Aile Draması

Safir’in Gözyaşları

9 dakikalık okuma · 1616 kelime

O an, aynadaki yabancıya bakarken, hayatının kusursuz bir yalan üzerine kurulu olduğunu henüz bilmiyordu. Aynadaki siluet, pırıltılı Safir Tekstil’in genç ve başarılı yöneticisi Ayşe’ydi. Kırklı yaşlarının başında, gözlerinde yorgunluk kadar azim de taşıyan bu kadın, babasından devraldığı mirası eşi Mert’le birlikte bambaşka bir seviyeye taşımıştı. Dışarıdan bakıldığında, her şeyi vardı: Sıcacık bir yuva, tutkuyla bağlı olduğu bir iş, her zorlukta yanında duran, her başarısını coşkuyla kutlayan bir eş.

Ancak son birkaç aydır, bu kusursuz tabloda çatlaklar beliriyordu. İlk başlarda, bunları yoğun iş temposunun getirdiği yorgunluğa yormuştu Ayşe. Mert, eskiden olduğu gibi akşam yemeklerinde iş gününü tüm detaylarıyla anlatmıyor, sorularına geçiştirici yanıtlar veriyordu. Sık sık “Çok yoğunum hayatım, üst üste gelen işler beynimi uyuşturdu,” diyordu. Ayşe, onun stresini anlıyor, omuzlarına masaj yapıyor, en sevdiği yemekleri pişirerek rahatlatmaya çalışıyordu. Mert’in son zamanlarda eve getirdiği pahalı hediyeler de dikkatini çekmişti. Önce lüks bir kol saati, sonra hiç de ihtiyaçları olmayan antika bir vazo. “Mert, bunlar neyin nesi? İşler bu kadar iyi mi gidiyor?” diye sorduğunda, Mert gülerek, “Elbette, hayatım! Yeni bir anlaşma yaptık, harika bir komisyon aldım,” demişti. Ayşe, eşinin bu cömertliğini, yorgunluğunu telafi etme çabası olarak yorumlamıştı.

Safir Tekstil, babası Mustafa Bey’den Ayşe’ye ve dolayısıyla Mert’e kalan en değerli mirastı. Mustafa Bey, küçük bir atölyeden başlayarak ilmek ilmek dokumuş, alın teriyle büyütmüştü bu şirketi. Dürüstlük ve kalite, onun için her şeyden önce gelirdi. Babasının vefatından sonra Ayşe, işin tasarım ve üretim kısmını tamamen devralmış, Mert ise finans ve satıştan sorumlu olmuştu. Mert, bu rolüyle parlamış, keskin zekası ve ikna kabiliyetiyle şirkete yeni ufuklar açmıştı. Ayşe, eşinin bu başarısından hep gurur duymuştu. Ona, babasının emanetini daha da büyüten bir kahraman gözüyle bakıyordu.

Ancak bu kahramanlık perdesi, son zamanlarda Ayşe’nin içini kemiren bir şüphe tohumuyla yırtılmaya başlamıştı. Şirketin baş muhasebecisi Nurcan Hanım’ın çekingen tavırları, toplantılarda Mert’in sözünü kesen ya da göz ucuyla Ayşe’ye bakan bakışları, Ayşe’nin dikkatinden kaçmıyordu. Bir gün Nurcan Hanım, Ayşe’nin odasına gelmiş, dosyaları düzenlerken titrek bir sesle, “Ayşe Hanım, son üç aylık bilançoları inceliyordum da… Bazı kalemlerde bir tuhaflık var gibi,” demişti. Ayşe merakla başını kaldırdığında Nurcan Hanım sözüne devam etmişti: “Biliyorsunuz, Mert Bey yeni tedarikçilerle çalışmaya başladı. Onlardan gelen faturalar… biraz yüksek gibi.”

Ayşe, başta bu uyarının ardında Nurcan Hanım’ın eski sisteme olan alışkanlığı ve yeniye direnci olduğunu düşünmüştü. “Nurcan Hanım, Mert Bey’in bu konularda ne kadar titiz olduğunu bilirsiniz. Muhtemelen daha kaliteli hammaddeler için yapılmış bir yatırım ya da daha hızlı sevkiyat için ek maliyetlerdir,” diye geçiştirmişti. Ama Nurcan Hanım’ın yüzündeki endişe, Ayşe’nin zihnine ince bir çizik atmıştı.

Geceleri uykusu kaçmaya başlamıştı Ayşe’nin. Mert derin uykudayken yatağın içinde dönüp duruyor, zihninde Nurcan Hanım’ın sözleri, Mert’in açıklamaları, şirketin son aylardaki nakit akışı dönüp duruyordu. Normalde her ay yapılan ve şeffafça paylaşılan detaylı maliyet analizleri, son zamanlarda ya erteleniyor ya da Mert tarafından “çok yoğun olduğu” gerekçesiyle özet bir sunumla geçiştiriliyordu. Ayşe, kendi sorumluluğundaki üretim ve tasarım tarafında hiçbir aksaklık olmamasına rağmen, şirketin genel kâr marjının beklenenin altında seyrettiğini fark ediyordu.

Bir akşam Mert, bir iş yemeği için dışarı çıktığında Ayşe, sessizce çalışma odasına girdi. Mert’in bilgisayarında, finansal dokümanların ve e-postaların tutulduğu bir klasörü açtı. Parmakları titriyordu. Eşinin mahremiyetine müdahale etmek, ona ihanet etmek gibi geliyordu bu durum. Ama içindeki ses, “Safir’i korumalısın,” diyordu. Eski faturaları, tedarikçi sözleşmelerini incelemeye başladı. Saatler su gibi akıp geçti. Gördüğü her yeni belge, içindeki şüpheyi devasa bir karadelik gibi büyütüyordu.

“Anka Danışmanlık Hizmetleri”… Bu isim sık sık karşılaşıyordu son üç aylık faturalarda. Daha önce hiç duymadığı bir firmaydı. Ödenen meblağlar, danışmanlık hizmeti için akıl almaz derecede yüksekti. Kendi tanıdığı hiçbir danışmanlık firması bu kadar fahiş ücretler talep etmezdi. Ayşe, hızla internette “Anka Danışmanlık Hizmetleri”ni araştırdı. Şirketin web sitesi ilkel, iletişim bilgileri muğlaktı. Daha da önemlisi, şirket sadece altı ay önce kurulmuştu. Mert, neden eski, güvenilir danışmanlarıyla çalışmak yerine, yeni ve hakkında hiçbir referans bulunmayan bir firmaya bu kadar büyük paralar ödüyordu?

Kalbi göğüs kafesini patlatırcasına çarpıyordu. Nefes almakta zorlanıyordu. Bu olamazdı. Mert yapmazdı. Ayşe, hemen banka hesap dökümlerine yöneldi. Şirketin ana hesabından Anka Danışmanlık’a yapılan düzenli ödemeler, tek tek listelenmişti. Sonra Mert’in kişisel hesap dökümlerine baktı. Gözleri faltaşı gibi açıldı. Anka Danışmanlık’tan Mert’in kişisel hesabına yapılan yüklü transferler… İlk başta küçük meblağlarla başlamış, sonra katlanarak artmıştı. Bunlar, Mert’in o pahalı saatleri, vazoları aldığı, “yeni bir anlaşmadan komisyon” dediği paralar mıydı? Hayır, bu çok daha fazlasıydı.

Ayşe’nin elleri tir tir titriyordu. Başı dönüyordu. Safir Tekstil’in parası, kendi alın terleri, babasının mirası… Mert tarafından sistematik bir şekilde başka bir hesaba, kendi hesabına aktarılmıştı. Bu bir hata değil, bir kaza değil, düpedüz bir soygun, bir ihanetti. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Yanaklarından akıp, klavye tuşlarının arasına damlıyordu. Her damla, bir güven kalesinin yıkılışının habercisiydi.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Mert eve geldi. Yüzünde yorgun ama keyifli bir ifade vardı. Ayşe’nin çalışma odasında oturmuş, gözleri kan çanağına dönmüş halde onu beklediğini gördüğünde yüzündeki gülümseme dondu.
“Ayşe? Ne yapıyorsun burada? İyi misin, neden uyumadın?”
Ayşe yavaşça yerinden kalktı. Elinde Mert’in banka dökümleri ve Anka Danışmanlık faturalarının çıktısı vardı.
“Bunlar ne Mert?” diye sordu sesi titreyerek.
Mert’in gözleri belgelerde gezindi, yüzü bembeyaz oldu. “Ne bunlar Ayşe? Ne saçmalıyorsun?”
“Saçmalamıyorum Mert. Bunlar Safir Tekstil’in parası. Benim alın terim, babamın mirası. Ve sen… sen bunu kendi cebine indirmişsin!” Ayşe’nin sesi giderek yükseliyordu.
Mert bir anlık şaşkınlığın ardından toparlandı. Yüzüne o tanıdık, sakin, her şeyi açıklayabilecekmiş gibi görünen maskesini taktı. “Ayşe, sakin ol lütfen. Yanlış anladın. Bunlar… bunlar bir yatırım projesi için. Sana sürpriz yapacaktım.”
“Sürpriz mi?” Ayşe acıyla gülümsedi. “Milyonlarca lirayı şirketten çekip kendi hesabına aktarmak, hakkında hiçbir bilgim olmayan bir hayalet şirkete aktarmak… Bu mu senin sürprizin Mert?”
“Hayır, Ayşe, bak dinle beni,” Mert ona doğru bir adım attı. Ayşe geri çekildi. “Biliyorum, açıklamam zor. Ama iyi niyetle yaptım. Şirketi büyütmek için. Daha fazla kazanmak için!”
“Neyden daha fazla Mert? Bizim olan paradan mı? Benim babamın helal lokmasından mı?” Ayşe’nin gözlerinden sel gibi yaşlar akıyordu. “Bana nasıl yalan söyledin? Nasıl gözümün içine bakıp her şeyi yolunda gibi gösterdin? Ben sana güvenmiştim Mert! Hayatımdaki tek sarsılmaz direk sendin!”

Mert’in maskesi düştü. Yüzü çöktü. Gözlerinde derin bir pişmanlık ve çaresizlik belirdi. “Ayşe, biliyorum… Hata ettim. Büyük bir hata. Ama inan bana, kötü niyetle yapmadım. Birkaç ay önce, eski bir arkadaşım aracılığıyla çok kârlı bir yatırım fırsatı çıktı karşıma. Hızlıca büyük paralar kazanabileceğimizi söyledi. İlk başta küçük bir meblağla denedim, işler yolunda gitti gibi duruyordu. Ben de hırsa kapıldım. Safir’in parasıyla daha büyük yatırımlar yaptım. Hedefim, kısa sürede büyük bir kâr elde edip, sonra bu paraları şirkete geri koymaktı. Hatta üzerine ekleyecektim. Safir’i çok daha büyütecektim. Seni şaşırtacaktım, gururlandıracaktım.”

“Peki ne oldu Mert?” Ayşe’nin sesi acı ve alay doluydu. “Nereye gitti o büyük kârlar?”
Mert başını eğdi. “Kaybettim Ayşe. Her şeyi. O yatırım bir sahtekarlıktı. Bir ponzi şeması… Geç fark ettim. Paranın büyük bir kısmı buhar oldu. Sonra da korktum. Sana söyleyemedim. Panikledim. Daha da kötüye gitmesin diye şirketten para çekip o açığı kapatmaya çalıştım. Ama her seferinde daha da bataklığa saplandım. Anka Danışmanlık… o paraları aklamak, izini kaybettirmek için kullandığım bir paravan şirketti. Başka çarem kalmamıştı Ayşe. Battığımı düşünüyordum.”

Ayşe dizlerinin üstüne çöktü. Dünyası başına yıkılmıştı. Mert’in sözleri, bir yanıyla bir açıklama gibi dursa da, diğer yanıyla ihanetin boyutunu daha da büyütüyordu. Aldatılmışlık, kandırılmışlık, enayi yerine konulmuşluk… Tüm bu duygular bir fırtına gibi kopuyordu içinde. Sevdiği adam, her şeylerini riske atmış, sonra da bunu örtbas etmek için ondan çalmıştı. Babasının mirasını, kendi geleceklerini, onların birlikte kurdukları her şeyi.

“Neden Mert? Neden bana söylemedin? Neden beni ortağı olarak görmedin? Neden bana güvenmedin?” diye fısıldadı Ayşe.
Mert de diz çöktü, Ayşe’nin ellerine uzanmaya çalıştı ama Ayşe hızla geri çekti. “Sana yemin ederim Ayşe, seni kaybetmekten o kadar korktum ki… Her şeyi düzeltmek istedim. Seni korumak istedim. Ama beceremedim. Affet beni.”

Ayşe hıçkırıklar içinde başını salladı. “Affetmek mi? Bunu nasıl affedebilirim Mert? Benim bütün hayatımı, bütün inancımı, bütün güvenimi çaldın. Gözümün önünde bir yabancıya dönüştün. Bizim hikayemizin kahramanı değil, celladı oldun.”

Günler, haftalar birbirini kovaladı. Ayşe, Safir Tekstil’i kurtarmak için tüm gücüyle mücadele etti. Mert’in açtığı yara büyüktü. Şirket, ciddi bir mali krizin eşiğine gelmişti. Ayşe, bankalarla görüşüyor, tedarikçilerle konuşuyor, hukuki yolları araştırıyordu. Mert, tüm mallarını devretmeyi, her şeyden feragat etmeyi teklif etmişti. Ayşe kabul etti. Evleri, arabaları, tüm mal varlıkları satışa çıkarıldı. Elde edilen gelir, Safir Tekstil’in borçlarını kapatmaya yetecek miydi, belli değildi.

Ayşe, şirket için gecesini gündüzüne katarken, Mert’le olan evliliği de gözlerinin önünde eriyip gidiyordu. Artık aynı evde yaşayamıyorlardı. Mert başka bir yere taşınmıştı. Aralarındaki görünmez duvar, kırılamaz bir buzdağına dönüşmüştü. O buzdağının temeli, kırılan güvendi.

Bir öğleden sonra, Ayşe eski defterleri, babasının notlarını incelerken eline küçük, yıpranmış bir not defteri geçti. Babasının, işi kurduğu ilk yıllardan kalma kişisel notlarıydı. Son sayfalarında, okunaklı el yazısıyla bir not vardı: “Evlatlarım, işimizi dürüstlük ve güven üzerine kurdum. Bu temel sarsılırsa, gerisi boş. Para gelir, gider ama itibar ve güven, bir kez kaybedilirse bir daha geri gelmez.”

Ayşe notu okurken gözleri doldu. Babası haklıydı. Para geri kazanılabilirdi. İş yeniden ayağa kaldırılabilirdi. Ama Mert’le aralarındaki güven, sonsuza dek yitirilmişti. Babasının bu sözleri, Ayşe’nin kalbindeki acıyı dindirmiyor, aksine daha da keskinleştiriyordu. Mert’in iyi niyetle yola çıktığına dair söylemleri, Ayşe’nin zihninde yankılanıyordu ama bu, ihanetin acısını azaltmıyordu. İyi niyetle de olsa, en acımasız darbe en güvendiği yerden gelmişti.

Birkaç ay sonra, Safir Tekstil küçülse de ayakta kalmayı başarmıştı. Ayşe, şirketin tüm kontrolünü ele almış, kararlılıkla ileriye bakıyordu. Ancak her şeye rağmen, içinde kocaman bir boşluk vardı. Bir gün, bir banka görüşmesinden dönerken, bir kafede oturmuş, elinde titreyen bir fincan kahveyle dışarıyı seyreden Mert’i gördü. Yüzü çökmüş, gözleri ruhsuzdu. Eskiden tanıdığı o enerjik, kendine güvenen adamdan eser kalmamıştı.

Mert, Ayşe’yi fark ettiğinde gözleri parladı, ayağa kalkmaya yeltendi. Ama Ayşe sadece başını hafifçe salladı, yüzünde hiçbir ifade yoktu. Dönüp gitti. Arkasına bakmadı. O an anladı ki, affetmek belki mümkündü ama yeniden güvenmek imkansızdı. O an, Safir’in gözyaşları durmuş, yerine çelik gibi bir kararlılık gelmişti. Hayatı bir yalan üzerine kuruluydu, ama artık kendi gerçeğini yaratacaktı. Ve bu gerçekte, yalanlara yer yoktu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top