama aynı zamanda bir aydınlanmaydı. Oğlu gitmişti, ama artık o oğlu onun varlığını biliyordu.
Birkaç gün sonra, dükkânın kapısı tekrar açıldı. Elif, bu kez kapıda Can’ı değil, elinde küçük bir saksıyla duran Can’ı gördü. Can’ın yüzünde, önceki günkü karmaşık ifadelerden eser yoktu. Sakin, biraz yorgun ama kararlı bir bakışla Elif’e gülümsedi.
“Merhaba Elif Hanım,” dedi, sesi daha rahattı. “Bu benim için. Toprak kokusuna iyi gelir dediler.”
Elif, Can’ın elindeki saksıya baktı. İçinde, capcanlı, bahar kokan, küçük, sarı bir menekşe duruyordu.
Elif’in gözleri doldu. Can’a baktı. Bu kez, gözlerinde ne öfke ne de suçlama vardı. Sadece bir anlayış, bir başlangıç ve kırılgan bir umut.
“Teşekkür ederim Can,” dedi Elif, sesi titreyerek. “Çok güzel.”
Can, başını salladı. “Belki… belki daha sonra oturup konuşabiliriz. Her şeyi en baştan.”
Elif’in yüzünde, uzun zaman sonra gerçek bir gülümseme belirdi. “Elbette Can. Ne zaman istersen.”
Sarı menekşe, dükkânın en görünür yerine kondu. Elif, onu her gördüğünde, kalbindeki titremenin yerini, yeni filizlenen bir umudun sıcaklığının aldığını hissetti. Kayıp bir parça bulunmuştu. Yaralar derindi, ama en azından şimdi, iyileşmek için bir şans vardı. Belki de bu, yeni bir baharın başlangıcıydı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top