Aile Draması

Saklı Çizgiler

9 dakikalık okuma · 1801 kelime

Cem, İstanbul’un kalabalık sanat galerilerinden birinde, eserlerine hayranlıkla bakan gözlerin arasında dururken bile, içindeki boşluğun adını bir türlü koyamıyordu. Resimleri, renklerin ve formların cesur dansıydı; gençliğin isyanını, aşkın ateşini, hayatın karmaşasını tuvale aktarıyordu. Eleştirmenler onu “geleceğin ustası” ilan etmişti, koleksiyonerler tabloları için sıraya giriyordu. Her şey yolundaydı, hatta fazlasıyla iyiydi. Ama bu başarının, bu şöhretin altında, kökleri geçmişe uzanan, açıklanamayan bir hüzün yatıyordu. Sanki bir parçası eksikti, adını koyamadığı, dokunamadığı bir gölge…

Geceleri, yanındaki karısı Zeynep’in düzenli nefes alışlarını dinlerken, çocukluğuna dönüyordu sık sık. Amasya’nın dar sokaklarını, Safranbolu evlerini andıran cumbalı ahşap konaklarını, Yeşilırmak’ın dingin akışını hatırlıyordu. Ve elbette, her anısının merkezinde duran, bir ağacın gölgesi gibi hayatına yayılan ablası Ayşe’yi… Ayşe, kendisinden üç yaş büyüktü ama hep daha olgun, daha bilge görünürdü. Onların küçük evinin penceresinden görünen dağlara bakarken, sonsuz bir sabırla Cem’in çizdiği karalamaları düzeltir, “Bak Cem, ışık buradan geliyor, o zaman gölge buraya düşer,” derdi. Cem, henüz ilkokuldayken bile, ablasının sıradan bir kalemle yaptığı çizimlerin nefes kesici olduğunu bilirdi. Bir ağacı, bir kuşu, bir insan yüzünü öyle bir detayla, öyle bir ruhla çizerdi ki, kağıttan fırlayacak gibi dururlardı.

Ama Ayşe hiç ressam olmayı hayal etmemişti, ya da Cem öyle sanırdı. Hep sessizdi. Liseyi bitirince üniversite sınavına girmiş, iyi bir puan almıştı. O dönemde, Cem’in resim yeteneği de iyice belirginleşmiş, kasabadaki resim öğretmenleri onun İstanbul’a gitmesi, güzel sanatlar fakültesine hazırlanması gerektiğini söylemeye başlamışlardı. Ailesi, orta halli bir esnaf ailesiydi. İki çocuğu birden büyük şehre göndermek, onların eğitim masraflarını karşılamak imkansız gibi görünüyordu. Babası bir akşam yemeğinde, “Birinizin gitme ihtimali var,” demişti çaresizce. “Diğerimiz bu kasabada kalıp bir iş bulmalı, eve destek olmalı.”

Cem, o an nefesinin kesildiğini hatırlıyordu. Annesiyle babasına baktı. Gözleri umutsuzlukla doluydu. Sonra Ayşe konuştu, her zamanki sakin sesiyle. “Ben şehirde okumayı hiç istemedim ki anne, baba,” dedi. “Burada kalıp bir iş bulurum. Hem lise mezunları için iyi ilanlar vardı.” Cem, ablasının sesindeki tuhaf tınıyı o zaman anlayamamıştı. Bir rahatlama hissi sarmıştı içini, sonra hemen ardından derin bir suçluluk. Ablası onun için mi vazgeçiyordu? Ama Ayşe’nin yüzünde en ufak bir fedakarlık emaresi yoktu. Sanki gerçekten de üniversite, büyük şehir ona göre değildi. Sanki kasabanın dar sokakları, küçük hayatı onun için yeterliydi. Cem, bu düşünceyi sahiplenmişti. Belki de ablasının mizacı böyleydi. Sakin, gösterişsiz, kendinden tatmin…

Cem, İstanbul’a geldiğinde, Ayşe uzaktan hep destek oldu. Harçlıklarını gönderir, moral verir, “Sen benim hayallerimi yaşıyorsun Cem, sakın pes etme,” derdi. Cem, onun bu cümlelerini her duyduğunda, içindeki boşluğun biraz daha derinleştiğini hissederdi. Hangi hayallerini yaşıyordu ki? Ayşe’nin mimarlığa, tasarıma ilgi duyduğunu bilirdi ama asla büyük bir tutku olarak görmemişti. Onun tutkusu hep Cem’in resimleriydi, Cem’in başarısıydı.

“Yine daldın gittin,” diyen Zeynep’in sesi onu düşüncelerinden sıyırdı. Zeynep, elinde bir bardak ılık sütle yanına gelmişti. Cem’in melankolik hallerini bilirdi ve onlara alışmıştı. “Ablanı mı düşünüyorsun yine?”

Cem başını salladı. “Bazen kendimi çok bencil hissediyorum Zeynep. O kadar emek verdi, benim için fedakarlık yaptı, ama ben hiç karşılığını veremedim. O hala o küçük kasabada, ben burada parlıyorum.”

Zeynep, Cem’in omuzuna dokundu. “Ablan seni desteklemekten her zaman mutlu olmuştur, Cem. O fedakar bir insan.”

“Evet, ama fedakarlığının büyüklüğünü ben bile tam olarak anlamadım,” diye mırıldandı Cem. “Sanki bir şeyler eksik. O anlattığım hikaye… O kadar basit miydi her şey? O kadar kolay mı vazgeçmişti hayallerinden?”

Zeynep, Cem’in bu sorularına takılmıştı. Ayşe’yi az tanıyordu. Onu hep Cem’in gölgesinde, sessiz, nazik ve biraz da gizemli bulmuştu. Geçtiğimiz ay, Amasya’ya yaptıkları kısa ziyarette, Ayşe’nin sade yaşamı, küçük ofisindeki sıradan işi ve ellerindeki nasırlar Zeynep’in dikkatini çekmişti. O eller, Cem’in tuvaline vuran o narin, ince ellerin tam tersiydi. Ama yine de o ellerde bir zarafet, bir incelik vardı. O ziyaret sırasında, Ayşe’nin yatağının altındaki eski, yıpranmış bir kutuda bir defter görmüştü. Merak edip uzanmış, defteri karıştırmıştı. İçinde nefes kesici çizimler vardı. Eskizler… Dağlar, ağaçlar, insanların portreleri, hepsi Ayşe’nin elinden çıkmış belliydi. Öyle detaylı, öyle his yüklüydü ki, Cem’in ilk dönem karalamalarına bile fark atıyordu. Sanki bir profesyonel elinden çıkmış gibiydi ama Ayşe asla bunlardan bahsetmemişti.

Daha da garip olanı, annesinin Ayşe’ye hitaben söylediği bir cümleydi o ziyaret sırasında. Mutfakta çay demliyorlardı. Annesi, “Son taksiti de yatırınca kurtuldun Ayşe’m,” demişti. Ayşe dönmüş, Zeynep’i görünce hafifçe irkilmiş, “Neyden bahsediyorsun anne?” diye geçiştirmişti. Ama annesinin yüzünde hafif bir endişe, Ayşe’nin yüzünde ise bir telaş vardı. Zeynep, o an pek takılmamıştı ama şimdi Cem’in sözleriyle birleşince, o “son taksit” cümlesi beyninde yankılanıyordu. Ne taksiti? Ayşe’nin hiç borçtan bahsettiğini duymamıştı.

Ertesi gün, Zeynep bu “eksik parça”yı bulmaya karar verdi. Gizlice Amasya’ya bilet aldı, Cem’e iş gezisi olduğunu söyledi. Ayşe’ye sürpriz yapmak istediğini bahane ederek, annesinin evine gitti. Annesi, Zeynep’i görünce sevindi. “Ne iyi ettin de geldin kızım, Ayşe birazdan gelir işten.”

Zeynep, laf arasında o eski defteri sordu. “Ayşe’nin çizdiği o güzel eskizleri gösterdiği bir defter vardı, hala duruyor mu?”

Annesi önce duraksadı, sonra yüzünde buruk bir gülümseme belirdi. “Ah, o defter… Ayşe onları hep saklardı. Kimseye göstermezdi.”

“Çok güzellerdi,” dedi Zeynep. “Neden hiç devam etmedi? Neden Güzel Sanatlar’a gitmeyi hiç düşünmedi?”

Annesi iç çekti, ocaktaki çayın altını kıstı. “İsterdi kızım, çok isterdi. Aslında o yıl Ayşe de Mimarlık kazanmıştı. Çok da iyi bir üniversiteydi. Ama işte…” Annesi duraksadı, gözleri doldu. “Cem’in yeteneğini de görüyorlardı herkes. Hocası bastırıyordu, ‘Bu çocuk kaçmaz, İstanbul’a gitmeli’ diye. Ama bizim gücümüz yoktu ki ikisini birden göndermeye. Ayşe, Cem’e haber vermeden, kendisi babanla konuştu. ‘Ben okumak istemiyorum anne, baba. Kasabada kalırım, bir iş bulur, size destek olurum. Hem Cem’in yeteneği boşa gitmesin,’ dedi.”

Zeynep’in boğazı düğümlendi. “Ama mimarlık kazanmış, nasıl istemez?”

“İstemez olur mu? İçten içe yandı bitti kül oldu kızım,” Annesi yaşlı gözleriyle Zeynep’e döndü. “O gün, üniversiteye gitmekten vazgeçtiğini söyleyip bize moral vermeye çalışırken, odasına kapanıp ağladığını duydum. Günlerce sesi çıkmadı. Sonra bir sabah kalktı, sanki hiçbir şey olmamış gibi, ‘Benim bir planım var,’ dedi.”

Zeynep, “Plan neydi?” diye sordu fısıltıyla.

“Cem’in üniversiteye kayıt parası vardı, bir de eşya parası. Bizim o yıl öyle bir birikimimiz yoktu. Ayşe, babaannenin bize emanet ettiği kolyeyi, o değerli aile yadigarı kolyeyi kimseye söylemeden kuyumcuya götürüp sattı. Üstüne de bir akrabamızdan ufak bir borç aldı, yine bize söylemeden. O ‘son taksit’ dediğim de o borcun son taksitiydi işte. Yıllarca her ay maaşından kesip kesip ödedi.”

Zeynep’in nefesi kesildi. Ayşe, sadece kendi hayallerinden vazgeçmekle kalmamış, aile yadigarı bir kolyeyi satmış ve bir de borcun altına girmişti. Üstelik tüm bunları Cem’den ve hatta kendilerinden gizlemişti. “Neden kimseye söylemediniz?” diye fısıldadı Zeynep.

“Ayşe istemedi. ‘Cem öğrenirse vicdan azabı çeker, resim yapamaz. O kendi yoluna baksın, ben hallederim,’ dedi. O gün bugündür de ağzını açmadı. Biz de kızımızın hatırı için sustuk.” Annesinin gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Şimdi hala o küçük muhasebe ofisinde çalışıyor, aldığı paranın yarısını bize veriyor, yarısıyla geçiniyor. Oysa o da koca bir şehirde kendi hayallerinin peşinden koşabilirdi.”

Zeynep, sessizce oturdu. Ayşe’nin defterindeki çizimler gözünün önüne geldi. Her bir çizgi, her bir gölge, Ayşe’nin içine hapsettiği bir hayalin, sessiz bir feryadın ta kendisiydi. Cem’in boşluk hissi, şimdi bir anda somut bir gerçeğe dönüşmüştü. Onun başarısı, Ayşe’nin kırık hayallerinin üzerine inşa edilmişti.

Akşam, Ayşe işten gelip Zeynep’i görünce şaşırdı. “Sürpriz mi yaptın yengem?” diye gülümsedi. Ayşe’nin yüzünde yılların yorgunluğu, ama aynı zamanda kabul edilmiş bir dinginlik vardı.

Zeynep, Ayşe’ye sarıldı, o kadar sıkı sarıldı ki, Ayşe şaşırdı. “Hoş geldin yengem, özlemişim.” dedi Ayşe.

Zeynep, Ayşe’nin elini tuttu. O nasırlı, sade elleri… O ellerin hangi hayallere uzandığını, hangi fedakarlıklara şahit olduğunu düşündü. O gece, Zeynep uyumadı. Cem’i aradı, her şeyi anlattı. Kelimeler boğazında düğümleniyordu, sesi titriyordu. Cem, önce sessiz kaldı. Sonra hıçkırıklarını duydu Zeynep.

“Hayır, olamaz… Bu kadarını yapamazdı…” diye fısıldadı Cem. Zeynep, Cem’in sesindeki acıyı iliklerine kadar hissetti. Cem, ablasının kendi mutluluğu için yaptığı bu denli büyük fedakarlığı öğrendiğinde hissettiği duygu, minnetten çok daha fazlasıydı. Bu, suçluluk, utanç ve derin bir pişmanlıktı.

Sabahın ilk ışıklarıyla, Cem kendini Amasya otobüsünde buldu. Kalbi göğsünden fırlayacak gibi çarpıyordu. Ablasını nasıl karşılayacaktı? Ona ne söyleyecekti? Tüm bu yıllar boyunca kör olduğu için, onun fedakarlığını görememiş olduğu için nasıl özür dileyecekti?

Ayşe, her zamanki gibi sabah erkenden kalkmış, küçük bahçesinde sardunyalarını suluyordu. Güneşin ilk ışıkları, yaşlı evlerinin duvarlarında gölgeler dans ettiriyordu. Cem, bahçe kapısından içeri girince, Ayşe elindeki sulama kabını düşürdü. Gözlerinde şaşkınlık ve hafif bir telaş vardı.

“Cem? Ne işin var burada? Bir şey mi oldu?”

Cem, Ayşe’ye doğru yürüdü. Ayşe’nin yüzüne baktı. O tanıdık yüz, çocukluğundan beri değişmeyen o nazik ifade. Ama şimdi Cem, o ifadenin altında saklı olan hüzünleri, ertelenmiş hayalleri görebiliyordu.

“Abla…” Cem’in sesi titriyordu. “Ben… Ben her şeyi öğrendim.”

Ayşe’nin yüzü bembeyaz oldu. Gözleri kaçamak bir şekilde Cem’den uzaklaştı. “Neyi öğrendin Cem? Ne saçmalıyorsun?” Sesi her zamanki gibi sakindi ama Cem o sakinliğin arkasındaki endişeyi fark etti.

Cem, Ayşe’nin elini tuttu. O nasırlı parmaklara baktı. “O kolyeyi… Babaannemin kolyeyi sattığını. Benim üniversite paramı ödediğini. Mimarlık okuyabildiğin halde gitmediğini. O borcu yıllarca ödediğini…” Cem’in gözlerinden yaşlar akmaya başladı. “Nasıl yaptın abla? Neden yaptın?”

Ayşe, Cem’in elini çekti, yüzüne hafif bir gülümseme yerleştirmeye çalıştı. “Abartma Cem. Ne var bunda? Kardeşler birbirleri için her şeyi yapar. Senin yeteneğin vardı, benim yoktu. Hem ben şehir hayatını sevmezdim ki. Burada huzurluyum ben.”

“Yalandı!” diye bağırdı Cem, acıyla. “Hepsi yalandı. O defterdeki çizimleri gördüm. Annem anlattı her şeyi. Mimarlık kazanmıştın abla. Sen de hayallerinin peşinden koşmak istiyordun!”

Ayşe’nin gözleri doldu. Başını çevirdi, gözlerinin dolduğunu Cem’in görmesini istemedi. “Geçmişte kaldı Cem. Benim için önemli olan senin başarılı olmandı. Oldun da. Şimdi boşver bunları. Bak ne güzel işler yapıyorsun. Sanatınla ne kadar gurur duyuyorum haberin var mı?”

Cem, Ayşe’nin omuzlarından tuttu, onu kendine çevirdi. “Sen de yapabilirdin abla. Benim yüzümden yapamadın. Benim yüzümden tüm hayatını erteledin. Ben senin hayallerinin üzerine kendi kulelerimi inşa etmişim.”

Ayşe, Cem’in gözlerinin içine baktı. Gözlerinde hala acı vardı ama aynı zamanda anlayış da. “Kulen yıkılmadı Cem. Senin başarman, benim de başarım oldu. Ben senin her tuval darbeni, her rengini, seninle birlikte yaşadım. Sanki benim fırçamla çıkmış gibiydi o tablolar.”

Cem, ablasına sarıldı. Uzun zaman sonra ilk kez bu kadar içten, bu kadar çaresizce sarılıyordu. Ayşe’nin omzunda ağlarken, içindeki o boşluk doluyordu, ama yerini bambaşka bir acı alıyordu. Bu, şefkatin, minnetin ve telafisi olmayan bir kaybın acısıydı.

“Affet beni abla,” diye fısıldadı Cem. “Ben seni hiç görmedim. Gerçekten görmedim.”

Ayşe, Cem’in saçlarını okşadı. “Affedilecek bir şey yok Cem. Benimki sessiz bir sevgiydi, başka bir şey değil.”

Cem, o gün Amasya’dan ayrılırken farklı bir insandı. Başarılarının tadı, şimdi Ayşe’nin sessiz fedakarlığının buruk lezzetiyle karışıyordu. İstanbul’a döner dönmez ilk işi, bir sanat malzemeleri dükkanına gidip en kaliteli boyaları, fırçaları ve büyük tuvalleri almak oldu. Bunları Ayşe’ye yolladı, not olarak sadece “Senin fırçalarınla” yazdı.

Sonraki sergisinin hazırlıklarına başladı. Bu sergi, önceki hiçbir sergisine benzemeyecekti. Her tablosunda, Amasya’nın dar sokaklarından, yaşlı evlerinden, Yeşilırmak’ın dingin akışından bir parça olacaktı. Her fırça darbesinde, Ayşe’nin sessiz gözlerindeki hüznü, o nasırlı ellerdeki zarafeti, o defterdeki saklı çizgileri anlatacaktı. O kolyenin hikayesini, mimarlık hayallerinden vazgeçen genç kızın hikayesini… Adını “Gölgedeki Işık” koydu. Çünkü biliyordu ki, kendi ışığı ne kadar parlasa da, o ışığın kaynağında, bir ablanın sessizce feda ettiği hayallerinin gölgesi vardı. Ve artık Cem, bu gölgeyi sadece görmekle kalmayacak, onu eserleriyle onurlandıracaktı. Ayşe’nin hikayesi, nihayet tuvalde hayat bulacaktı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top