yasak aşk
Papatya Kokulu Vedalar
Nişan yüzüğü parmağında buz gibi dururken, Ayşe’nin kalbi ilk defa bir başkasının dokunuşuyla erimeye başlamıştı. Düğününe yalnızca haftalar kala, hayatının en önemli kararı çoktan verilmiş, yolu çoktan çizilmişti. Can, iyi bir adamdı. Kararlı, başarılı, ailesinin ve arkadaşlarının gözdesi. Ayşe’nin ailesinin “rüyaların damadı” diye tanımladığı, herkesin parmakla gösterdiği bir mühendis. Ama Ayşe’nin kalbi, Can’ın varlığıyla bile dolup taşmıyordu; aksine, son zamanlarda gitgide daha büyük bir boşlukla savaşıyordu. Bu boşluk, düğün hazırlıkları hızlandıkça, bembeyaz gelinliğin provası yapıldıkça, davetiyeler gönderildikçe daha da büyüyordu.
O ilkbahar sabahı, Ayşe, gelinlik provasından kaçar gibi kendini Moda Sahili’ne atmıştı. Boğaz’ın lacivert suları, içindeki fırtınanın tam aksine sakin ve huzurluydu. Sahildeki banklardan birine oturmuş, elindeki romanın sayfalarını çeviriyor ama kelimelerin zihnine ulaşmasına izin vermiyordu. Başını kaldırdığında, birkaç bank ötede, elinde bir eskiz defteriyle denize sırtını dönmüş, önündeki yaşlı çınar ağacını çizen bir adam gördü. Uzun, dalgalı saçları rüzgarda uçuşuyor, konsantre olmuş yüzünde hafif bir tebessüm beliriyordu. Ayşe, kendini onun çizgilerine kaptırdı, adeta büyülenmiş gibiydi. O an, çantasından düşen romanı fark etmedi bile. Kitap, yuvarlanıp adamın ayaklarının dibine kadar gitti. Adam, başını kaldırdı, gözleri Ayşe’nin gözleriyle buluştu.
Deniz’di adı. Gözlerinde derin bir okyanus saklayan, gülüşünde güneş parıltıları taşıyan bir mimar. Kitabını uzatırken sesindeki sıcaklık, Ayşe’nin donmuş kalbine sızan ilk güneş ışığı oldu. “Sanırım sizin,” dedi, kitabı Ayşe’ye doğru uzatırken. Ayşe, aptalca gülümsedi. “Teşekkür ederim,” diye mırıldandı, sesi kendi kulağına bile yabancı gelmişti. Ardından basit bir sohbet başladı. Kitaplar, mimarlık, İstanbul, rüzgarın kokusu. Her kelimesi, her bakışı Ayşe’nin içindeki kapıları aralıyor, uzun zamandır mühürlü kalmış odaları aydınlatıyordu. İlk kez, biri onu gerçekten dinliyordu, sadece söylediklerini değil, sustuklarını da anlıyor gibiydi. Sanki bin yıldır tanıdığı biriyle konuşuyordu. Ayrılırken Deniz, “Belki başka bir zaman, başka bir bankta yine karşılaşırız,” demişti, gözlerinin içi gülerek. O an, Ayşe’nin kalbinde bir tohum filizlendi, yasak olduğunu bildiği bir tohum.
Sonraki günler, Ayşe’nin hayatı tuhaf bir ritimle akmaya başladı. Gündüzleri Can’la düğün detaylarını konuşuyor, annesi Fatma Hanım’ın bitmek bilmeyen “düğün pastası nasıl olsun” sorularına cevap veriyor, arkadaşlarının “ne kadar şanslısın” yorumlarına zoraki gülümsemelerle karşılık veriyordu. Geceleri ise, yatağında uzanmış, zihni Moda Sahili’ndeki o bankta, Deniz’le yaptığı sohbetlerde kayboluyordu. Bu gizli dünyası, onun tek sığınağı olmuştu.
Bir hafta sonra, kader onları yine aynı parkta, aynı bankta buluşturdu. Bu sefer, Ayşe’nin elinde Deniz’in tavsiye ettiği bir kitap, Deniz’in elinde ise eskiz defteri vardı. Sohbetleri derinleşti, hayatlara, hayallere, pişmanlıklara uzandı. Deniz, Ayşe’nin ressam olma hayalinden, çocukluğundaki haksızlığa uğramış bir palyaçonun hikayesinden bahsetti. Ayşe, ilk kez birine içindeki gerçek Ayşe’yi açıyordu. Deniz, onu anlamakla kalmıyor, ruhunu besliyordu. Ayşe’nin nişanlı olduğunu biliyordu Deniz. İlk başlarda mesafeli durmaya çalışmış, arkadaşlık sınırlarını aşmamaya özen göstermişlerdi. Ama ruhları birbirine o kadar çekiliyordu ki, bu sınırları korumak imkansız hale gelmişti. Gözlerindeki bakışlar, ellerinin kazara değdiği anlar, her ikisi için de tarifsiz bir acı ve tatlılık taşıyordu.
Ayşe’nin vicdanı, her geçen gün daha da ağırlaşıyordu. Can, kendisi için ne kadar iyi bir koca adayı olsa da, Ayşe’nin kalbi Deniz için atıyordu. Can’ın ona olan sevgisi, Ayşe’nin ihanet duygusuyla daha da büyüyordu. Yemek masasında Can’ın elini tutarken, aklında Deniz’in dokunuşu canlanıyor, suçluluk duygusu boğazına düğümleniyordu. Annesi Fatma Hanım, Ayşe’nin dalgınlığını fark ediyor, “Düğün stresi kızım, geçer,” diyerek teselli etmeye çalışıyordu. Ama Ayşe biliyordu ki bu stres değildi, bu bir iç savaş’tı.
Düğün tarihi hızla yaklaşıyordu. Son iki hafta. Ayşe ve Deniz’in buluşmaları daha sık ve daha gizli hale gelmişti. Bazen küçük bir kafede, bazen Tarihi Yarımada’nın kalabalık sokaklarında, bazen de Moda’daki eski, yıkık bir evin bahçesinde, harabelerin gölgesinde. Her buluşma, Ayşe için bir nefes alma molası, ama aynı zamanda kaçınılmaz sona doğru atılan bir adım oluyordu.
Bir öğleden sonra, Moda Sahili’ndeki o bankta oturmuşlardı. Hava bulutluydu, rüzgar hırçın esiyordu. Deniz, Ayşe’nin ellerini tuttu. Parmaklarındaki nişan yüzüğünü fark etmemiş gibiydi, ya da fark etmiş ama umursamamıştı. “Ayşe,” dedi, sesi titriyordu, “Bunu yapamam. Seni başkasına kaptırmayı, bu gerçeği görmezden gelmeyi başaramıyorum.”
Ayşe’nin gözleri doldu. “Ben de,” diye fısıldadı, “Ben de ne yapacağımı bilmiyorum Deniz. Her şey beni bu evliliğe sürüklüyor. Ailem, Can, yıllardır çizilen bir hayat… O kadar güçsüzüm ki karşısında.”
Deniz, “Güçlü olmalısın Ayşe,” dedi, gözlerini onun gözlerinden ayırmadan. “Kendi hayatının kaptanı sensin. Mutsuz olacağın bir evliliğe mahkum edemezsin kendini.”
O an, Ayşe’nin aklından Can’ın yüzü geçti. Onun hayal kırıklığını, ailesinin utancını düşündü. Bu kadar insanı karşısına almaya cesareti var mıydı? Bir an, Deniz’le el ele, her şeyi geride bırakıp gidebileceklerini hayal etti. Ama bu bir rüya gibiydi, gerçek olamayacak kadar güzel ve acımasız.
Akşam eve döndüğünde, Can onu kapıda bekliyordu. Yüzü asıktı. “Ayşe, iyi misin? Son zamanlarda çok dalgınsın. Bir şey mi var?” diye sordu, endişeyle. Ayşe, yalan söyledi. “Düğün stresi Can, biliyorsun. Her şey üst üste geldi.” Can, inanmış gibi görünmese de üstelemedi. Onu kollarına alıp sarıldı. Ayşe, Can’ın güvenli kolları arasında bile huzursuzdu. Bu sarılma, Deniz’in sarılması gibi değildi. Can’ın kalp atışları, Ayşe’nin kalbindeki Deniz’in melodisine eşlik edemiyordu.
Düğün töreni, İstanbul’un en görkemli otellerinden birinin balo salonunda gerçekleşecekti. Provalar, son kontroller, telaşlı bir koşuşturmaca… Ayşe, bu karmaşanın içinde bir gölge gibiydi. Herkesin neşeli yüzleri, onun içindeki fırtınayı daha da şiddetlendiriyordu. Gelinliğini giydiğinde, aynada gördüğü kadına baktı. Güzeldi, evet. Ama gözlerinde mutluluk yerine, derin bir hüzün vardı. Bu, başkası için hazırlanmış bir gelindi, o gelinin içinde başka bir kadın hapsolmuştu.
Düğün gününün sabahıydı. Ayşe, uyanır uyanmaz yatağından kalktı. Saat henüz erken, evde herkes uyuyordu. İçinde tarifsiz bir boşluk ve karar vermişliğin garip bir sakinliği vardı. Komodin çekmecesini açtı, içinde, o ilk buluşmalarında Moda Sahili’nden kopardığı, kurutup bir kitabın sayfaları arasına sakladığı küçücük bir papatya vardı. O papatya, Deniz’le aralarındaki o saf, kırılgan ve yasak aşkın simgesiydi. Gözlerini kapatıp bir an Deniz’i düşündü. Onun gülümseyen yüzünü, ellerini, gözlerindeki okyanusu… Sonra gözlerini açtı.
Minik papatyayı eline aldı. Küçük bir kağıt parçasına, sadece tek bir kelime yazdı: “Unutma.” Papatyayı ve notu küçük, zarif bir zarfın içine koydu. Üzerine sadece “Deniz” yazdı. Dışarı çıkıp, düğün arabasının kendisini almasını beklerken, gizlice, her zaman uğradığı o küçük sahil kafesinin kitap rafına bıraktı. Deniz’in orada rastgele bulacağını umuyordu, ya da belki de sadece bir veda jestiydi, kalbinden kopan bir çığlık.
Ayşe’nin düğünü, tıpkı hayal edildiği gibi kusursuzdu. Her şey yerli yerindeydi. Müzik, çiçekler, kalabalık… Ayşe ve Can, pistte ilk danslarını ederken, yüzlerinde zoraki de olsa birer gülümseme vardı. Ama Ayşe’nin gözleri, kalabalıkta tanıdık bir silüeti arıyordu. Bulamadı. Belki de iyiydi, belki de böyle olması gerekiyordu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, Ayşe, gelinliğini değiştirmek için odasına çekildi. Aynadaki yansımasına bir kez daha baktı. Gözlerinde ne coşku, ne de yeni bir başlangıcın heyecanı vardı. Sadece derin bir bilgelik ve kabullenme. Evlenmişti. Kaderine boyun eğmişti. Ama kalbi, sonsuza dek o papatya kokulu vedayla mühürlenmişti. İçindeki Deniz, asla unutulmayacak, her zaman fısıldayacaktı ona, “Kendi hayatının kaptanı sensin.” Ayşe, o gece, yatağına uzanırken, göğsündeki sızıyı hissetti. Bu, bir son değil, belki de başka bir başlangıçtı. Kendi içine yaptığı bir yolculuğun başlangıcı. Bir zamanlar parmağındaki yüzüğün buz gibi durduğunu düşünürken, şimdi, o yüzüğün ağırlığını, kendi seçimlerinin ve suskunluğunun ağırlığını hissediyordu. Papatyalar boyun eğse de, rüzgarın fısıltısı hep aynı kalacaktı.
