aile draması
Saklı Alev
Kerem’in Ayşe’ye bakarken gülümsediği an, Elif’in içini buz gibi bir kıskançlık yerine, tuhaf bir anlayışla dolduruyordu. Bu, kendinden bile sakladığı bir sırdı; ablasının kocasına karşı hissettiği, tarifi imkansız, acımasız bir çekim. O an, Kerem’in Ayşe’nin saçlarını okşayan eliyle, sanki o dokunuşun her bir zerresi Elif’in ruhuna işliyor gibiydi. Aile yemeklerinin vazgeçilmez bir parçası olan pazar buluşmaları, Elif için işkenceye dönüşmüştü. Ortak neşenin, kahkahaların ve Ayşe’nin Kerem’e olan saf, çocuksu hayranlığının ortasında, Elif’in kalbinde yükselen bu yasak alev, onu her seferinde daha da yakıyordu.
Elif, yirmili yaşlarının sonlarındaydı. Hayata karşı hep bir duruşu olmuştu, ince ruhlu, biraz da içine kapanık. Resim yapmayı sever, renklerin dünyasında kaybolurdu. Ayşe ise ondan birkaç yaş büyüktü; cıvıl cıvıl, hayat dolu, pratik zekalı ve her zaman ne istediğini bilen biriydi. İki kız kardeş, çocukluklarından beri farklı karakterlere sahipti ama aralarındaki bağ, kopmaz bir zincirdi. Ta ki Kerem, Ayşe’nin hayatına girene dek. Kerem, Ayşe’nin üniversiteden arkadaşı, sakin, düşünceli ve gözlerinde derin bir hüzün taşıyan bir adamdı. Ayşe’nin neşesiyle Kerem’in dinginliği birbirini tamamlamış, adeta bir yapbozun kayıp parçaları gibi yerine oturmuştu. Elif, onların aşklarına ilk zamanlar saf bir hayranlıkla bakmıştı. Ablasının mutlu olması, onun da mutlu olması demekti. Ama zamanla, Kerem’in Elif’e olan bakışları değişmeye başladı, ya da Elif, o bakışları öyle okumaya başlamıştı.
Kerem, Elif’in suluboya tablolarına her zaman özel bir ilgi gösterirdi. Ayşe’nin daha pratik, somut işlere olan hayranlığının aksine, Kerem, Elif’in renklerin ardındaki soyut dünyayı yakalamaya çalışmasını takdir ederdi. Bir akşam, Ayşe’nin mutfakta yemek hazırladığı sırada, Kerem salonda Elif’in yarım kalmış bir peyzajına uzun uzun baktı. “Şu mavinin tonu,” dedi fısıltıyla, “içimde bir yerlere dokunuyor. Sanki hiç farkında olmadığım bir hüznü anlatıyor.” Elif’in kalbi göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Kerem, onun ruhunun en derin katmanlarına uzanmıştı, Ayşe’nin bile nadiren ziyaret ettiği yerlere. O an, Elif’in içine bir kurt düşmüş, yavaş yavaş kemirmeye başlamıştı.
Aylarca süren bu sessiz, görünmez çekim, küçük anlarda kendini belli ediyordu. Ayşe’nin dalgınlıkla bıraktığı bir kitap üzerine Kerem’le saatlerce süren sohbetler, bir film sahnesine yapılan aynı yorumlar, kalabalık aile yemeklerinde göz göze geldiklerinde anlık yaşanan o elektriklenme. Her seferinde Elif, kendini lanetlenmiş hissediyor, bu düşüncelerden arınmak için mücadele ediyordu. Bu yanlıştı, günahtı, ablasına ihanetti. Ama Kerem’in sesi, gözleri, Elif’in içinde hiç bilmediği bir odayı açmış, orayı ışıklandırmıştı.
Bir yağmurlu öğleden sonra, Elif’in resim sergisinin açılışı vardı. Küçük, butik bir mekanda, hayallerini tuvale döktüğü ilk sergisiydi bu. Ayşe, iş toplantısı nedeniyle geç geleceğini söylemişti. Yağmur, cama vururken, içeri giren ilk kişi Kerem oldu. Elinde tek bir beyaz gül, gözlerinde o bildik, derin hüzün. “Tebrik ederim, Elif,” dedi, sesi yağmurun sesini bastıracak kadar derindi. “Çok güzeller. Özellikle şu, gölgelerin dans ettiği tablo…” İşaret ettiği tablo, Elif’in iç dünyasındaki karmaşayı, karanlık ve aydınlık arasındaki gidip gelmelerini anlatan, oldukça kişisel bir eserdi. Kimsenin tam olarak anlayamadığı bir tablo. “O benim için özel,” diye mırıldandı Elif. Kerem gülümsedi. “Biliyorum. Ben de öyle hissetmiştim.”
O akşam sergide, Kerem hiç ayrılmadı yanından. Gelen misafirlerle Ayşe’nin kocası olarak değil, Elif’in en büyük destekçisi, ruhdaşı gibi ilgilendi. Ayşe geldiğinde, Kerem’i Elif’in yanında görmekten mutlu olmuştu. “Canım Kerem’im,” demişti gülümseyerek, “Sen olmasan Elif yalnız kalırdı bu önemli gününde.” Elif o an Ayşe’nin yüzündeki saf sevinci gördü ve içinden bir ses, “Dur!” diye bağırdı. Ama kalbi o sese kulak tıkadı. O gece Kerem, Elif’i evine bıraktı. Arabada sessizlik vardı, ama o sessizlik binlerce kelimeyle doluydu. Kapının önünde Kerem’in elini uzatıp Elif’in elini tutması sadece bir saniye sürdü. Ama o bir saniye, Elif’in tüm dünyasını altüst etti. Elif’in parmakları, Kerem’in parmaklarını sımsıkı kavramıştı. Bakışları, yağmurun yorgunluğuyla buğulanmış camlardan içeri sızan sokak lambasının soluk ışığında kesişti. Kerem’in gözlerinde, Elif’inkinde yanan aynı alev, aynı yasak arzu vardı. “İyi geceler, Elif,” dedi Kerem, sesi kısık ve fısıltılıydı, sanki sadece Elif’in duyabileceği bir sırdı bu. Elif, konuşamadı. Sadece başını salladı, boğazındaki düğüm izin vermedi. Gözleri dolmuştu, ama bu gözyaşları ne hüzün ne de sevinçten di, sadece yıkıcı bir gerçekliğin gözyaşlarıydı. Arabadan inip kapıyı kapatırken, Kerem’in gözlerinin hala onu takip ettiğini hissetti.
Sonraki haftalar, Elif için bir labirente dönüştü. Kerem’le aralarındaki görünmez duvar yıkılmıştı. Gizli mesajlar, kısa telefon görüşmeleri, “nasıl olduğumu merak ettim” diye atılan mailler… Her biri, o yasak bahçenin bir başka çiçeğiydi. Elif, her adımda daha da derinlere batıyor, kendini Ayşe’nin gölgesinde bir hayalet gibi hissediyordu. Bir gün, Kerem bir iş seyahati için şehir dışına çıkacaktı. Elif’i aradı, “Gelirken yolda bir kafede mola vereceğim, kahve içelim mi?” diye sordu. Elif’in kalbi yerinden çıkacak gibiydi. “Ayşe?” diye sordu kısık sesle. “Ayşe bilmeyecek,” dedi Kerem, sesi kararlıydı. “Sadece bir kahve, Elif.”
Kafeye gittiğinde Kerem onu bekliyordu, cam kenarında, bir dergiye göz gezdirirken. Oturdu, Kerem ona baktı, gülümsedi ve o an her şey durdu. Sanki sadece ikisi vardı bu dünyada. Konuştular, uzun uzun. Kerem, Ayşe ile olan evliliğinde bir şeylerin eksik olduğunu, Ayşe’nin pratikliğinin bazen onu boğduğunu, Elif’le konuştuğunda ise ruhunun kanatlandığını anlattı. Elif, duyduklarına inanamıyordu. Kerem de mi aynısını hissediyordu? Bu, Elif’i hem rahatlatıyor hem de korkunç bir vicdan azabına sürüklüyordu. O gün, kafeden ayrılırken Kerem, Elif’i yanağından öptü. Bir veda öpücüğü değil, bir başlangıç öpücüğüydü. Elif’in tüm vücudu titredi, bu öpücük buz gibiydi ama aynı zamanda yakıcı bir ateşti.
Bundan sonra her şey daha cesur, daha tehlikeli bir hal aldı. Kerem’in iş gezileri, Ayşe’nin arkadaşlarıyla geçirdiği akşamlar… Elif ve Kerem, çalınan her anı, her saniyeyi adeta birer hazine gibi saklıyorlardı. Otel lobilerinde kısa karşılaşmalar, arabada edilen fısıltılı sohbetler, parklarda gizlice el ele tutuşmalar. Her seferinde Elif, kendini parçalanmış hissediyordu. Gündüzleri Ayşe’nin sevgili kız kardeşi, akıl hocası, arkadaşı; geceleri ise Kerem’in gizli sevgilisi, sırdaşı. Aynaya baktığında tanıdığı Elif’i göremiyordu artık. O, yalanlarla örülü bir ağın içinde çırpınan, her an düşmeye hazır bir cambazdı.
Ayşe’nin doğum günü yaklaşıyordu. Elif, Ayşe için özel bir hediye hazırlıyordu. Eski fotoğraflardan oluşan bir albüm. Çocuklukları, gençlikleri, Ayşe’nin evlendiği gün… Her bir karede, Ayşe’nin saf mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Elif albümü hazırlarken, Kerem’in ve Ayşe’nin düğün fotoğrafına takıldı gözleri. Ne kadar mutlu görünüyorlardı. Elif’in içinde bir ses, “Bunu yapamazsın,” diye fısıldadı. Ama çok geçti. O tren çoktan kalkmıştı. Vicdanının sesini bastırarak, Kerem’le attığı gizli mesajları okudu, yeni buluşmaları planladılar.
Ayşe’nin doğum günü partisi, ailenin ve yakın dostların katıldığı samimi bir yemekle kutlanıyordu. Elif, Ayşe’ye albümü verirken kalbi göğüs kafesinde bir davul gibi atıyordu. Ayşe, her sayfayı çevirdikçe kahkahalar atıyor, anılarını tazeliyordu. Kerem de yanlarında oturmuş, Ayşe’nin mutluluğunu izliyordu. Elif, Kerem’in gözlerine baktı. Kerem’in yüzünde o an bir ifade belirdi ki, Elif’in içini buz kesti. Pişmanlık mıydı, korku muydu, yoksa sadece o anki durumun gerçeküstülüğünü idrak etmek miydi?
Yemekten sonra Ayşe, Elif’in telefonu masanın üzerinde unuttuğunu fark etti. “Elif, telefonunu unuttun,” diye seslendi, ama Elif lavabodaydı. Ayşe, iyi niyetle telefonu alıp ona götürmek için eline aldı. O an, Elif’e Kerem’den gelen bir mesaj ekranı aydınlandı. Kısa, ama her şeyi anlatan bir cümleydi: “Seninle geçirdiğimiz her an, benim için cennetten bir köşe gibi, canım Elif’im. Keşke her şey farklı olsaydı.”
Ayşe’nin parmakları dondu. Gözleri satırların üzerinde takılı kaldı. “Canım Elif’im…” Bu hitap, Kerem’in ona bile söylemediği bir hitaptı. Kalbi delicesine atmaya başladı. Gözleri mesajlaşma ekranına kaydı, Kerem’le Elif arasındaki tüm o “seni merak ettim”, “bugün çok güzel görünüyordun”, “sensiz geceler bitmek bilmiyor” mesajları… Her biri, Ayşe’nin ruhuna bir hançer gibi saplanıyordu. Dünya başına yıkılmıştı. Albüm elinden kayıp yere düştü, çocukluk anıları yerlere saçıldı. Ayşe’nin rengi solmuştu. Gözlerinde ne öfke ne de ağlama isteği vardı, sadece derin, dipsiz bir boşluk.
Elif, lavabodan çıktığında Ayşe’yi salonun ortasında, yüzü bembeyaz, elinde telefonuyla hareketsiz dururken buldu. Ayşe’nin ayaklarının dibinde, çocukluk fotoğrafları dağılmıştı. Kerem, bir köşede kahvesini yudumluyor, durumu anlamaya çalışıyordu. Elif, Ayşe’nin bakışlarıyla karşılaştı. O bakışlarda, yıllardır paylaştıkları kardeşlik bağının paramparça oluşunu, güvenin lime lime edilişini gördü. Bir an, Elif’in tüm hücreleri buz kesti. Ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemedi. Zaman durmuştu. Salonun sessizliği, Ayşe’nin kalbindeki çığlığın yankısı gibiydi.
Kerem, nihayet sessizliği bozdu. “Ayşe, ne oldu?” diye sordu, sesi titrek ve şaşkınlıkla doluydu. Ama Ayşe cevap vermedi. Sadece yavaşça başını kaldırdı, önce Kerem’e, sonra Elif’e baktı. Gözlerinde, tüm dünyaların çöktüğü bir keder, bir hayal kırıklığı vardı. “Nasıl?” diye fısıldadı Ayşe, sesi o kadar kısıktı ki, neredeyse duyulmuyordu. “Nasıl yapabildiniz bunu bana?” Kelimeler, havada asılı kaldı. Cevabı yoktu. Elif, ablasının gözlerindeki o kırılganlığı gördü ve kalbi paramparça oldu. Hayatta en çok sevdiği, güvendiği iki insanın ona yaptığı bu ihanet, Ayşe’nin hayatındaki en büyük yıkım olacaktı. Ve bu yıkımın mimarı, Elif’in kendisiydi. Yasak alev, etrafındaki her şeyi yakıp kül etmişti, en çok da Elif’in kendi vicdanını. O andan itibaren, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Yalanlar açığa çıkmış, gerçekler tüm çıplaklığıyla ortadaydı. Geride ise sadece derin bir sessizlik ve tarifi imkansız bir pişmanlık kalmıştı. Alev sönmüştü, ama geride bıraktığı korlar, sonsuza dek yanmaya devam edecekti.
