Kişisel Dram

Saklı Kalan Yankı

9 dakikalık okuma · 1768 kelime

Kapı zili çaldığında, Elif’in kusursuz hayatının dışına atılan o ilk taşın yuvarlandığını henüz bilmiyordu. Cumartesi öğleden sonrasıydı. Can, oturma odasında elinde bir kitap, huzur içinde uyukluyordu. Elif, mutfakta özenle hazırladığı meyveli tartın fırından yükselen kokusunu içine çekerken, hayatının bu denli dingin ve düzenli akışına her zaman şükrederdi. Kırklarına merdiven dayamış, İstanbul’un en gözde mimarlık ofislerinden birinde ortak olmuş, başarılı bir kadındı. Can’la evlilikleri on beş yıldır aynı tutku ve anlayışla devam ediyordu. Çocukları olmamıştı belki ama bu eksikliği birbirlerine duydukları derin sevgiyle kapatmışlardı. Elif’in hayatında düzensizliğe, sürprize, hele ki geçmişe dair herhangi bir gölgeye yer yoktu. Kendini böyle inandırmıştı.

Kapı zilinin ısrarla çalmasıyla irkildi. Can mırıldanarak yerinden doğrulurken Elif, telaşla ellerini önlüğüne sildi. Kim olabilirdi ki? Randevuları yoktu. Apartman görevlisi mi? Hayır, o genellikle arardı. İçinde garip bir his büyüyordu. Kapıyı açtığında karşısında gördüğü siluetle nefesi boğazında düğümlendi. Yirmi yıl öncesinden fırlayıp gelmiş, biraz kırışmış, biraz yorgun ama o tanıdık muzip gülüşüyle Deniz.

Deniz. O isim Elif’in zihninde adeta bir alarm zili gibi çaldı. En son ne zaman görmüştü? Üniversiteden mezun oldukları o son partide mi? Yoksa hayatı boyunca unutmaya çalıştığı o lanetli geceden sonra mıydı? Yıllardır bir daha asla karşılaşmamak için dua ettiği, hayatından tamamen söküp attığını düşündüğü bir hayalet gibi dikiliyordu karşısında.

“Elif? Beni unuttun mu yoksa?” Deniz’in sesi, Elif’in gençliğine dair her şeyi hatırlatan o boğuk, biraz hoyrat tınıyı taşıyordu. O ses, Elif’in tüm savunma mekanizmalarını altüst etmişti.

“Deniz?” Fısıltısı bile zor duyuluyordu. “Sen… Ne işin var burada?”

Deniz omuz silkti. “Biraz işim düştü bu taraflara, eski dostumu görmeden geçmek ayıp olurdu değil mi?” Gözlerini Elif’in arkasındaki salona, sonra Can’a kaydırdı. Can, merakla ayağa kalkmış, gelene bakıyordu.

“Buyurun… Kimsiniz?” Can’ın sorusu Elif’i kendine getirdi. Boğazını temizledi. “Can, bu Deniz. Üniversiteden arkadaşım.” Sesi gereğinden fazla soğuk çıkmıştı. Deniz, Elif’in bu gerginliğini görmezden gelerek Can’a elini uzattı. “Memnun oldum Can. Ben Deniz. Elif’le birlikte o çılgın gençlik yıllarını yaşamıştık.”

Can, Deniz’le kısa bir sohbet ederken Elif buz kesmişti. Deniz’in gelişi bir tesadüf olamazdı. O çılgın gençlik yıllarının içinde öyle bir an vardı ki, Elif o anı kalbinin en derin köşesine mühürlemiş, üzerine kocaman bir kilit vurmuştu. Yirmi yıldır tek bir anahtar dahi değmemişti o kilide. Şimdi Deniz, elinde o anahtarla gelmişti.

Deniz içeri davet edildi, kahve içildi, sohbet edildi. Ancak Elif için her dakika bir saat gibi uzuyordu. Deniz, Can’ın yanında eski güzel günlerden, okul anılarından bahsediyordu. Elif, Can’ın bilmediği, asla bilemeyeceği anıların yüzeye çıkmasından korkuyordu. Deniz’in gözleri zaman zaman Elif’in gözleriyle buluşuyor, içinde gizli bir mesaj taşıyan o bakışlar Elif’in içini ürpertiyordu.

Deniz, Can’ın yanından ayrılırken Elif’e kısaca “Yarın öğle yemeği için bir araya gelebilir miyiz? Seninle konuşmak istediğim birkaç şey var,” dedi. Sesi o kadar sakindi ki, Can hiçbir şeyden şüphelenmedi. Elif’in “tabii” diye mırıldanışı ise istem dışı bir boyun eğiş gibiydi.

Ertesi gün, Elif’in içindeki huzursuzluk katlanarak artmıştı. Ofise gitmedi, Can’a başının ağrıdığını söyleyerek evde kaldı. Öğle yemeği için buluşacakları o cafe’ye yürürken, yirmi yıl önceki Elif’in adımlarını attığını hissediyordu. O genç, umutsuz ve korkmuş Elif.

Deniz, her zamanki vurdumduymaz tavrıyla masaya oturdu. Siparişleri verdikten sonra, Elif daha fazla dayanamadı. “Ne istiyorsun Deniz? Neden geldin?”

Deniz gülümsedi. “Sakin ol Elif. Sadece biraz konuşmak istedim. Eski dostlar olarak…”

“Eski dostlar mı?” Elif’in sesi titredi. “Bizim dostluğumuz o geceden sonra bitti Deniz. O geceden sonra her şey bitti.”

Deniz’in yüzündeki gülümseme soldu. “O gece mi? Hımm. Doğru, o gece… Ne çok şeyi değiştirdi değil mi?” Gözlerini Elif’in gözlerine dikti. “Ama her şey bitmedi Elif. O gecenin yankıları hala devam ediyor.”

Elif’in midesine bir yumruk yediğini hissetti. “Ne demek istiyorsun?”

“Cem. Hatırlıyor musun Cem’i?”

O isimle birlikte Elif’in zihnine binlerce parçaya ayrılmış anılar üşüştü. Hızla atan kalbi, bulanık görüntüler, siren sesleri, karanlık bir yol…

Yirmi yıl önce, üniversitedeki bir parti dönüşüydü. Deniz’in doğum günü kutlamaları. Aşırı alkol almışlardı. Arabayı Deniz kullanıyordu. Elif de yanındaydı. Yollar boştu, karanlıktı. Bir anda önlerine bir karartı çıktı. Bir çarpma sesi. Sonra arabanın camında patlayan kan kırmızı bir leke. Deniz’in panik içinde gaza basması. Elif’in çığlıkları. Sonra ikisinin de aldığı o korkunç karar: Kaçmak. Olay yerini terk etmek. Kimseye hiçbir şey söylememek. O kararın ağırlığı, yirmi yıldır Elif’in ruhunu kemiren bir zehir gibiydi.

“Cem yaşıyor Elif,” dedi Deniz, Elif’in beynindeki o acımasız sessizliği bozarak. “Ama hayatı tamamen değişmiş. Felçli kalmış. Ve ailesi… Ailesi yirmi yıldır o geceki sürücüyü arıyor. Şimdi her zamankinden daha yakınlar.”

Elif’in başı döndü. “Nasıl? Nereden biliyorsun bunları?”

“Bir avukat bana ulaştı. Kimliğini saklayarak. Dedi ki, Cem’in ailesi bir görgü tanığına ulaşmış. Tanığın o gece gördüğü arabanın rengi, modeli ve hatta üzerindeki bir çizik tarifi… Tıpatıp bizim araba. Üstelik bir de plakayı hatırlayan bir başka tanık daha varmış. Küçük bir kısmı ama… Avukat, benim kimliğimi deşifre etmedi ama olayı anlattı. Neredeyse kesin eminim ki, peşimizdeler Elif.”

Elif dehşet içinde Deniz’e baktı. “Ne yapacağız?”

Deniz derin bir nefes aldı. “İşte bu yüzden buradayım. Bu işi kapatmamız gerekiyor. Avukat, Cem’in ailesinin yüklü bir tazminat karşılığında sessiz kalabileceğini ima etti.”

“Tazminat mı? Yani rüşvet mi verelim?” Elif’in sesi yükselmişti. “Deniz, biz bir insanın hayatını kararttık. Para mı ödeyeceğiz bunun için?”

“Peki ne yapalım Elif? Polise gidip yirmi yıl sonra itiraf mı edelim? Ya da Cem’in ailesine, ‘bizdik’ mi diyelim? Biliyorsun bunun ne anlama geleceğini. Senin kariyerin, Can’la hayatın… Her şey biter. Ben de öyle.” Deniz’in sesinde Elif’in tanıdığı o acımasız gerçekçilik vardı.

Elif titreyen elleriyle kahve fincanını tutmaya çalıştı. Geleceği, her şeyini üzerine kurduğu o sağlam bina, bir anda gözlerinin önünde kumdan kule gibi yıkılmaya başlıyordu. Can’a ne söyleyecekti? Olanları nasıl açıklayacaktı? O gece, Elif korkudan ve pişmanlıktan titrerken, Deniz daha pragmatikti. “Sessiz kalacağız Elif. Kimseye söylemeyeceğiz. Yoksa hayatımız biter,” demişti. Ve Elif, o sözlere tutunmuştu.

“Ne kadar istiyorlar?” diye sordu Elif, yutkunarak.

Deniz bir miktar söyledi. Elif’in dudakları uçukladı. Bu miktar, kariyerinin başından beri biriktirdiği birikimlerinin büyük bir kısmına denk geliyordu.

“Elimde o kadar para yok,” diye fısıldadı.

“Benim de yok. Ama ikimiz birleşirsek, belki halledebiliriz. Ya da sen bankandan kredi çekebilirsin. Senin kazancın benden iyi, Elif.” Deniz’in sesi yalvarır gibiydi. “Bu, ikimizin suçu Elif. Birlikte battık, birlikte çıkacağız.”

Görüşme sona erdiğinde Elif, hayatının en ağır yüküyle baş başa kalmıştı. Eve döndüğünde Can, Elif’in solgun yüzünü fark etti. “İyi misin Elif? Bütün gün moralsizsin.”

“İyiyim Can, sadece yorgunum,” diye geçiştirmeye çalıştı. Ancak yorgunluktan çok daha fazlasıydı bu. İçinde bir fırtına kopuyordu. O geceki anılar, kabuslar halinde geri dönmeye başladı. Uykusuz geceler, konsantrasyon bozukluğu, sürekli bir tedirginlik. Can’ın uyanık gözlerle kendisine bakıp “Bir şey mi var Elif? Bana anlatabilirsin,” demesiyle daha da geriliyordu. Can’a yalan söylemek, hayatındaki en saf ve temiz ilişkiyi kirletmek Elif’i kahrediyordu.

Bir hafta sonra Deniz yeniden aradı. Sesinde panik vardı. “Avukat ısrar ediyor Elif. Daha fazla bekleyemeyiz. Adamlar çok ciddiler. Birkaç güne kadar parayı bulamazsak, Cem’in ailesi basın açıklaması yapıp davanın peşini bırakmayacaklarını söyleyeceklermiş. O zaman her şey ortaya çıkar.”

Elif’in eli ayağı titredi. Hayatı, yalanlar üzerine kurulu bir cam fanusta yaşıyordu. Ve o fanus, şimdi çatırdayarak kırılmak üzereydi. Para yatırsa bile, bu neyin garantisiydi? Cem’in ailesinin ya da avukatın sözünü tutacağının garantisi mi? Ya daha sonra başka biri ortaya çıkarsa? Ya da suçluluk duygusu onu bir ömür boyu daha takip ederse?

O akşam Can ile otururken, bir mimari dergisine bakıyormuş gibi yaparak derginin arkasından Can’ın yüzünü inceledi. Huzur, güven, sevgi. Elif’in Can’a layık olmadığını düşündüğü tüm duygular yüzüne yansıyordu. Gözlerinin dolduğunu hissetti.

“Ne oldu Elif?” Can, dergiyi indirdi, Elif’in elini tuttu. “Ağlıyorsun. Lütfen bana anlat. Ne olursa olsun, biz her şeyi aşarız.”

Can’ın bu sözleri Elif’in son direncini kırdı. Yirmi yıldır taşıdığı yük, bir anda omuzlarına yirmi kat daha ağır bindi. Gözyaşları yanaklarından süzülürken Can’ın gözlerinin içine baktı. “Can, sana anlatmam gereken bir şey var. Çok, çok uzun zaman önce olan bir şey.”

Can’ın yüzündeki gülümseme yavaşça soldu. Endişeli bir ifade aldı. “Dinliyorum, birtanem.”

Elif, titreyen sesiyle, kelimeleri zorlukla seçerek, o lanetli gecenin tüm detaylarını anlattı. Deniz’in doğum günü partisi, alkol, direksiyonun başında Deniz, önlerine çıkan karartı, çarpma sesi, panik, kaçış kararı ve yirmi yıldır içini yiyip bitiren o korkunç sessizlik. Cem’in adını, felçli kaldığını, Deniz’in şimdi onu nasıl tehdit ettiğini… Her şeyi.

Can, Elif’i nefesini tutarak dinledi. Yüzündeki ifade, önce şaşkınlığa, sonra şoka, sonra da derin bir acıya dönüştü. Elif, Can’ın gözlerinde gördüğü hayal kırıklığıyla paramparça olduğunu hissetti. Sözleri bittiğinde odada derin bir sessizlik oluştu. Sadece Elif’in hıçkırıkları duyuluyordu.

“Sen… Sen nasıl?” Can’ın sesi boğuktu. “Nasıl böyle bir şeyi benden yirmi yıl boyunca sakladın Elif? Bir insan hayatı…”

Elif Can’ın elini tutmaya çalıştı ama Can elini çekti. “Korktum Can. Çok korktum. Gençtim, aptaldım. Her şeyimi kaybedeceğim diye düşündüm. Sana layık olmayacağım diye düşündüm.”

Can ayağa kalktı, odanın içinde volta atmaya başladı. Yirmi yıllık bir yalanın ağırlığı, aralarındaki her şeyi eziyordu. Elif’in kusursuz sandığı hayatı, Can’ın güveni, sevgisi… Hepsi bu yalanın gölgesinde miydi?

Bir süre sonra Can durdu, derin bir nefes aldı. Gözlerini Elif’e dikti. “Ben… Buna nasıl inanırım? Bunca zaman sonra… Ama seni seviyorum Elif. Her şeye rağmen seni seviyorum.” Can’ın sesi titriyordu. “Ama bu… Bu affedilecek bir şey değil. Sadece yalan söylemen değil, yaptığınız şey.”

Elif, Can’ın sözleriyle bir nebze olsun rahatlamıştı. En azından Can onu terk etmemişti. Ama bunun nasıl bir yara olduğunu biliyordu. “Biliyorum Can. Biliyorum. Ama artık daha fazla yaşayamam bu yükle. Deniz’i susturmak, Cem’in ailesine para vermek… Bu, hiçbir şeyi çözmeyecek. Bu, beni daha da içten çürütecek.”

Can, Elif’in yanına oturdu, elini tuttu. Gözlerinde hala acı vardı ama artık bir anlayış parıltısı da belirmişti. “Peki ne yapmak istiyorsun?”

“Cem’i bulmak istiyorum,” dedi Elif, sesi şaşırtıcı bir kararlılıkla çıkmıştı. “Onun ailesini bulmak istiyorum. Her şeyi anlatmak. Özür dilemek. Ne gerekiyorsa yapmak. Cezamı çekmek. Belki o zaman, belki o zaman huzur bulabilirim.”

Can, Elif’in elini sımsıkı tuttu. “Birlikte buluruz. Her ne olursa olsun, bundan sonra birlikte yüzleşeceğiz Elif. Geçmişin gölgesi üzerimizden kalkana kadar.”

O gece, Elif’in yirmi yıl sonra ilk kez huzurlu bir uyku uyuduğunu hissetti. Uyandıktan sonra Can’la birlikte Deniz’i aradılar. Elif, Deniz’e parayı vermeyeceklerini, bunun yerine Cem’in ailesiyle yüzleşeceğini söyledi. Deniz’in şaşkınlığını, öfkesini ve tehditlerini dinlerken Elif, içinde uzun zaman sonra ilk kez bir güç hissetti.

Ertesi hafta, Elif ve Can, yirmi yıl önceki trafik kazasının dosyasını yeniden açtıran avukatla görüştüler. Avukatın yardımıyla Cem’in güncel adresine ulaştılar. Cem, İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, küçük bir evde, tekerlekli sandalyesinde, hayata tutunmaya çalışıyordu. Kendi küçük atölyesinde ahşap oymacılığı yaparak geçimini sağlıyordu. Elif’in kusursuz dünyasından fersah fersah uzakta bir hayat.

Cem’in kapısını çaldıklarında, Elif’in kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibi atıyordu. Kapıyı orta yaşlı, yorgun bakışlı bir kadın açtı. Cem’in annesiydi. Elif, o kadının gözlerinde yirmi yıldır taşıdığı acının, öfkenin ve bitmek bilmeyen bekleyişin izlerini gördü.

“Biz… Biz Elif ve Can,” diye kekeledi Elif. “Sizinle konuşmak istediğimiz çok önemli bir konu var. Oğlunuz Cem ile ilgili.”

Cem’in annesi, şaşkınlıkla onlara bakarken, Elif, yirmi yıl önceki o karanlık gecenin ardından ilk kez, gün ışığına çıkmış, çıplak ve savunmasız bir şekilde, geçmişinin gölgesiyle yüzleşmeye hazırdı. Sonunda, artık kaçmıyordu.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık