Aile Draması

Mermer Merdivenler

8 dakikalık okuma · 1613 kelime

Kütüphanenin nemli kokusu, Ayşe’nin burnuna dolduğunda, gecenin ayazı omurgasına yeni bir titreme bırakmıştı. Saat ikiye geliyordu ve dışarıda simitçinin sesinden başka bir canlının fısıltısı yoktu. Bilgisayar ekranındaki Autocad çizimi, gözlerinin önünde dans eden bir sis perdesi gibiydi. Üç saat sonra açılacak olan kafede, o sis perdesi yerini gerçekliğin acımasız ışığına bırakacaktı: masaları silmek, kahve makinesini temizlemek, patronun bitmek bilmeyen emirlerine baş sallamak… İstanbul Teknik Üniversitesi’nin prestijli mimarlık bölümünde üçüncü sınıf öğrencisi olmakla, sabaha karşı dörtte kalkıp mesaiye yetişmek arasında, Ayşe’nin hayatı ince bir ipte yürüyen cambazın dengesizliğiydi.

Ekrandaki karmaşık cephe detaylarına odaklanmaya çalışırken, bir an durup elini karnına götürdü. Son yediği yemek öğle vaktinde, babasının evden getirdiği kuru fasulye olmuştu. Şimdi boğazı yanıyor, midesi kazınıyordu. Ama ders çalışmak zorundaydı. Bu proje onun için sadece bir notdan ibaret değildi; bir çıkış bileti, annesinin her gece duvardaki çatlağı izlerken yüzüne oturan umutsuzluğu silip atacak tek şanstı.

Kapı aralandı, soğuk bir rüzgarla birlikte içeri giren temizlik görevlisi, Ayşe’nin dışarıdaki dünyadan ne kadar koptuğunu hatırlattı. Kitaplarını ve notlarını hızla topladı, bilgisayarını kapattı. Çantasının fermuarını çekerken, içinden bir hışımla cebindeki son yirmi lirayı kontrol etti. Taksiye yetmezdi. Dolmuşa atlayacak, oradan da metroya binecekti. Gece vardiyası yediye kadar sürecek, ardından direkt okula geçecekti. Günde üç-dört saat uykuyla ayakta kalıyordu.

Kafenin soğuk, metal kokusu, Ayşe’nin yüzünü tokatlar gibi çarptı. Mermer tezgahın üzerindeki lekeyi silerken, kapıdan giren ilk müşteriyle irkildi. Deniz Alkan. Üniversiteden, aynı sınıftan. Derslerde hep ön sıralarda oturan, pırıl pırıl giyimli, her zaman gülümseyen o çocuk. Ayşe’nin varlığını, çoğu zaman hissetmeyenlerden.

Deniz, Ayşe’yi görünce duraksadı. Gözleri şaşkınlıkla aralandı. “Ayşe? Sen… burada mı çalışıyorsun?” Sesi nazik, ama şaşkınlığı apaçıktı. Ayşe’nin yanakları kızardı. Bu, saklamak istediği bir gerçekti. Bir yandan utanç, bir yandan da gururla karışık, “Evet,” dedi, sesi boğuk çıktı. “Sabah vardiyasındayım.”

Deniz’in yüzündeki şaşkınlık yerini utangaç bir gülümsemeye bıraktı. “Ben de… bir arkadaşla buluşacaktım, erken gelmişim.” Gözleri Ayşe’nin yorgun yüzünde gezindi, sanki ilk kez görüyormuş gibi. “Umarım çok yorulmuyorsundur.” Ayşe sadece başını sallamakla yetindi. Sanki daha fazla konuşsa, üzerine yığılan tüm yorgunluk bir anda ortaya dökülecekti. Deniz, kahvesini alıp köşedeki bir masaya geçti, ama Ayşe’nin sırtında onun bakışlarını hissettiğini sanıyordu. Bu karşılaşma, Ayşe’nin içine bir diken gibi battı. Sınıf farkı, o an en net haliyle yüzüne vurulmuştu.

Bir hafta sonra, yılın en prestijli mimarlık projesi yarışması için gruplar belirlendi. Ayşe, tek başına çalışmak istese de, dekanlık tarafından dört kişilik bir gruba atanmıştı. Grubun lideri Deniz Alkan’dı. Yanlarında iki parlak, zengin çocuk daha vardı: Melis ve Mert. İkisi de derslerde çok aktif değildi ama sosyal çevreleri ve ailelerinin sağladığı imkanlarla her zaman öndeydiler.

İlk toplantı, üniversitenin lüks mimarlık stüdyolarından birinde yapıldı. Herkes son model laptoplarını açmış, grafik tabletlerini kurmuştu. Ayşe’nin eski, hantal dizüstü bilgisayarı aralarında bir uzay gemisiyle yan yana duran eski bir buzdolabı gibiydi. Deniz, gülümseyerek “Ayşe, senin fikirlerin harika, sunumlarda hep en yaratıcı olan sensin. Bu projede senin vizyonuna çok ihtiyacımız var,” dedi. Ayşe, ona minnetle baktı, ama aynı anda bir huzursuzluk hissetti. Fikirleri iyi olabilirdi, ama bunları hayata geçirecek araçları yoktu.

Proje ilerledikçe, Ayşe’nin dehası parlamaya başladı. Çizimleri nefes kesiciydi, detaylara hakimiyeti hayranlık uyandırıyordu. Ama bir yandan da kısıtlamaları belirginleşiyordu. Özel bir yazılım gerektiren karmaşık renderlar için Deniz’in bilgisayarına ihtiyacı vardı. Proje için gerekli olan pahalı maket malzemelerini alacak parası yoktu. “Ayşe, niye bu kadar geç kalıyorsun? Haftaya teslim var!” diye söyleniyordu Melis bir akşam. Ayşe’nin içinden “Çünkü senin gibi babamın kredi kartıyla alışveriş yapamıyorum, günde on saat çalışıyorum,” demek geçti, ama sadece “Uykusuzluktan,” diyebildi.

Deniz, Ayşe’nin bu zorluklarını fark ediyordu. Geceleri stüdyoda Ayşe’nin yanında kalmaya başladı, ona kendi bilgisayarını kullandırtıyor, maket için gerekli malzemeleri kendi cebinden alıyordu. “Merak etme, ben hallederim. Bu proje hepimizin,” diyordu. Ayşe, bu ince düşünceye hem minnettar hem de rahatsızdı. Deniz’in iyi niyetini sorgulamıyordu, ama bu yardımların her biri, aralarındaki uçurumu daha da derinleştiriyordu.

Bir akşam, Ayşe’nin babasının eski bir kalp rahatsızlığı nüksetti. Acilen hastaneye kaldırıldı. Annem, çaresizce telefonun diğer ucunda ağlıyordu. Hastane masrafları, ilaçlar… Evdeki tüm birikim tükenmişti. Ayşe, o gece projeyi, geleceğini, her şeyi unutmuştu. Babasının hayatı söz konusuydu. Ertesi gün, bitap bir şekilde okula gitti. Deniz, Ayşe’nin solgun yüzünü görünce yanına geldi. “Ayşe, iyi misin? Dün gece ulaşamadık sana, projeyi konuştuk…”

Ayşe’nin gözleri doldu. “Babam hastanelik oldu Deniz. Paramız yok, sigortası da yetersiz…” Sesi titriyordu. Deniz’in yüzündeki gülümseme silindi. “Ne demek para yok? Elbette bulunur. Benim babamın tanıdıkları var, bir şekilde hallederiz.” Ayşe’nin içine bir sıcaklık yayıldı, ama aynı zamanda bir ürperti hissetti. Bir kez daha, bu durum ona ne kadar çaresiz olduğunu, Deniz’in ise ne kadar şanslı olduğunu hatırlattı.

Deniz’in yardımıyla babasının bazı masrafları karşılandı. Bir özel hastaneden indirimli fiyatlarla hizmet alındı. Ayşe, Deniz’e nasıl teşekkür edeceğini bilemiyordu. Bu durum, aralarında görünmez bir bağ kurmuştu. Proje de nihayet şekillenmeye başlamıştı. Ayşe’nin özgünlüğü, Deniz’in teknik bilgisi ve Melis ile Mert’in sosyal yetenekleri (özellikle sunum becerileri) bir araya gelmiş, ortaya gerçekten iddialı bir iş çıkmıştı.

Jüri önündeki sunumları alkışlarla karşılandı. Projeleri birinci seçildi. Tüm üniversite onlardan bahsediyordu. Kutlamalar, tebrikler… Ayşe, hayatında ilk kez bu kadar büyük bir başarı hissini tadıyordu. Ancak o alkışların arasında bile, gözleri Deniz’i aradı. Deniz, ona gururla gülümsüyordu. O an Ayşe, Deniz’e karşı farklı bir şeyler hissetmeye başladığını fark etti. Bir minnettarlıktan öte, bir yakınlık, bir hayranlık… ve belki de umutsuz bir aşk.

Zaferin hemen ardından, Deniz’in babası, ünlü mimar Levent Alkan, Ayşe’yi ofisine çağırdı. Büyük, modern bir cam kulede, İstanbul’a tepeden bakan, devasa bir ofisti. Levent Bey, masasında Ayşe’ye projeyi anlatan bir dergi kapağı gösterdi. “Harika bir iş çıkardın Ayşe. Deniz de senin yeteneğinden çok bahsetti.”

Ayşe’nin kalbi hızla çarpmaya başladı. Bir iş teklifi mi alıyordu? Hayatının dönüm noktası bu mu olacaktı? Levent Bey, gülümsedi. “Şimdi, sana bir teklifim var. Bizim firmamızda bir stajyer araştırmacı pozisyonu açıldı. Proje analizleri yapacaksın, veri toplayacaksın. Oldukça iyi bir maaşı var, part-time da çalışabilirsin. Özellikle üniversite hayatında zorlandığını duydum…” Levent Bey’in gözlerinde, Ayşe’nin sırrını bildiğini ima eden, alaycı bir pırıltı vardı.

Ayşe’nin zihnine bir şimşek çaktı. Bu bir iş teklifinden çok, bir tuzaktı. Bu, Ayşe’yi Deniz’den uzaklaştırmak, onu “kendi yerine” geri göndermek için hazırlanmış, parayla paketlenmiş bir darbeydi. “Zorlandığımı duydunuz?” diye tekrarladı Ayşe. “Evet, biliyoruz Ayşe. Hayatın zorluklarını biliyoruz. Bu teklif, sana bir kapı aralayabilir. Maddi durumunu düzeltir, ailene yardımcı olursun.”

Teklifin cazibesi, Ayşe’nin zayıf noktasını hedef alıyordu. Babasının ilaçları, annesinin sessiz endişesi… Bir anlık tereddüt yaşadı. Ama sonra, Levent Bey’in gözlerindeki o küçümseyici pırıltı, Ayşe’nin içindeki ateşi yeniden harladı. “Peki bu teklif, Deniz’in de haberi olmadan mı yapılıyor?” diye sordu, sesi mümkün olduğunca sabit tutmaya çalışarak.

Levent Bey’in yüzündeki gülümseme biraz soldu. “Bu, seninle ilgili Ayşe. Deniz’in kariyer planları var. Geleceği belli. Senin yeteneğini değerlendirmek istedim sadece.” Ayşe, bu cümlenin ardındaki gerçek niyeti çok iyi anladı: Deniz’in geleceğinde, Ayşe’nin olmaması gerekiyordu. Aileleri bu durumu asla kabul etmezdi.

Aynı günün akşamı Deniz, ofisine kapandı. Babasıyla büyük bir tartışma yaşamıştı. Ayşe’ye yapılan teklif, Deniz’i çileden çıkarmıştı. Ayşe’yi aradı, sesi öfke ve hayal kırıklığıyla doluydu. “Ayşe, babamın yaptıklarını duydum. Çok özür dilerim. Bu… bu kabul edilemez!”

Ayşe, telefonun diğer ucunda sessizce dinledi. İçindeki fırtına dinmemişti. “Deniz,” dedi sonunda, sesi yorgun ama kararlıydı. “Kabul ettim.”

Deniz’in nefesi kesildi. “Ne? Neyi kabul ettin? O pozisyonu mu?”

“Evet,” dedi Ayşe. “Kabul ettim. Babana da söyledim, yarın işe başlayacağım.”

Deniz’in sesi öfkeyle yükseldi. “Ayşe, bu bir tuzak! Seni benden uzaklaştırmak için, seni susturmak için… Bu senin hayallerine ihanet etmek demek!”

Ayşe, derince bir nefes aldı. “Hayallerim mi? Benim hayallerim, babamın ilaçlarını alabilmek, annemin yüzündeki o korkuyu silecek parayı kazanabilmek. Benim hayallerim, senin lüks bir stüdyoda gerçekleştirdiğin hayallerden çok farklı Deniz.” Ayşe’nin sesi titremeye başlamıştı. “Senin baban bana bir kapı açtı. Küçük, kirli, manipülatif bir kapı, evet. Ama bu kapıdan içeri girmezsem, bir daha asla böyle bir şansım olmayacak.”

“Ama biz…” Deniz’in sesi kısıldı. “Bizim aramızdaki ne olacak?”

Ayşe, gözlerini kapattı. Göz pınarlarında acı bir yaş belirdi. “Bizim aramızda hiçbir zaman ‘biz’ olmadı Deniz. Sadece mermer merdivenlerin iki farklı basamağında duran iki insan vardı.”

Telefon kapandı. Ayşe, elinde titreyen telefonu yatağa bıraktı. Gözlerini açtığında, tavanındaki çatlağı değil, kendi odasının tavanını görüyordu. Bu odadan çıkmanın tek yolu, o mermer merdivenlerden geçmekti. Ve bedeli ne olursa olsun, Ayşe bu bedeli ödemeye hazırdı. Çünkü biliyordu ki, o merdivenler sadece yukarı çıkış için değil, aynı zamanda kendini ispatlamak için bir arenaydı. Levent Alkan’ın istediği gibi bir piyon olmayacaktı. Kendi oyununu oynayacaktı.

Aylar geçti. Ayşe, Levent Alkan’ın firmasında çalışıyordu. Ofisin en alt kademesinde başlamıştı ama zekası, azmi ve adaptasyon yeteneği kısa sürede fark edilmişti. Proje analizlerindeki keskin görüşleri, üstlerinin dikkatini çekiyordu. Başlangıçtaki küçümseyici bakışlar, yerini saygıya, hatta zaman zaman hayranlığa bırakmıştı. Levent Alkan, Ayşe’nin yeteneğinin farkındaydı, ama Ayşe’nin içindeki sessiz isyanı ve kararlılığı göremiyordu.

Bir öğle molasında, firmanın lüks kafeteryasında, Ayşe köşedeki masalardan birinde tek başına oturuyordu. Karşısına bir gölge düştü. Başını kaldırdığında Deniz’i gördü. Sakalları uzamış, gözleri eskisi kadar parlamıyordu. “Nasılsın Ayşe?” dedi, sesi bitkin.

“İyiyim, çalışıyorum,” dedi Ayşe, soğuk bir şekilde.

Deniz, sandalyesini çekip oturdu. “Babam… babamın yaptıklarından sonra, ben de her şeyi sorguladım. Firmada bana ayrılan yeri, geleceğimi… Hatta bizim projeyi bile.”

Ayşe, onun yüzüne baktı. Bir zamanlar parlayan o çocuk gitmiş, yerine yorgun, içe dönük bir adam gelmişti. “Herkes kendi yolunu seçer Deniz. Sen de seçtin, ben de.”

Deniz, acı bir gülümsemeyle başını salladı. “Benim yolum, babamın çizdiği yolmuş. Keşke senin kadar cesur olabilseydim.”

Ayşe, kahvesinden bir yudum aldı. “Cesaret değil Deniz, çaresizlik.” Gözlerini pencereden dışarıdaki gökdelenlere çevirdi. “Bu mermer merdivenler, yukarı çıktıkça daha da soğuyor. Ama bir gün, ben kendi merdivenlerimi inşa edeceğim. Ve onlar, betondan da olsa, taştan da olsa, benim olacak.”

Deniz, sessizce Ayşe’ye baktı, sanki onu ilk kez anlıyormuş gibi. Ayşe ise, içindeki ateşi, o soğuk mermer merdivenlere karşı bir kalkan gibi kullanmaya devam ediyordu. Yükseliyordu, evet. Ama her basamakta, geride bıraktığı dünyayı, ödediği bedeli ve kimsenin bilemediği o sessiz intikamı da yanında taşıyordu. Mermer merdivenler onu kendine çekiyor, ancak o, o merdivenlerin bir parçası olmayı reddediyordu. O, o merdivenleri kendi hayalleriyle yeniden şekillendirecekti. Ve o an geldiğinde, kimsenin onu durdurmaya gücü yetmeyecekti.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top