Aile Draması

Renklerin Sustuğu Yıllar

8 dakikalık okuma · 1312 kelime

İstanbul Teknik Üniversitesi’nin bahçesi, o gün her zamankinden daha canlı, daha şenlikliydi. Güneş, yeni mezunların kep attığı gökyüzüne altın tozları serpiyor, davul zurna sesleri coşkulu alkışlara karışıyordu. Ayşe, kalabalığın orta yerinde, elinde sıktığı çiçeğiyle dimdik duruyordu. Gözleri, pırıl pırıl parlayan cübbesiyle sahneye doğru ilerleyen tek oğlunu, Emre’yi arıyordu. Bulduğunda, dudaklarına buruk bir gülümseme yerleşti. Gururdu bu, tarifsiz bir gurur. Ama bu gururun altında, kimselere göstermediği, derin bir keder dalgası gizliydi. Sanki yüreğinin bir köşesi, bu parlak günü yaşayabilmek için kendinden bir parçayı koparıp atmıştı yıllar önce.

Emre’nin adı anons edildiğinde, Ayşe’nin kalbi göğsünü zorladı. Alkışlar, tezahüratlar… Emre, diplomasını aldı, kısa bir konuşma yaptı ve mikrofona yaklaşıp son sözlerini söyledi: “Bu başarı, öncelikle annemindir. Benim için hayatını feda eden, tüm imkanlarını seferber eden o kadına minnettarım. Seni seviyorum anne!” Emre sahneden inerken, kalabalığın arasından annesine doğru koştu. Ayşe’nin yanaklarına süzülen damlalar, sevinç gözyaşları mıydı, yoksa yılların birikmiş yorgunluğunun dışavurumu mu, kimse ayırt edemezdi.

O günün gecesi, evlerinde küçük bir kutlama vardı. Emre, iş başvurularından aldığı olumlu yanıtları, geleceğe dair hayallerini anlatırken, Ayşe onu dinliyor, zaman zaman onaylayan mırıltılar çıkarıyordu. Emre’nin gözlerindeki o ışık, Ayşe’nin içini ısıtıyordu. Ama o ışığın, kendinden ne kadar çok şeyi alıp götürdüğünü düşünmekten de alamıyordu kendini.

Ahmet, Ayşe’nin kocası, Emre henüz yedi yaşındayken ani bir kalp kriziyle vefat etmişti. Geride küçük bir ev, bir miktar borç ve onlardan da büyük bir boşluk bırakmıştı. Ayşe o güne kadar ev hanımıydı. En büyük tutkusu ise resimdi. Genç yaşında, adı duyulmaya başlanan, fırçasıyla ruhları tuvale döken yetenekli bir ressamdı. Ahmet onun en büyük destekçisiydi. Küçük sergiler açıyor, yerel gazetelerde hakkında methiyeler düzülüyordu. Ama Ahmet’in ölümüyle, renklerin dünyası Ayşe için sessizliğe büründü.

Borçlar, Emre’nin geleceği… Ayşe, fırçasını elinden bırakıp, hayatın acımasız gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kaldı. İlk iş, Ahmet’in bırakmak istemediği, ailenin yadigarı zeytinliği satmak oldu. Sonra, evdeki değerli eşyalar. Ama bunlar yeterli değildi. Emre’nin okulu, ihtiyaçları, büyüdükçe artan masraflar… Ayşe’nin aklına tek bir şey geldi: Kendi eserleri. Gençliğinin en parlak dönemlerinde yaptığı tablolar, henüz büyük galerilerde yer almasa da, ufak çaplı koleksiyoncular tarafından biliniyordu. Her biri ruhundan bir parça olan tablolarını, gözyaşları içinde, gizlice sattı. En sevdiği fırça setini, boyalarını, tuvallerini, her şeyini elden çıkardı. Kendi hayallerini, Emre’nin geleceği için kurban etti. Kimseye, özellikle de Emre’ye, bu fedakarlığın boyutunu anlatmadı. Sadece, “Babanızdan kalan küçük birikimler vardı yavrum, onları kullandık,” dedi. Emre, küçük bir çocuk saflığıyla buna inanmıştı.

Yıllar böyle geçti. Ayşe, gündüzleri temizlikçilik yapıyor, akşamları eve gelip yorgun bedenini dinlendirmiyor, Emre’nin dersleriyle ilgileniyor, ona sarılıp uyuyordu. Emre, annesinin çalışkanlığına, fedakarlığına hayrandı. Ama annesinin içindeki o derin boşluğu, hiç fark etmedi. Ayşe, resim yapmayı bıraktıktan sonra, sanki bir yanı solmuştu. Giyimine özen göstermez olmuş, saçlarına aklar düşmüş, elleri nasır tutmuştu. Tek tesellisi, Emre’nin her başarısıydı. Emre, annesinin hayalini gerçekleştiriyordu; okuyordu, öğretiyordu, yarınlara umutla bakıyordu.

Şimdi Emre, başarılı bir mühendis olmuştu. Büyük bir şirkette iyi bir pozisyona gelmiş, ilk maaşıyla annesine kolye almıştı. Ayşe, kolyeyi takarken gözleri doldu. “Benim aslan oğlum,” diye fısıldadı. Emre, annesine daha iyi bir hayat sunmak istiyordu. “Anne, artık çalışmana gerek yok. Ben sana bakarım. Hatta, daha büyük, ferah bir eve geçelim. Bu apartman dairesi sana dar geliyor.”

Ayşe, başını iki yana salladı. “Hayır oğlum, ben bu evde mutluyum. Alıştım buraya. Hem ben çalışmayı seviyorum. Boş duramam ki ben.”
Emre, annesinin bu isteksizliğine şaşırdı. Annesi hiçbir zaman kendisi için bir şey istemezdi. Bir hobi edinmesini, bir yerlere gitmesini söylese de hep geri çevirirdi. “Yaşlandık artık oğlum, ne hobisi?” derdi. Emre, annesinin hayatında bir boşluk olduğunu seziyor, ama bunun ne olduğunu bir türlü çözemiyordu.

Bir akşamüstü, Emre eski fotoğraflara bakarken, Meryem Teyze’nin eve gelmesiyle bölündü. Meryem Teyze, Ayşe’nin çocukluk arkadaşıydı ve Ayşe’nin geçmişini çok iyi bilirdi. “Aa Emrecim, bakıyorum da geçmişe dalmışsın,” dedi, Ayşe’nin gençlik fotoğrafını eline alarak. “Ah Ayşe’m ah… ne cevherlerdin bir zamanlar. Fırçanla neler yaratmazdın ki…”
Emre’nin kaşları çatıldı. “Fırça mı? Annem mi? Ne fırçası Meryem Teyze?”
Meryem Teyze, Ayşe’nin duyup duymadığını anlamak için mutfağa doğru baktı, sonra sesini alçalttı. “Sen bilmezsin Emrecim. Anneniz gençliğinde çok iyi resim yapardı. Hatta bayağı adı duyulmuştu. Birkaç sergi bile açmıştı.”
Emre şaşkınlıkla gözlerini açtı. “Resim mi? Annem? Bana hiç bahsetmedi. Neden bıraktı ki?”
Meryem Teyze iç çekti. “Baban vefat ettikten sonra, hayatın cilveleri diyelim. Bırakmak zorunda kaldı. O zamanlar çok zor günlerdi. Ama inanın bana, Ayşe’nin fırçasından çıkan her tablo bir şaheserdi.”
Ayşe, mutfaktan elinde çayla girdi o an. Meryem Teyze hemen konuyu değiştirdi. Emre ise annesine başka bir gözle bakmaya başlamıştı. Annesinin, kendisinden sakladığı bir geçmişi mi vardı?

Emre, o geceden sonra annesini daha dikkatli izlemeye başladı. Evin her köşesinde bir ipucu aradı. Ancak bulamadı. Ne bir tablo, ne bir eskiz defteri, ne de bir fırça… Sanki o hayat hiç yaşanmamıştı. Annesi, geçmişini o kadar derine gömmüştü ki, hiçbir iz kalmamıştı.

Bir hafta sonu, annesi komşu ziyareti için dışarıdayken, Emre çocukluğunun geçtiği odayı toplarken, yatağın altında duran eski bir sandığa rastladı. Üzeri tozlanmış, kenarları yıpranmış bu sandığı hiç hatırlamıyordu. Merakla kapağını açtı. İçinde, eskimiş çocukluk oyuncakları, babasının birkaç eski saati ve en altta, ince bir bezle sarılmış bir paket duruyordu. Paketi açtığında, şaşkınlıktan dili tutuldu. İçinden, renkleri solmuş, yer yer yıpranmış ama hala keskin bir güzelliğe sahip bir tablo çıktı. Tabloda, küçük bir çocuğun, yani Emre’nin, bir zeytin ağacının altında, elinde bir fırçayla duran bir kadına baktığı resmedilmişti. Kadının yüzü, Ayşe’nin gençlik haline o kadar benziyordu ki, Emre’nin nefesi kesildi. Bu tablo, bir sanat eserinin ötesinde, bir hikaye anlatıyordu.

Tablonun altında, incecik bir el yazısıyla yazılmış, sararmış bir defter ve tek bir fırça duruyordu. Defter, Ayşe’nin gençlik günlüğüydü. Emre titreyen elleriyle defteri açtı. İlk sayfalar, genç bir ressamın hayallerini, renklerle kurduğu dünyayı anlatıyordu. Her sayfada, fırça darbelerinin heyecanı, renklerin coşkusu hissediliyordu. Ancak sayfalar ilerledikçe, ton değişiyordu. Babasının vefatı, borçlar, Emre’nin geleceği…
Bir sayfada, Ayşe’nin kendi el yazısıyla şunlar yazılıydı:
*“Bugün, ‘Sonsuz Zeytin Ağacı’ tablomu sattım. İçimden bir parçayı koparıp attım sanki. Emre’nin okul taksiti için. Ahmet’ten kalan son mirasımızdı o tablo benim için. Ama Emre’nin geleceği, tüm miraslardan daha değerli. Fırçalarımı da sattım. En sevdiğim kırmızı boyayı bile… Bundan sonra sadece ellerimle çalışacağım. O da temizlik yaparken…”*
Emre’nin gözünden bir damla yaş düştü, yazıyı ıslattı. Defteri hızla çevirmeye devam etti.
*“Bugün, küçük Emre ‘Anne, neden hiç resim yapmıyorsun?’ diye sordu. ‘Zamanım yok yavrum,’ dedim. Yalan söyledim. Zamanım var ama fırçam yok. Renklerim yok. İçimdeki o ateş söndü. En azından o öyle sansın. Onun için değer. Onun gülümsemesi, benim en büyük tablom oldu.”*
Emre, defteri kapatıp elindeki küçük fırçaya baktı. Annesi, bu tek fırçayı saklamıştı. Belki de umudunu saklamıştı bu fırçada.

Ayşe eve geldiğinde, Emre’yi yerde, elinde tablo ve günlükle oturmuş buldu. Ayşe’nin yüzü bembeyaz oldu. Yıllardır sakladığı sır, gün yüzüne çıkmıştı.
“Emre… Ben…” Ayşe’nin sesi boğazına düğümlendi.
Emre yavaşça ayağa kalktı, gözleri annesinin gözlerine kenetlendi. “Anne, neden? Neden bana hiç bahsetmedin? Neden… kendini bu kadar feda ettin?” Sesi titriyordu.
Ayşe’nin gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. “Yavrum… seni korumak istedim. O zor günlerde, senin gözlerinde o umut ışığını söndürmek istemedim. Senin geleceğin, benim her şeyimdi. Senin iyi olman için… her şeyden vazgeçtim. Resim benim için bir tutkuydu ama sen… sen benim nefesimdin.”
Emre, annesine sarıldı. Bu sarılış, yılların birikmiş acısını, sessiz fedakarlığını ve tarifsiz sevgiyi içinde barındırıyordu. Annesinin o yorgun ellerini tuttu. “Anne, sen benim için renklerini feda etmişsin. Ama ben… ben onları sana geri getireceğim.”

Emre, o günden sonra annesinin odasına küçük bir stüdyo kurdu. En kaliteli fırçaları, en canlı boyaları aldı. Ayşe önce direndi. “Ben unuttum Emre, artık yapamam.” Ama Emre kararlıydı. “Denesene anne. Sadece denemekle başlar her şey.”
Ayşe, uzun yıllar sonra ilk kez eline bir fırça aldı. Koku, doku, renklerin dansı… Her şey eskisi gibiydi ama aynı zamanda farklıydı. Artık fırçasında sadece kendi ruhu değil, Emre’nin sevgisi ve minneti de vardı. İlk başta çekingen fırça darbeleri, zamanla güçlendi. Ayşe’nin yüzüne yeniden o gençlik ışıltısı geliyordu. Renkler, yıllarca sustuğu tuvalde yeniden konuşmaya başlamıştı.

İlk tablosunu, sandıktan çıkan o eski küçük Emre tablosunun yanına astı. Bu kez, zeytin ağacının altında duran kadın, Emre ile birlikte, gülümseyen ve geleceğe umutla bakan bir Ayşe’ydi. Renklerin sustuğu yıllar bitmiş, yeni bir başlangıcın tonları parlamıştı.

← Kitaplığa dön

Yukarı Çık