Aşk Draması
Sardunya Kokusu
Ayaz, buzdolabından aldığı soğuk suyu tek dikişte bitirdi. Gece yarısını çoktan geçmişti ve odasında yankılanan tek ses, bilgisayarının hışırtısıydı. Geniş salonunun pencereleri, İstanbul’un bitmek bilmez ışıklarını cömertçe içeri alıyor, ama Ayaz’ın içindeki karanlığı dağıtmaya yetmiyordu. Yıllardır bu böyleydi. Başarı, her zaman peşinden koştuğu o parlak fener, onu eninde sonunda bu boşluğa getirmişti. Onu tanımayanlar için yirmili yaşlarının sonunda kendi mimarlık ofisini kurmuş, otuzlarının ortasında ise sektörün en aranan isimlerinden biri olmuştu. Ama Ayaz biliyordu; bu boşluk, yedi yıl önce Ege’nin bir sahil kasabasında bıraktığı o kadının adıyla mühürlenmişti. Elif.
Masasının üzerindeki proje çizimlerine göz attı. Kuşadası’nda, tarihi bir taş konağın restore edilerek butik otele dönüştürülmesi işi. Büyük bir projeydi, firmasının prestijine prestij katacaktı. Ancak işin detaylarına indikçe, Ayaz’ın içini kemiren bir his beliriyordu. Projenin peyzaj düzenlemesi kısmı için yerel bir firmayla ortaklık yapmaları gerekiyordu. Küçük ama oldukça iyi işler çıkaran, bölgeye hakim bir firma. “Gelincik Peyzaj Mimarisi.” İsmi bile içini titretiyordu. Gelincikler… Elif’in en sevdiği çiçeklerdi. Çocukluklarında, Ege’nin yamaçlarında koşarken topladıkları ilk gelincik demetini hatırladı. Parmakları uyuşmuş, nefesi kesilmişti.
Sabah, ofisine adım attığında, ortağı Cem’in neşeli sesi karşıladı onu. “Günaydın Ayaz! Kuşadası projesi onaylandı, harika bir haber! Yerel ortak firmayla ilk toplantıyı yarın için ayarladım. Online olacak.”
Ayaz zoraki gülümsedi. “Harika. İsmi neydi o firmanın?”
“Gelincik Peyzaj Mimarisi. Küçük ama iddialı bir firmaymış, araştırmalarım öyle gösterdi. Yaratıcı ve bölgenin dokusuna saygılı işler çıkarıyorlar.” Cem, Ayaz’ın masasına doğru yürüdü. “Hem, o bölgeden değil miydin sen de? Belki tanıdık birileri çıkar.”
Ayaz’ın boğazı düğümlendi. “Evet, oralardanım.” Başka da bir şey söylemedi. İçinde tarifsiz bir sıkıntı vardı. Belki de sadece bir tesadüftü. Türkiye’de Gelincik ismini kullanan onlarca firma olabilirdi. Ama içinde garip bir his, bir kehanet fısıldıyordu.
Ertesi gün, online toplantının saati geldiğinde Ayaz, gergin bir şekilde koltuğuna oturdu. Cem’in yanındaki koltukta oturması biraz olsun rahatlatıyordu onu. Ekran açıldı. Görüntüye ilk düşen, Ayaz’ın hiç tanımadığı, orta yaşlı bir adamdı. Sonra… sonra kamera hafifçe sağa kaydı ve Ayaz’ın nefesi kesildi.
Elif.
Yıllar onu olgunlaştırmış, çizgilerine biraz daha derinlik katmıştı. Saçlarını omuz hizasında kestirmişti, hala aynı canlı kahverengiydi. Gözleri… o yemyeşil gözler hala aynı ışıkla parlıyordu. Yüzünde profesyonel bir ifade vardı, içinde bir parça soğukluk. Ayaz’ı görmemişti, ya da görmezden gelmeyi tercih ediyordu. İçinde hem bir fırtına hem de derin bir sükûnet vardı. Yıllarca aradığı, rüyalarında kovaladığı kadındı şimdi karşısında. Ama artık bambaşka bir Elif’ti bu.
Toplantı boyunca Ayaz’ın konuşmaya mecali kalmadı. Elif, kendinden emin bir şekilde projenin peyzaj kısmıyla ilgili sunumunu yaptı. Ses tonu değişmişti, daha tok, daha profesyoneldi. Sanki Ayaz orada yokmuş gibi, tüm odak noktasını işine vermişti. Arada bir gözleri Ayaz’ın oturduğu yöne kaysa da, sanki bakışları Ayaz’ın üzerini sıyırıp geçiyordu. Bu kayıtsızlık, Ayaz’ın kalbine bir hançer gibi saplandı. Gençlik yıllarının o tutkulu aşkı, şimdi profesyonel bir yabancılıkla karşı karşıyaydı.
Toplantı bittikten sonra Cem, “Elif Hanım, ne kadar profesyonel ve bilgiliydi değil mi?” dedi gülümseyerek. “Harika bir başlangıç oldu.”
Ayaz sadece başını sallamakla yetindi. “Kuşadası’na ne zaman gideceğiz?” diye sordu. “Projeyi yerinde görmemiz şart.”
Cem şaşkınlıkla Ayaz’a baktı. “Normalde bu aşamada online devam ederdik ama eğer sen gitmek istersen tabii ki. Elif Hanım’ın da orada olması gerek. O zaman haftaya Salı için ayarlayayım.”
Ayaz, “Ayarlar mısın?” dedi. “Acilen o topraklara basmam gerekiyor.”
Kuşadası. Ayaz’ın üniversite için İstanbul’a gittiği güne kadar yaşadığı, her köşesinde Elif’le bir anısı olan yer. Küçük taş evler, begonvillerle süslü sokaklar, denizin tuzlu kokusu… Ve sardunyalar. Elif’in babaannesinin bahçesi, her yaz rengarenk sardunyalarla bezenirdi. Ayaz o kokuyu, o renkleri asla unutmamıştı.
Haftaya Salı geldiğinde Ayaz, Kuşadası’na giden otobüste cama yaslanmış, düşüncelere dalmıştı. Yedi yıl önce, mimarlık bursuyla yurt dışına gitme fırsatı yakalamıştı. Büyük bir fırsattı, kariyerinin dönüm noktası olacaktı. Elif’e “Döner dönmez evleneceğiz,” diye söz vermişti. Elif ise o zamanlar daha çekingendi. “Gitme,” dememiş, ama gözleri hüzünle dolmuştu. Ayaz gitmişti. Giderken, kalbinin bir parçasını da orada bıraktığını bilmiyordu. Yurt dışı macerası uzamış, mesafeler ve yeni hayatın cazibesi, Elif’le arasına görünmez bir duvar örmüştü. Telefonlar seyrekleşmiş, mesajlar soğumuştu. Sonunda, Ayaz’dan gelen utangaç bir e-posta ile bitmişti her şey. “Bu ilişki yürümüyor, ikimiz için de en iyisi bu,” yazmıştı. Ne kadar aptal, ne kadar bencil olduğunu şimdi daha iyi anlıyordu.
Şimdi ise, aynı topraklarda, Elif’le yüzleşecekti. Ne diyecekti? Nasıl bakacaktı o yemyeşil gözlere?
Proje alanı, kasabanın biraz dışında, denize nazır, eski bir Rum konağıydı. Etrafı zeytin ağaçlarıyla çevriliydi. Ayaz arabadan indiğinde, derin bir nefes aldı. Buram buram deniz ve zeytin ağacı kokuyordu her yer. Ve hafiften, sanki çok uzaktan gelen bir sardunya kokusu…
Elif oradaydı. Mavi bir gömlek ve keten pantolon giymişti. Saçlarını tepeden toplamış, güneş gözlüğünü saçına takmıştı. Yanında, geçen seferki online toplantıdaki orta yaşlı adam vardı. Adı Ferit’miş, Elif’in ortağı ve aynı zamanda dayısıydı.
“Ayaz Bey, hoş geldiniz,” dedi Ferit Bey, sıcak bir gülümsemeyle.
Ayaz, Ferit Bey’in elini sıkarken göz ucuyla Elif’e baktı. Elif, “Hoş geldiniz,” demekle yetindi, gözleri Ayaz’ınkilerle kısa bir an buluştu, sonra hemen projeye odaklandı. “İsterseniz konağı ve bahçeyi gezelim, detayları yerinde konuşuruz.”
Konak, Ayaz’ın hatırladığı o eski, ama bir o kadar da romantik yapıdan farksızdı. Her köşesinde geçmişin izleri vardı. Bahçede gezerken Elif, profesyonel bir rehber gibi konağın tarihinden, toprağın yapısından, bölgeye uygun bitki seçimlerinden bahsediyordu. Ayaz ise onun her kelimesini dinliyor, ama gözleriyle Elif’i takip ediyordu. Parmaklarının ucundaki küçük bir çamur lekesi, rüzgarda uçuşan birkaç tel saçı, güneşin altında parlayan teni… Her şey Ayaz’ın zihnine kazınıyordu.
Bir ara, Elif bir zeytin ağacının gölgesinde durdu. “Bu ağaç, konağın en eski sakinlerinden. Belki de beş yüz yıllık. Onun etrafına küçük bir oturma alanı düşündüm. Misafirler, altında dinlenirken tarihin nefesini hissedebilirler.”
Ayaz, ağaca baktı. Konuşma sırası ona geldiğinde, kendini tutamadı. “Burası…” diye başladı, sesi hafifçe çatallı çıktı. “Burası sanki hiç değişmemiş.”
Elif, gözlerini zeytin ağacından Ayaz’a çevirdi. İlk kez gerçekten, tüm benliğiyle bakmıştı. Gözlerinde ne bir öfke, ne de bir özlem vardı. Sadece soğuk bir anlayış. “Bazı şeyler değişmez, Ayaz. Sadece zamanla yer değiştirir. Ya da kabuk bağlar.”
Ayaz’ın boğazına bir yumruk oturdu. Bu cümle, bir tokat gibi çarpmıştı yüzüne. Gözlerini kaçırdı. O anda Cem, “Ayaz, istersen iç mekânı da bir daha gezelim,” diyerek gerilimi dağıttı.
Öğle yemeğinde, kasabanın şirin bir lokantasında buluştular. Elif ve Ferit Bey, Ayaz ve Cem. Sohbete Ferit Bey ve Cem hâkimdi. Elif, sadece gerektiğinde konuşuyor, Ayaz’ın bakışlarını yakaladığında hemen başka yöne çeviriyordu. Ayaz’ın iştahı kaçmıştı. Elif’in karşısında otururken yedi yıl önceki o genç adamın ne kadar cahil, ne kadar bencil olduğunu düşünüyordu.
Akşamüstü, Ayaz ve Cem geri döneceklerdi. Konağın bahçesinde son kez bir araya geldiler.
“Elif,” diye başladı Ayaz, diğerlerinden biraz uzakta dururken. Sesi kısık çıkmıştı. “Seninle konuşmak istiyorum. Beş dakika.”
Elif duraksadı. Yüzünde kararsız bir ifade vardı. Sonra gözlerini Ayaz’a dikti. “Ne konuşacağız Ayaz? Projeyle ilgili mi?”
“Hayır. Bizimle ilgili.”
Elif’in yüzünde ince bir acı belirdi, ama hemen kayboldu. “Konuşacak bir şeyimiz kalmadı Ayaz. Yedi yıl önce her şeyi bitiren sendin.”
“Biliyorum,” dedi Ayaz, çaresizce. “Ve hayatımın en büyük hatasıydı. Aptallıktı, gençlikti, hırstı… Ne dersen de. Ama pişmanım, Elif. Çok pişmanım.”
Elif derin bir nefes aldı. “Pişmanlığın bana ne faydası var, Ayaz? Benim o yıllarım, o hayallerim, o umutlarım… Senin pişmanlığın onları geri getirebilir mi?”
Ayaz başını salladı. “Hayır. Ama en azından bir özür borcum var sana. Yüz yüze, gözlerinin içine bakarak. Seni ne kadar kırdığımı, ne kadar yaraladığımı o zamanlar anlayamamıştım. Kariyer, başarı… Her şeyin üstündeydi sanki. Ama şimdi, bu boşluğun içinde… Her şey anlamsız geliyor.”
Elif’in gözleri doldu, ama yaşlarını tuttu. “Senin o zamanlar beni bırakıp gitmen, benim için bir dönüm noktası oldu Ayaz. Kendimi kaybolmuş hissettim, sanki bir hiçtim. Ama sonra… Sonra toparlandım. Buraya geri döndüm, hayallerimi toprağa ektim. Ferit dayımla bu işi kurduk. Ben kendi ayaklarımın üzerinde durmayı öğrendim. Ve anladım ki, değerimi başkalarının beni sevmesiyle değil, kendimi sevmekle ölçmeliyim.”
Ayaz, Elif’in ne kadar güçlendiğini, ne kadar değiştiğini hayranlıkla izledi. Eskiden o, Elif’in kahramanı olmak isterdi. Şimdi ise Elif, kendi kahramanı olmuştu.
“Elif,” dedi Ayaz, titrek bir sesle. “Bir şans daha…”
Elif, Ayaz’ın sözünü kesti. “İkinci bir şans mı? Neye? Geçmişe mi? Zamanı geri sarmaya mı? Ayaz, biz o köprüleri yedi yıl önce yaktık. Ben o küllerden yeni bir hayat inşa ettim. Ve o hayatta, senin bıraktığın boşluk doldu.”
Ayaz’ın kalbi buz kesti. “Doldu derken…”
Elif, parmağındaki ince alyansı gösterdi. Daha önce hiç fark etmemişti. “Üç yıldır evliyim, Ayaz. Adı Can. Çok iyi bir adam. Ve ben çok mutluyum.”
Ayaz’ın dünyası başına yıkılmıştı. Yıllardır zihninde kurduğu senaryolar, umut kırıntıları, hepsi bir anda yok olmuştu. Boğazı kurumuştu, konuşamıyordu. Sadece Elif’in yüzüne bakıyordu, gözlerinde hem hüzün hem de hayranlık vardı.
Elif, daha yumuşak bir sesle devam etti. “Ama sana teşekkür ederim, Ayaz. Bu itirafın için. Bu pişmanlığın için. Biliyorum, senin için kolay değil. Ve evet, ben seni affettim. Çoktan affettim. Çünkü affetmeden, kendi yoluma devam edemezdim.”
Ayaz başını eğdi. Gözlerinden sıcak bir yaş süzüldü. Bu, mutluluk değil, bir kabulleniş gözyaşıydı. Yedi yıl önce kaçıp gittiği gerçekler, şimdi onu yakalamış, en acı haliyle yüzüne çarpmıştı. Elif gitmişti, o genç kadın gitmişti. Ama yerine, çok daha güçlü, çok daha bilge bir kadın gelmişti. Ve o kadın, artık Ayaz’ın değildi.
“Gitmem gerekiyor,” dedi Ayaz, sesi zorlukla çıktı.
Elif başını salladı. “Yine de… Umarım hayatında aradığın huzuru bulursun, Ayaz. Gerçekten.”
Ayaz, Elif’in bu sözlerinde içten bir samimiyet olduğunu hissetti. Bu, bir veda değil, bir tür barışmaydı. Kendisiyle, geçmişiyle ve Elif’le. Belki de ikinci şans, her zaman kaybettiğini geri almak anlamına gelmiyordu. Bazen, ikinci şans, kaybedilenin yerini yeni bir şeyin almasına izin vermek, geçmişi affetmek ve yoluna devam etmek demekti.
O gece İstanbul’a dönerken Ayaz’ın içinde garip bir his vardı. Boşluk hala oradaydı, ama artık acıtmıyordu. Elif’i kaybetmişti, ama kendisini bulmuştu. Belki de gerçek bir ikinci şans, kendini affetmekle başlıyordu. Ve o zaman, hayatın sardunya kokulu yeni kapıları aralanabilirdi. Ayaz, cebinden telefonunu çıkardı ve ilk defa uzun zaman sonra, birine mesaj yazdı: “Akşam yemeğine çıkmak ister misin?” Cevabı gelirse, belki de yeni bir başlangıç, yeni bir hikaye yazılacaktı. Bu kez, daha az hırs, daha çok kalp ile.
