Aile draması

Merdivenlerden Akan Lavanta

9 dakikalık okuma · 1684 kelime

Mermer merdivenlerden yükselen lavanta ve taze kesilmiş çiçek kokusu, Elif’in ciğerlerini yakıyor, sanki nefes aldığı hava bile ait olmadığı bir yere aitti. Konuklar ailesinin Boğaz’a nazır yalısının devasa kapısından içeri adım attığında, küçük dünyasıyla bu gösterişli yaşam arasındaki uçurumun hiç bu kadar derin olabileceğini tahmin etmemişti. İlk iş günüydü, ama daha şimdiden boğazına bir yumruk oturmuştu. Beyaz üniforması, ütülü ve pırıl pırıl olsa da, burada bir hizmetli olduğunu bağırıyordu adeta.

Selin Hanım, evin hanımı, ince uzun parmaklarıyla gösterişli bir porselen vazoyu işaret etti. “Elif, bu vazo çok kıymetli. Annemden kalma. Temizlerken son derece dikkatli olmalısın. Herhangi bir hasarda sorumluluk senindir.” Sesi soğuk, mesafeli ama aynı zamanda beklenti doluydu. Elif başını salladı, boğazındaki yumruyu yutkunarak indirmeye çalıştı. Elif için bu vazonun kıymeti, kendi hayatında sahip olduğu tek değerli şey olan, annesinden kalma küçük, işlemeli bir mendilin kıymetinden çok farklıydı. Birisi parayla ölçülüyordu, diğeri ise hatıralarla.

Konuklar yalısı, sadece lüks değil, aynı zamanda gizli bir müze gibiydi. Antikalar, yağlı boya tablolar, kristal avizeler… Elif, bir yandan toz alırken bir yandan da etrafına hayranlıkla, biraz da kızgınlıkla bakıyordu. Bu kadar çok şeyin bir araya gelmesi, bu kadar çok boşluğa sahip olabilmek nasıl mümkündü? Kendi evlerinde, daracık odalarında eşyalar bile birbirine sokulurdu adeta, sıcak bir nefes gibi. Burada ise her şey birbirine yabancı, uzakta ve soğuktu.

Ailesi için çalışmaya gelmişti buraya. Babası hastaydı, annesi ise ev işlerinden arta kalan zamanlarda dikiş dikerek ufak tefek katkıda bulunmaya çalışıyordu. Küçük kız kardeşi Ayşe’nin ise hayalleri vardı; üniversite okumak, doktor olmak istiyordu. Elif, Ayşe’nin hayallerinin, bu yalıdaki her vazodan, her tablodan daha kıymetli olduğuna inanıyordu. O yüzden her sabah erken kalkıp, otobüs ve dolmuş aktarmalarıyla bu zenginliğin kalbine geliyordu.

İlk haftalar zordu. Selin Hanım’ın bitmek bilmeyen talepleri, Cem Bey’in neredeyse hiç yüzüne bakmaması Elif’i yıpratıyordu. En ufak bir hatasında gözlerini kısıp, “Dikkatli ol Elif, burası senin evin değil,” bakışları atıyorlardı. O bakışlarda, Elif’in varlığına yönelik derin bir küçümseme saklıydı. Oysa Elif, kendi evlerinde de aynı titizlikle, aynı özenle çalışırdı. Fark, kendi evinde bunu bir sevgiyle, burada ise bir zorunlulukla yapmasıydı.

Bir öğleden sonra, kütüphaneyi düzenlerken, Elif’in elindeki eski bir romana gözü takıldı. “Yoksul İnsanlar.” Dostoyevski. Kapağı okşarken, kitaplığın diğer tarafında, derin bir koltuğa gömülmüş Emir’i fark etti. Emir, Konuklar ailesinin genç oğlu, otuzlarının başında, yakışıklı ve dalgın bir genç adamdı. Çoğu zaman odasında, elinde bir kitap veya tabletiyle vakit geçirirdi. Diğer aile üyeleri gibi burnu havada değildi ama o da kendi dünyasına hapsolmuş gibiydi. Gözleri Elif’in elindeki kitaba takıldı.

“Dostoyevski mi okuyorsun?” diye sordu, sesi yumuşaktı.
Elif irkildi, kitabın kapağını hızla kapattı. “Sadece bakıyordum, efendim.”
“Efendim demene gerek yok. Emir ben. Okuyorsan, beğeneceksin. Özellikle de o romanı.”
Elif tereddüt etti. “Ben… okumayı severim.”
“Anladım.” Emir gülümsedi. “Hangi yazarları seversin?”
Şaşkınlıkla baktı Elif. Hayatında ilk kez bu evde biriyle böyle sıradan bir sohbet ediyordu. Bir an için gardını düşürdü ve sevdiği birkaç yazarın adını söyledi. Bu, aralarındaki ilk samimi andı. Bu andan sonra, Emir’in gözleri Elif’i daha sık arar oldu.

Bir ay içinde, Elif ve Emir arasında ince bir bağ oluştu. Emir, Elif’in okuduğu kitapları sorar, bazen kütüphaneden ona kitaplar önerirdi. Elif, molalarında veya iş bitiminde Emir’in önerdiği kitapları okur, bazen de ona kendi hayatından küçük hikayeler anlatırdı. Emir, Elif’in hayatına, onun ailesinin mücadelesine, Ayşe’nin hayallerine ilgi duyuyordu. Sanki kendi lüks fanusunda göremediği bir gerçeği, Elif’in gözlerinden görüyordu. Elif de Emir’in yalnızlığını, ailesinin soğukluğunu, sanat ve edebiyata olan tutkusunu fark etmişti. Birbirlerinin dünyalarına bir pencere açmışlardı, ama bu pencerelerin arasına camdan görünmez bir duvar örülmüştü sanki. Bu duvar, onların ait olduğu sınıflardı.

Elif, Emir’e karşı hissettiği bu çekime direnmeye çalışıyordu. Biliyordu ki bu bir yanılsamaydı, tehlikeli bir oyundu. O sadece bir hizmetliydi, Emir ise gelecekte bu yalıya sahip olacak Konuklar ailesinin veliahtı. Aralarındaki bu ince çizgi, her an görünmez bir el tarafından silinebilirdi. Kendi kendine, “Unutma Elif, sen buraya hayallerini gerçekleştirmeye geldin, başkalarınınkini yaşamaya değil,” diye telkinlerde bulunuyordu.

Bir akşamüstü, yalının geniş salonunda büyük bir parti vardı. Elif ve diğer hizmetliler, tabaklar ve içeceklerle koşturup duruyorlardı. Giyin kuşanmış, kahkahalar atan insanlar arasında Elif kendini bir gölge gibi hissediyordu. Herkes Elif’i sanki orada değilmiş gibi davranıyordu, ama aynı zamanda her an görünmez bir hata yapma riskinin farkındaydı. Gecenin ilerleyen saatlerinde, bahçedeki şarap ve kahve lekelerini temizlerken, Cem Bey ve Selin Hanım’ın sesleri kulağına çalındı. Geri çekildi, görünmeden dinlemeye başladı.

“Ne yapacağız Cem? Hakkı Amca’nın işine son vermemiz gerekiyor. Bu kadar masraf gereksiz. Yeni bir genç, daha az maaşla çalışır.” Selin Hanım’ın sesi buz gibiydi.
Cem Bey, “Doğru söylüyorsun. Ama bunca yıl sonra tazminat… Biliyorum, biraz sorunlu olacak ama başka çaremiz yok. Ne de olsa eski usul çalışıyor, modern ekipmanlara da ayak uyduramıyor artık.”
Hakkı Amca… Yalının emektar bahçıvanıydı. Yirmi beş yıldır burada çalışıyordu. Elif’in buraya geldiği ilk günden beri ona iyi davranan tek kişiydi. Elif’e her sabah bahçeden taze bir çiçek getirir, “Kızım, bu çiçek de senin gibi açsın her gün,” derdi. Elleri toprak kokan, yüzü güneşle yanmış, her zaman güler yüzlü bir adamdı. Ve şimdi, yıllarını bu aileye vermiş bu adamı, üç kuruş fazla para için kapı önüne koyacaklardı. Elif’in kalbi sıkıştı. Bu acımasızlık karşısında midesi bulandı.

Ertesi gün, Elif fırsat kolladı ve Emir’i kütüphanede buldu.
“Emir Bey,” diye söze başladı, sesi titriyordu. “Size bir şey anlatmam gerekiyor.”
Emir, elindeki kitabı kenara bıraktı, Elif’in yüzündeki endişeyi fark etti. “Ne oldu Elif? İyi misin?”
Elif, Hakkı Amca’nın durumunu, dün gece duyduklarını anlattı. Kelimeler boğazına düğümleniyor, öfkesiyle karışık bir hüzün hissediyordu. “Hakkı Amca’nın paraya ihtiyacı var, karısı hasta. Yirmi beş yılını verdi bu eve. Nasıl yaparlar bunu?”
Emir’in yüzündeki ifade değişti. Önce şaşkınlık, sonra rahatsızlık. “Babam böyle bir şey yapmaz. Yani, yaparsa da bir nedeni vardır mutlaka.”
“Nedeni mi? Nedeni daha az para vermek!” Elif’in sesi yükselmişti. “Her şey para değil, Emir Bey. İnsanlık diye bir şey var, vefa diye bir şey!”
Emir kaşlarını çattı. “Sakin ol Elif. Ben konuşurum babamla. Eminim bir yanlış anlaşılma vardır.”
Ama Elif, Emir’in sesindeki güvensizliği ve ailesine karşı gelme konusundaki isteksizliğini fark etmişti. Kendi dünyasıyla Emir’inki arasındaki görünmez duvarın ne kadar kalın olduğunu yeniden hissetti.

Aynı günün öğleden sonrası, Selin Hanım, elinde bir gazete, sert adımlarla Elif’in yanına geldi. Elif, salonun camlarını siliyordu.
“Elif!” Selin Hanım’ın sesi keskin bir bıçak gibiydi. “Emir’le aranızdaki bu yakınlık nedir? Oğlumu oyaladığını mı sanıyorsun?”
Elif irkildi, elindeki bezi düşürdü. “Ne? Ben… Ben hiçbir şey yapmadım, Selin Hanım.”
“Yaptın elbette! Yoksul ama saf kız rolüyle oğlumun kafasını karıştırmaya çalışıyorsun. Bu evdeki yerini unuttun mu? Yoksa aklında başka şeyler mi var?” Selin Hanım’ın sesi alaycı ve aşağılayıcıydı. “Belki de kendine buraya kapağı atmak gibi aptalca hayaller kuruyorsun. Sana söyleyeyim, bu asla olmayacak. Sen bu ailenin parçası olamazsın!”
Elif’in yanakları alev alev oldu. Gözleri dolmuştu ama gururu buna izin vermedi. “Benim öyle bir derdim yok, Selin Hanım! Ben sadece işimi yapıyorum. Ve oğlunuzla da sadece… sadece sohbet ettik. Sanırım bu evde bu bile bir lüks.”
Selin Hanım, Elif’in cesaretine şaşırmış gibi durdu, ama öfkesi daha da arttı. “Sohbet etmek mi? Benim oğlum seninle ne sohbet edecek? Haddini aşıyorsun! Bu nasıl bir hadsizliktir? Belki de bu evin sırlarını öğrenip…”
“Sırları mı?” Elif kendini tutamadı. “Hakkı Amca’yı yıllar sonra kapı dışarı etmek gibi sırları mı? İnsanların hayatlarıyla oynamak gibi sırları mı?”
O sırada içeri giren Cem Bey ve Emir, duyduklarıyla donakaldılar. Cem Bey’in yüzü bembeyaz kesilmişti.
“Ne oluyor burada?” diye gürledi Cem Bey.
Selin Hanım, durumu kendi lehine çevirmeye çalıştı. “Bu kız bize iftira atıyor, Cem! Emir’i baştan çıkarmaya çalışırken yakaladım. Şimdi de bize hakaret ediyor!”
Elif, başını dik tuttu, gözleri yaşlı da olsa kararlıydı. “Benim derdim ne sizin oğlunuz ne de sizin servetiniz, Cem Bey. Benim derdim insanlık. Yirmi beş yıldır size hizmet etmiş bir adama böyle mi vefa gösteriyorsunuz?”
Cem Bey’in yüzü kasıldı. “Sen kim oluyorsun da bizim işlerimize karışıyorsun?”
Emir, sessizliğini bozdu. “Baba, Elif haklı. Hakkı Amca’yı kovmak doğru değil.”
Cem Bey, Emir’e döndü. “Sen de mi Elif’in tarafına geçtin? Sana ne oldu böyle? Bu kız seni ne hale getirdi?” Cem Bey’in sesi tiksinti doluydu. “Artık bu evde kalmaya devam edemezsin, Elif. Sana iyi davranmaya çalıştık, ama sen haddini aştın.”
Selin Hanım zaferle gülümsedi. “Derhal eşyalarını topla ve git. Maaşını da kapıdaki görevliden alırsın.”
Elif, son bir kez Emir’e baktı. Emir, ailesinin öfkesi ve Elif’in haklılığı arasında sıkışıp kalmış, çaresiz bir ifadeyle duruyordu. Hiçbir şey söylemedi, hiçbir şey yapamadı. O anda Elif, aralarındaki görünmez duvarın sadece bir cam olmadığını, yıkılmaz bir beton olduğunu anladı.
“Sizin paranıza ihtiyacım yok,” dedi Elif, sesi buz gibiydi. “Ben kendi emeğimle yaşarım. Sizin riyakârlığınızla değil.”
Dönüp arkasını, öfkeyle ama onuruyla yalının kapısına doğru yürüdü. Merdivenlerden inerken, lavanta kokusu genzini yakmıyordu artık. Sadece ağır, acı bir koku hissediyordu.

Otobüs durağında beklerken, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Mağlup olmuştu, ama içindeki bir yerlerde güçlü bir direnç de uyanmıştı. Bu zenginliğin zehrinden kurtulmuştu. Eve geldiğinde, Ayşe kapıyı açtı. Annesi, “Elifim hoş geldin, nasıldı ilk günün?” diye sordu. Elif, onlara yalan söylemedi. Hakkı Amca olayını ve nasıl kovulduğunu anlattı. Annesi endişelense de, “Canın sağ olsun kızım, Allah rızkımızı başka yerden verir,” dedi. Ayşe ise, “Haklısın abla, o adamlar haksız!” diye Elif’e sarıldı. O an, Elif o lavanta kokulu yalının hiçbir zaman veremediği gerçek huzuru buldu.

Birkaç gün sonra, kapı çaldı. Kapıda kargocu vardı. Elif’in adı yazılı, üzerinde gönderici bilgisi olmayan bir kutu uzattı. Elif şaşkınlıkla kutuyu açtı. İçinden kalın bir tomar banknot çıktı. Yanında küçük, beyaz bir zarf vardı. Zarfı açtığında, içinde sadece tek bir kelime yazıyordu: “Adalet.”
Elif’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu paranın kimden geldiğini biliyordu. Emir. Sessizce, uzaktan da olsa adaleti sağlamaya çalışmıştı. Bu para, Hakkı Amca’nın hak ettiği tazminattan fazlasıydı.
Elif, parayı elinde tutarken derin bir nefes aldı. Bu para, Konuklar ailesinin serveti gibi bir lanet değildi. Bu, sessiz bir itiraf, bir özür ve bir umuttu. O gece, Elif elindeki parayı dikkatlice ayırdı. Bir kısmını hemen Hakkı Amca’ya götürdü, onun gözlerindeki minneti görmek, yalıda geçirdiği o acı dolu günlerin üzerini örtmeye yetti. Kalan parayı ise Ayşe’nin okul masrafları için biriktirdiği kumbarasına koydu.

Ait olduğu yerde, ailesinin yanında, kendi mütevazı ama onurlu hayatında, Elif artık lavanta kokusunun değil, toprağın, emeğin ve adaletin kokusunu duyabiliyordu. Emir’in gönderdiği “Adalet” kelimesi, Elif’in kalbinde farklı bir yankı bulmuştu. Belki de bu, sınıflar arasındaki duvarları yıkamasa da, o duvarların her iki tarafında da vicdanlı insanlar olduğunu gösteren minik bir çatlaktı. Ve Elif biliyordu ki, kendi adaletini, kendi doğruluğunu koruduğu sürece, o duvarlar asla onu tamamen esir alamayacaktı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top